Takvime bakarken Anneler Günü’nün yaklaştığını fark ettim. Zaten çok yakın bir zamanda Kadınlar Günü’nü de geride bırakmıştık. Günler geçiyor, kadınlara çiçekler alınıyor ve sanki kadınlar o günlerin içinde kalıyor gibi hissediyorum. Bir güne sığdırılıyorlar. Tıpkı hayatlara sığdırıldıkları gibi.
Uzak Şehir’in ilk bölümlerinden beri Şahin ve Nare çifti üzerine yazılar yazıyorum ancak bence Uzak Şehir’in asıl hikâyesi kadınlardı, daha doğrusu kadınlar olmalıydı.
“De Mardin, Nemrut’un çileli yıldızı. Kadınlarının daha kızken ağarırmış kan kınası, gür saçları. Aklarmış bütün günahları.”
Henüz dizinin jeneriğinde bu cümleler karşılıyor bizi. Kadınların, kendi hayatlarının değil, başkalarının hatalarının sorumluluğunu taşıyan varlıklar olduğunu söylüyor. Kadını birey değil toplumsal düzenin temizleyicisi olarak sunuyor. Dizi tam zıttını niyetlenir diye umuyoruz, aksini izleyiciye ispat eder diyoruz ama ikinci sezonu son bulurken görüyoruz ki bu sözler, bir eleştiri değil; hikâyenin kendisi hâline gelmiş.
Alya, Nare ve Zerrin… Üç farklı hayat, üç farklı hikâye. Ortak noktaları, her sevmek istediklerinde vazgeçmek zorunda bırakılmaları. Bazen aşklarından, bazen çocuklarından bazense bizzat kendilerinden.
Alya’nın hikâyesini hep bir annenin, çocuğu üzerinden bir coğrafyaya zincirlenme hikâyesi olarak izledim. Kanada’dan Mardin’e uzanan yolculuğu bir tercih değil, bir mecburiyetti. Ve o mecburiyetin merkezinde hep aynı şey vardı: oğlu. Ne yazık ki yazılan senaryo da ona sürekli şunu hatırlatıyordu: Sen sadece bir kadın değilsin, aynı zamanda bir annesin. Ve bu cümle, Alya’nın önüne açılan her kapıyı, sevdiği adamın belki de ilk kez kendisi için seçebileceği bir ihtimal olduğu gerçeğine rağmen, içinde Cihan da olsa tek tek kapattı.
Zerrin, Uzak Şehir evreninin en genç kadın karakteri. Keşke yaşadıkları da yaşıyla orantılı olabilseydi. Elindeki kitaplarından ve kalbindeki Kaya’dan başka hiçbir şeyi yokken sevdiği adamdan uzak ve habersiz, onu hapseden bir başka adamın yanında, içinde sevdiği adamdan bir çocuk büyütmek zorunda bırakıldı. Üniversiteye gitmesi gereken yıllarında, tek derdinin sınavlarından alacağı notlar olması gereken yıllarında Zerrin’e yazılan annelik; elinde kalanları da hiç elinde olmayanları da aldı ondan. Aşkını aldı. Hayatını aldı. Ve en sonunda vadettiği çocuğunu bile ondan aldı.
Nare aşkı için savaşmış, kaybetmiş, yeniden bulmuş bir karakter. Ama son bölümlerde yine kendi hayatıyla, içindeki hayat arasında bir seçim yapmak zorunda bırakıldı. Daha önce kaybettiği bebeğinin kaybından sorumlu tutulması gibi. Aslında bir seçim hakkı bile yok gibi yazılıyor Nare. Çünkü onun dünyasında Şahin’in hayatı nasıl kendi hayatından değerliyse, Şahin’den bir parça da kendisinden daha değerli. Seçim yapmadan ölmeyi kabullendi yani. Sanki onun ölümü, bu hikâyenin doğal bir parçasıymış gibi. Sanki bu, olması gerekenmiş gibi.
Sanki fedakârlığın son noktası buymuş gibi. Sanki bir kadın ancak kendinden vazgeçtiğinde, hatta yok olduğunda tamammış gibi, değerleniyormuş gibi.
Peki bir kadını gerçekten değerli kılan şey nedir? Doğurması mı? Başkaları için kendinden vazgeçmesi mi? Yemek yapması ve çocuklara bakması mı? Yoksa sistemin saydığı gibi kendini yok sayması mı?
Bence bir kadını değerli kılan tek şey yaşıyor olması. Herkese ve her şeye rağmen hâlâ var olabilmesi.
Ama Albora’da kadınlar yaşamıyor. Sadece başkaları yaşasın diye var oluyor.
Eda Akça