Uçaklarda
acil durum anlarında önce kendi oksijen maskenizi takmanız gerektiği söylenir.
Çünkü nefessiz kalan biri, bir başkasını da hayatta tutamaz. Ama insan sevdiği
kişiyi nefessiz görürken bunu gerçekten yapabilir mi? Şahin yapamadı. Nare
yaşasın diye birlikte kurdukları hayalden, nefeslerinden vazgeçmeyi göze aldı. Çünkü
nefessiz kalan kendisi olsaydı bile maskeyi yine önce Nare’ye takardı.
Nare’ye
baktığımızda ise durum tam tersi; o, önce bebeğine maskeyi uzatan taraftı. Zaten
tüm çatışma da tam olarak burada başlıyor. İkisi de aynı anda bir başkasını
yaşatmaya çalışıyor ama birbirlerinin seçtiği “nefes” olamıyorlar. Söz konusu
Şahin’in nefesi olsaydı, Nare de bir an bile düşünmeden onu seçerdi. Ama insan
bazen tam da içinde bulunduğu acının içinden başka bir acıyı göremiyor. Çünkü
tutunduğu şey yalnızca bir bebek değil; birlikte kurdukları hayatın, yıllardır
hayalini kurdukları yuvanın son kalan parçasıydı. O parça da yerini bulduğunda
tamamlanacaklardı. Bu yüzden onu kaybedemezdi.
“Ben de oğlum için bir gün daha kazanmak isterdim.”
Şahin
için yaşamak, Nare’nin nefes almaya devam etmesiydi. Nare içinse bu nefes anneliğiyle
birlikte artık yalnızca kendisine ait değildi; içinde taşıdığı küçücük hayata
da aitti. Şahin, Nare yaşasın diye her şeyi kaybetmeyi göze alırken; Nare, kendini
kaybetmek pahasına bile olsa bebeğinden vazgeçemiyordu. Aynı korkunun
içindeydiler aslında, sadece kurtarmaya çalıştıkları kişi farklıydı.
Şahin’i
her zaman Nare’nin “nefesi” olarak izledik. “Bana yaşadığımı hissettiren
sensin. Nefesim de sensin.” repliği yalnızca romantik bir söz değildi; Nare
gerçekten de Şahin’in aldığı nefes, hayata tutunduğu yerdi. Boğulduğunu sandığı
anlarda içine çektiği temiz hava gibi. Yıllardır yönünü kaybetmemesinin, iyi
biri olarak kalabilmesinin, hâlâ yaşayabiliyor oluşunun sebebi gibiydi. Ve Nare
gerçekten nefes alamamaya başladığında, bir çocuklarının olması en büyük hayali
ve mutluluğuyken bile, Nare’nin nefes almaya devam etmesini seçti. Çünkü Nare
nefes almıyorsa geri kalan hiçbir şeyin önemi yoktu. Çünkü Şahin her şeye
rağmen, hep Nare’yi seçerdi.
Şahin’in
aşkı kontrol etmekten çok yanında kalmaya çalışan bir aşktı. “Yeter ki
yanında olayım.” duygusu vardı hep içinde. Nare’nin kararlarına
öfkelenirken bile yönünü yine ona göre buluyordu. Bu yüzden Şahin’i hep,
pusulasını Nare’ye çevirmiş bir adam olarak izledik. Nare ne tarafa savrulursa
savrulsun, o da yönünü oraya dönüyordu. Çünkü Şahin için doğru yön çoğu zaman
haklı olmak değil, Nare’ye yakın kalabilmekti. Babasının Albora’yı alma
hayalleri bile konu Nare’yi almak olduğunda doğru gelmişti ona. Gizlice attığı
imza bu yüzden bu kadar ağır. Çünkü ilk kez Nare’nin yanında duran değil, onun
yerine karar veren biri konumunda. İlk kez pusulayı kendi eline alıyor. Ama
bunu güçten ya da otorite kurma isteğinden değil, korkudan ve çaresizliğinden yapıyor.
Yani aslında yine her şeyin tek sebebi Nare. Sevdiği kadının gözlerinin önünde nefessiz
kalışını izlerken yönünü kaybediyor. Oysa bugüne kadar onu hayatta tutan şey
tam olarak Nare’nin kendisiydi. Şimdi ilk kez, onu kaybetme korkusu; onu anlama
isteğinin önüne geçiyor. Benden nefret et ama yeter ki yaşa diyor aslında.
“Ben ne yapacağımı bilmiyorum Nare, kimin tarafında duracağımı
bilmiyorum. Benim bir tek bildiğim vardı o da sen. Seninle bulacaktım ben
yolumu. Pusulamı kaybettim ben.”
Kendilerinden
çoğalan küçük bir hayatın hayali… Yıllarca eksik bırakılmış iki insanın,
yalnızca birbirlerinden kurduğu bir yuvanın hayali... Tek istedikleri şey
buydu. Şimdi ise o hayal, içinden çıkamadıkları kocaman bir yangına, en büyük
kabuslarına dönüştü. Her zaman dokunduklarında yanacaklarını bilseler de
birbirlerine koştular. Lanetleri bile olsalar birbirlerini seçtiler. Ama ilk
kez o yangının ortasında yalnızca kendileri değil, ikisinden bir parça da
vardı. Ve Şahin, hayatı boyunca ilk kez, yalnızca yanmayı göze almakla kalmayıp
hangi parçanın kül olacağına karar vermek zorunda kaldı.
Şimdiye kadar
düşman hep dışarıdaydı: aileleri, geçmişleri, imkânsızlıkları… Ama ilk kez
savaş kendi içlerinde büyüyor. Daha önce birbirleri için dünyayı karşılarına
alan iki insan, ilk kez birbirlerine karşı duruyor. Ve belki de bu yüzden
hiçbir şey onları daha önce bu kadar acıtmamıştı. Çünkü ikisinin de verdiği
karar, farklı yerlerden bakıldığında doğru. Bazen iki cümle aynı anda doğru
olabilir ama aynı anda birlikte var olamaz. Şahin de Nare de aslında aynı şeyi
yaptılar; birbirlerini korumaya çalıştılar. Ama her zaman olduğu gibi, yine en
çok birbirlerinin canını yaktılar.
Canınızı
yakan kişiyle merheminiz aynı kişi olduğunda, “git” deseniz bile gitmemesini
istersiniz. “Gideceğim” dediğinizde bile gerçekten gidemezsiniz. Ne kadar
gelmeyeceğim deseniz de dönüp yine ona gelirsiniz. Şahin’in Nare’ye olan
kırgınlığından dolayı fiziksel olarak o odadan içeri girmemesi ama duygusal
olarak onun yanından bir saniye bile uzaklaşamaması, Nare’nin bütün öfkesine
rağmen dönüp dönüp Şahin hâlâ orada mı diye bakması birbirlerinin hem yarası hem
merhemi olduklarını kanıtlar nitelikte. Birbirlerini yaralıyorlar ama
birbirlerinden uzak da duramıyorlar. Çünkü ikisi de derinlerinde bir yerde
biliyor: onları yalnızca yine birbirleri iyileştirebilir. İkisinden biri
eksildiğinde, iyileşmek de yarım kalıyor.
İletişimde insanlar arasında bir
kanal olduğu söylenir. Ve o kanalı etkileyen pek çok şey vardır: gürültü,
mesafe, başka sesler… Ama insan âşık olduğunda, o kanalın içinde yalnızca iki
kişi kalıyor sanki. Dünyanın bütün sesi kesiliyor. Şahin ve Nare’nin ilişkisi
de biraz böyle. Aralarına yıllarca aileleri, geçmişleri, korkuları girdi. Şimdi
ise kırgınlıkları giriyor. Ama yine de birbirlerine ulaşmanın bir yolunu bulacaklardır.
Birbirlerinden ne kadar uzağa savrulurlarsa savrulsunlar, bazı insanlar birbirlerinin
sesini bütün o gürültünün içinden bile duyabilir.
Birinin gitmeyişi, diğerinin dönüp
dönüp bakışı, yüzüğe dokunan bir el, gönderilen bir sepet portakal, hastane koridorunda
sabahlayan bir adam… Belki de aşk bazen bütün kırgınlıklara rağmen aynı kapının
önünde beklemektir. Çünkü o kapının her zaman ve yalnızca size açılacağını
bilirsiniz.
Eda Akça