Sevdiğim Sensin: Aynı gökyüzü altında farklı yaralar

Sevdiğim Sensin: Aynı gökyüzü altında farklı yaralar
Yoğunluğun ve yorgunluğun arasında fırsat bulmakta zorlandım belki ama elimin deli gibi kaşındığı, üzerine satırlarca yazmak istediğim bölümler izledim son haftalarda. Toplumun bize dayattığı o sarsılmaz güçlü erkek ve mağdur kadın rollerinin ötesinde; bir tarafta hayata karşı yaralı, diğer tarafta ise kalabalıklar içinde yapayalnız kalmış iki ruhun birbirine nefes olma çabası beni bu kez bambaşka bir yerden yakaladı.

​Dicle’nin acısı ve suçluluk dolu çırpınışları… Erkan’ın, onun içindeki tüm dertleri ve yaraları söküp alma isteği… Civan’ın, yıllardır sırtlandığı sırla birlikte Derya’nın başına gelenlerle yüzleşmesinin onda açtığı o derin yara… Tüm bu duygular birbiriyle harmanlanınca; Helin ve Aytaç, Aytaç ile Barış arasında tabiri caizse gerçek bir oyunculuk resitali izledik geçen haftaki bölümde.



​Sizleri bilmem ama ben Dicle ile birlikte ağladım… O kendi canını yaktıkça, sanki elini tutup kendime çekmek istedim. Civan ile birlikte o kazılan çukurların arasında sıkışıp kaldım. Ona, “Sen kötü değilsin… Sen de en az Dicle kadar mağdursun,” deyip sarılmak; onu sarmalamak istedim. Ve en az Dicle kadar, onun da Erkan’a güvenip sırtını yaslamasını… Erkan toprağa her kazma vuruşunda, elinden kazmayı alıp bir kazma da ben vurmak istedim. Çünkü onun tek başına Dicle’yi her koşulda sarıp sarmalamaya çalışan o yüreğine, “Yalnız değilsin… Ben de seninleyim,” demek geçti içimden.

​Teşekkürü genelde yazımın sonuna saklarım ancak kalemim ilk kez burada dile geldi… O sahneleri çekerken neler hissettiğinizi, karakterlerinizle nasıl empati kurduğunuzu sizlerden dinlemeyi gerçekten çok isterdim. Çünkü Dicle ancak bu kadar güzel Dicle, Erkan ancak bu kadar güzel Erkan ve Civan ancak bu kadar güzel Civan olabilirdi. Emeklerinize, karakterlerinize verdiğiniz özveriye sağlık. Sergilediğiniz o iz bırakan oyunculuğu başkalarından övgüyle dinlerken bile gurur duydum...

​Ben bir hikâye izlerken en iyisinden en kötüsüne kadar karakterin derinliklerine inip onlarla empati kurarım; hatta en sevdiğim şeydir diyebilirim. Kötü kötüdür, orası ayrı bir hikâye; bir insanın hayatına kastetmediği sürece onun da travmalarını baz alarak aklayabilirim. Bu yüzden Ferman, İnci ve Zehra bende asla anlam bulamayacak üç karakterdir; çünkü onlar kötülüğü sistematik bir silaha dönüştürüp masumları kendi çıkarları için birer nesne gibi harcayabiliyorlar. Ancak ben hikâyenin başından bu yana Erkan ile empati kurmakta çok zorlandım. Babasının evlat ayrımcılığına göz göre göre izin vermesine, Tahir’i hastalığına rağmen bu kadar yok saymasına, işine gelmediğinde Kadir’e üstten bakmasına asla anlam veremedim, hatta kabul de edemedim. Ta ki vapur sahnesine kadar...

​Erkan aslında Dicle veya Tahir gibi acısını her an en tepede yaşayan, yarasını açıkta taşıyan biri değil. Onun durumu daha sessiz; o, kendi yaralarını görmeye bile vakti olmamış, kalabalıklar içinde yalnızlaştırılmış bir ruh. Erkan’ın asıl meselesi; herkesin kahramanı olmaya çalışırken, başkalarının yükünü sırtlanırken aslında kimsenin ona "Sen nasılsın?" dememesi. O, her şeyi halleden adam olmanın bedelini, kendi iç sesine sağırlaşarak ve o kalabalık konakta yapayalnız kalarak ödemiş: Dicle’ye kadar.

Annesi ve babasının kahramanı, sırtını dayadığı dağ olan Erkan; ilk kez birine sığınma ihtiyacı hissetti. Vapurda Dicle’nin omzuna kafasını koyup "Yükümü taşı, bugün çok yoruldum," diyerek dizlerine doğru süzülüp derin derin iç çekişinde kaldım ben Erkan’ın... Kalabalık hayatının en sessiz, en yalnız, en kendi hâline terk edilmiş kadınının önce omzuna, sonra dizlerine sığındı… Elinde Kül Kedisi’nin ardında bıraktığı o ayakkabıyla; onu ürkütmeden, usulca takip ederek bindiği vapurun tahta koltuğunda… Belki de güvenin, durmanın, gerçekten dinlenmenin ne olduğunu ilk kez o an anladı. Çünkü bazen kuş tüyü yataklar bile veremez insanın ruhuna o huzuru… Oysa bir tahta bankın üzerinde, Kül Kedisi’nin dizlerine başını bırakıp gözlerini birkaç dakikalığına kapatmak; dünyanın bütün yükünü omuzlarından indirecek kadar gerçek bir sığınaktır. Haklıydı Dicle; Erkan herkesin yükünü taşımaya çalışıyordu, kendi yorgunluğunu görmeden. Ve şimdi yüklerine bir de Civan’ın sırrı eklendi.

​Sevdiğim Sensin, aynı gökyüzü altında, benzer yaraların bambaşka koşullarda bıraktığı hasarları en güzel hâliyle sunuyor bize. Kimimiz kanayan bir yaranın, kimimiz ise kimsenin görmediği bir yalnızlığın pençesindeyiz. Dicle ve Erkan cephesinin dışında Nilüfer ve Civan’ın hikâyesinin başlaması ve yol alması, karşılarına çıkacak engelleri ayrı bir hikâye gibi gösterirken; bir yandan da ayrı ayrı travmalarıyla yolları kesişen Feride ve Tahir’in hikâyesi… Her bir karakter kendi yükünü taşırken aslında aynı evrenin içinde farklı yaralara veya yalnızlıklara temas ediyor. Ve bu da diziyi tek bir aşk hikâyesi olmaktan çıkarıp, birbirine dokunan hayatların anlatısına dönüştürüyor.



​Nilüfer, Civan için gerçek olamayacak kadar güzel; Civan ise Nilüfer’in yapay hayatında gerçeği hatırlatan tek nefes. Çünkü onun yanında Nilüfer ilk kez kendisi olmayı öğrendi. Civan’ın Nilüfer için çizdiği sek sek, Nilüfer’in hayatı boyunca görmediği bir önemsenme biçimiydi. Bugüne kadar kimsenin önceliği olmamış, kimse tarafından bu kadar ince düşünülmemiş Nilüfer için o basit çizgiler; aslında birinin ilk kez onun mutluluğu için gerçekten emek vermesi anlamına geliyordu. Çünkü koca koca insanların oynadığı basit bir oyun değildi sek sek; çocukluğunda kaybetmek zorunda kaldığı oyunları kazanabilmek için Nilüfer’i kendi çocukluğuna götürecek en güzel düşünceydi. Nilüfer ve Civan, eksik kalan, ezilen, sömürülen çocukluklarını birlikte büyütecekler. Ve bunun en güzel örneği de tespih sesinden rahatsız olan Nilüfer’den, Civan’ın yokluğunda o tespihi sahiplenen Nilüfer’e geçilmesi… Aslında karakter evriminin en sade ama en çarpıcı anlatımı. Abartmadan, bağırmadan; küçük bir detay üzerinden büyük bir değişimi anlatmak… İşte karakter yazımında en kıymetli şeylerden biri bu. Gerçekten yerli yerinde, ince düşünülmüş bir geçiş.

​Civan için hayat, bugüne kadar hep ağabeyi Ferman’ın çizdiği sınırların ve onun mutlak otoritesinin gölgesinde yaşanmış bir sessizlikten ibaretti. Bir kardeşten ziyade, bir iradenin boyunduruğu altında geçen bu ömürde; Civan’ın ne zaman ve nasıl başkaldıracağı en büyük merak konumdu. Nilüfer tarafından mı yoksa Dicle tarafından mı tetikleneceğini düşünürken, “İnsanı aşk değiştirir,” desem de aslında içimde hep Dicle’yi savunarak Ferman’a diklenen bir Civan görme isteğim vardı. Hikâye çok daha katmanlı bir yerden ilerledi. Civan önce Dicle’yi korumak için Ferman’a sınır çizdi, kendini geri çekti, mesafeyi koydu. Şimdi ise Nilüfer ile arasına soktuğu çapak yüzünden Ferman’a duvar örecek. Kalbine değdiğinde büyüyecek Civan; belki değişecek, belki de olması gerektiği yeri öğrenecek. Ve en güzeli de bu değişim zorlanmış, yapay bir kırılma gibi değil de tam tersine karakterin kendi iç yolculuğundan doğan, yerinde ve dozunda bir kırılma olacak. Ne aceleye getirilmiş ne de uzatılmış… Kalemi tutan ellerin emeğine sağlık gerçekten. Çünkü bazı dönüşümler doğru yazıldığında hissedilir.

​Nilüfer’in kalbini hissettiği noktada Civan’ın gerçek kimliğini öğrenmesi, ikisi arasındaki ilk çatışma olacak. Tanıdığı Civan ile duyduğu Dicle’nin abileri, pek Nilüfer’in kaldırabileceği şey değil. Bu noktada Erkan üçüncü şahıs olarak rol alır mı, meraktayım. Keza her ne kadar didişip dursalar da Erkan, Civan’ın içindeki iyiliği de görmüş durumda.



​Tüm kötü karakterlerle empati kurarım –birinin canına kastetmediği sürece– demiştim yazımın başında; Tahir de onlardan biri. Hastalığından dolayı babası tarafından ötekileştirilmiş bir çocuğun hiç büyüyememiş hâli Tahir. Babasının onu her koşulda aşağılaması mı onu ayazda bırakıyor, yoksa gecenin bir vakti ıssız bir yerde ceza adı altında soyup çıplak bırakması mı? Bu tartışmaya açık bir konu. Sanırım Erkan’ın onu babasına karşı asla koruyup kollamamasından olsa gerek, Tahir’in Erkan’ı devirmek için yaptığı o intikam odaklı ve çocuksu bir öfkeden doğan kötülükleri gözümde büyütmüyorum. Ferman'ınki gibi sistematik ve acımasız bir karanlıktan ziyade; sevgisizliğin içinde, sevgisizliğini görmezden gelenlerin takılıp düşmesini görmek istemesini anlıyorum. Dicle’ye olan kırmızı çizgisini de içindeki iyiliğin göstergesi olarak yorumluyorum. Ferman’ı cezaevinden çıkarmasındaki niyetinin de Dicle’yi konağa getirip annesini ve babasını huzursuz etmek istemesi olduğunu biliyorum. Erkan’ın söylediği kadar bir canavar olduğunu kabul etmiyorum. Onu bu karanlıktan çıkaracak olan şeyin sevgi olacağına emindim; ancak bunun, en az kendi kadar ve hatta kendinden daha çok kırığı döküğü olan bir kadın tarafından olacağını tahmin etmemiştim. Feride, Tahir’in miladı olurken; Tahir’in de tüm hatalarına rağmen Feride’nin geçmişinden tutup onu sarıp sarmalayacağından hiç şüphem yok. Aldur kardeşler ve Demir kardeşler, benzer yerlerden farklı kırılmalar yaşayarak ayakta kalmaya çalışmış küçük çocuklar benim gözümde. Birbirlerinde eksik kaldıkları yerden belki kırıla döküle ama en güzel yerinden tamamlanacaklar.

​Bu bölümde asla anlam veremediğim şey, sanırım İnci’nin; Esat ile Fatoş’un geçmişini bile bile hâlâ ve ısrarla Burçin’i gelin olarak istemesi. Bir insan neden kocasının eski sevgilisini ailesine sokmak ister ki diye düşünürken; Esat’ın eski damadını ve yeni karısını kendi evlilik yıldönümlerine davet etme saçmalığı ile karşılaştım. Maalesef herkes bir Civan kadar edepli olamıyor. Bunu bir kenara koyarsak; Zehra’nın kendi yaşadıklarını gözetmeksizin Dicle’ye duyduğu çirkin nefret bambaşka bir boyut derken, İnci’nin Dicle’ye olan nefretine küçücük bir kuzuyu alet etmesine şeytan zaten şapka çıkarırdı da Esat bile çatal bıçağı bıraktı, o derece. Feride’ye olan yardım ve desteğinin tam zıttına, Dicle’ye olan kötülüğünü kabul etmekte zorlanıyorum. Anne olmak, çocuğunu korumak adına bir başkasının çocuğuna bunca kötülüğü layık görmek olamaz. Buna ek olarak söylemeden geçemeyeceğim; Esat’ın Erkan hariç diğer çocuklarına, özellikle Tahir’e olan ön yargı ve nefretine rağmen, Dicle’yi ilk kabul edenlerden ve hatta ona el uzatanlardan olacağını düşünüyorum. Çünkü farkında; Dicle onlar gibi değil. Gururlu, yalansız dolansız ve olduğu gibi. O, mağduriyetine rağmen dümdüz duran ve Erkan’ı ailesine, şirkete katabilen tek kişi. Bu bile Dicle’yi desteklemesine yeter. Onun en büyük cezası zaten Erkan’ın kendi oğlu olmadığını öğrenmesi olacak.

​Son olarak; hissettirdiği duyguyu hiçbir kelime ile anlatamayacağım, Dicle’nin Derya’nın mezarı ile karşılaştığı sahnede sevgili Helin ve Aytaç’ın sergilediği oyunculuğa ayrı, apayrı teşekkür etmek istiyorum. Dicle’nin yere yığılması, Erkan’ın Dicle’yi incitmeden kucaklamaya çalışması… Verdiği duygu inanılmazdı. Şahanesiniz ve iyi ki varsınız!

​GENEL NOTLARIM

* ​Bölümün en unutulmaz repliği bana göre Civan’dan gelen “Evlenmeden olmaz.” cümlesi. Anlık kahkahamı duymanız gerekirdi. Asla beklemediğim yerden geldi.

* ​Herkes her şeyi bilirken, Ferman’ın tek başıma Aldur gücüne karşı bu denli güçlü durması bana eğreti geliyor.

* ​Bir izleyici olarak Dicle’nin ilk bölümden gelişimini izlemek için heyecan duydum. Ancak bana göre bu süreç biraz yavaş veya eksik ilerliyor. Dicle'nin sadece Erkan'ın desteğiyle değil, kendi iç gücüyle ne zaman ayağa kalkacağını ve o masayı dağıtacağını büyük bir merakla bekliyorum. Umarım bu süreç onun miladı olur ve başaran, kendini geliştiren Dicle’yi daha çok izleriz.

* Hikâyenin başından bu yana Dicle’nin babasına ne olduğunu merak ettim hep. Dicle’nin ağzından ilk bölümde sadece “Babam öldükten sonra…” cümlesini duyduk. Ancak devamı gelmedi. Ferman ve Civan’ın inşaatta çalıştığını baz alarak, son bölümde Esat’ın Hamdi’ye hatırlattığı yıllar önceki inşaat kazasında ölenin Dicle’nin babası olma ihtimaline aklım kaydı. Bir yerlerde, bir şekilde geçmiş çakışmalı gibi geliyor bana.

Velhasılıkelam; ağız tadıyla izlediğim, dolu dolu bölümler geçti. Yazılan her sahne, her replik için sevgili Yeşim Aslan’ın; kadrajından oyunculara sahneleri sırtlanmasında yol gösteren Gökçen Usta’nın ve tüm oyuncuların emeklerine sağlık.

​Sevgiyle kalın.
BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER