Her şeye rağmen yıldızların altında AŞK!

Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar,

Yeryüzünde bizim kadar yalnızlar...
 
Hepimiz ışığımızı yansıtacak başka biri bulana kadar yalnız dolaşırız bu evrende. Bir yerlerde tesadüf eseri rastlaşacağımız ruh eşimizi bekleriz dolaşırken... Beklerken de kendi hayat hikayemizi yaşarız. Kapımıza gelen talipleri sopayla kovalar, çiçekle adlarımızı yazanlara burun çeviririz. Terk ediliriz, üzülürüz, çok severiz, yalnız kalırız ama her şeyden çok kökleri geçmişte bir gelecek kurmak adına hayal kurmaya devam ederiz. Bulduğumuz her fırsatta yıldızlara bakarak hayaller kurar ve düşüncelere dalarız.
 
“Ya hepimiz eşsizsek... Bu koca evren hepimizi eşit derecede seviyorsa.. Ya hiçbirimizin hayatı aslında diğerinden önemli değilse... Ya hepimiz bir yıldız oluyorsak...”
 
Sonra da gün gelir Eros okunu bizlere fırlatmaya karar verir. Ve bir rüzgar alıp götürmeye başlar bizleri, ruh eşimizi bulmak için uzak diyarlara...  Bazen bu ruh eşi bambaşka bir ülkededir, bazen de bizleri ya sokağın köşesinde bekler ya da çalıştığımız yerde... Hayatımızın geri kalanını birlikte geçirmek isteyeceğimiz o bir çift göze gözlerimiz ya da dudakla dudaklarımız buluştuğu an ise hayat durur. Hiç beklenmedik bir elektrik yayılır etrafa ve biz artık aynı kişi olmaktan çıkarız. Aşkı bir kere tattığımız zaman geçmişe dönmek imkansızdır. Hangi teknolojileri geliştirirlerse geliştirsinler bu mümkün değildir. Anlamayız bile rüzgarın ne ara esmeye başladığını. Ta ki biri gelip bizlere bunu haber verene dek;
 
“Sadri ustanın size bir mesajı var: Bir yerlerde bir rüzgar esmeye başlamış hissediyorum.”


 
O an anlarız artık bu aşkı sadece kendi içimizde yaşamadığımızı, etrafınızdakilerin de fark ettiğini. Çünkü aşık olduğumuz an bize ters düşecek hareketler silsilesi yaparken buluruz kendimizi. Örneğin, bugüne kadar hiç kimsenin girmesine izin vermediğimiz ustamızın atölyesine gitmesini isteriz sevdiğimizin. Gözlerimiz ve ruhumuz hiç durmadan onu aramaya başlar. Ancak daha önce aşkı tatmamış olanlar ilk önce neler hissettiğini anlamakta zorlanırlar. Çizim yaparken kendini bir anda sevdiği kadının doğum iznini çizerken bulduğunda şaşkınlığa uğrar, uykusuz gecelere anlam veremez, ruhunu sıkanın ne olduğunu anlamaya çalışır ama en çok kalbindeki sıkışmayı alakasız şeylere yormaya başlar. Hele bir de bu kişi acı çekmekten korkuyorsa durum iyice vahimdir. Aşk denilen o duyguyu derinlemesine hissetmeye başlasa bile bunu fark etse bile etmemiş gibi görünür, o kendini koruma altına aldığı buzdan şatonun dışına çıkmak istemez. Aynen aslında yüzmek için yapılan gemilerin, fırtınalardan korktuğu için limanda kaldığı gibi... Sonra bir an gelir kendinize itiraf edersiniz:
 
“Ben de farkındayım, rüzgar geliyor.”
 
Ve bir bakmışsınız hiç farkında olmadan çıkarmışsınız geminizi limandan dışarı, başlamışsınız sürmeye bilinmeyen uzak diyarlara doğru... Ama karşınıza çıkan ilk engelde hemen bulduğunuz en yakın limana girmek istersiniz. Örneğin, o çok sevdiğini düşündüğünüz genç kızın büyük bir özenle hazırladığınız ayakkabıyı çaldığını sandığınızda. Kendi kendinize başlarsınız sayıklanmaya “Biliyordum kimseye güven olmaz, ben niye güvendim ki? Güvendiğim an kendimi acı çekerken buldum.” Hemen gururunuz öne çıkar. Aşkın en büyük düşmanıdır gurur zaten. Bilseniz bile karşınızdakinin suçsuz olduğunu dile getirmek istemezsiniz, çünkü içten içe ondan uzak durmak adına bunu kendinize bahane edinmişsinizdir. Ama unutursunuz bazen o kızın da sizin gibi dikbaşlı ve gururlu olduğunu. Hemen başlar kendisini savunmaya:
 
“Aşk ve Gurur’daki adam gibi inatçı ve önyargılısınız. Köşeli yanlarınız var ama yanlış olduğunu bildiğiniz halde vazgeçmek gururunuza dokunuyor. Filmdeki Lizzie çok haklı erkekler kibirleri ve gururları yüzünden kendilerini harcarlar.
 


İşte o an aklınız başınıza gelir, karşınızdaki bu kıza neden aşık olduğunu anlarsınız. Doğallığı, inatçılığı, acemiliği, hiç istemeden yaptığı hataları, her şeyden öte çok gerçekçi olmasıydı sizi anında ektisi altına alan. Ve o an tam ondan vazgeçmeye hazırken yine tüm doğallığıyla size hatırlatmıştı duygularınızın gücünü. Zaten hayatınıza öyle bir nüfus etmişti ki, eğer gitseydi yanınızdan yapayalnız kalabilirdiniz aynen sabah onun yokluğuyla karanlığa düşen evde kırdığınız bardaklar gibi paramparça... Yeniden bırakmak istersiniz kendinizi rüzgarın akışına. Ama içinizde bir yerde sizi kemiren “Ya başkasına aşıksa” düşüncesi temkinli duvarlarınızı hafifçe bile olsa hareket etmesine engel oluyor. O şüphe yok mu, o şüphe sizi herkesten uzaklara kaçırabiliyor bazen. Hatta kendinizi ve hayatı sorgulamanıza da neden olabiliyor:
 
“Usta bugüne kadar kapılarımı hep kapalı tuttum. Kendi dünyamda yaşadım. Kimseye ihtiyaç duymadan. Kendimle yetinerek ve şimdi o gizli dünyanın kapıları açılıyor.”
 
Bu itiraf ile başlıyor rüzgar en hızlı bir şekilde esmeye... Ve bizler başlıyoruz muhteşem bir aşkın nasıl inşa edildiğine şahit olmaya.
 
Tanıdık geldi bu hikaye değil mi? 50 bölümdür gururları ve önyargıları yüzünden kendileri aşka bırakamayan iki kişinin hikayesini izliyoruz. Bazen hayat aralarına girdi, bazen kendileri, bazen de Kiralık Aşk oyunu. Ancak ne yaşanırsa yaşansın aslında tüm olanlar mutlu sona sapasağlam varmak adınaydı. Sude ne güzel söylemişti bu bölüm: “Her aşkın kendi matematiği var. Bunu da yaşamaları gerekiyormuş demek ki, sen olmasan başka bir şey olacaktı.” Ya da Ömer’in “Borçluyuz o yaşadıklarımıza, onlar sayesinde buradayız. Daha iyi tanıdık birbirimizi, daha çok sevdik, kusurlarımızla...” sözleriyle açıkladığı gibi...

BUNLARI DA SEVERSİN

BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER