2026 yılında büyük starların
başrolünde yer aldığı, hit olması beklenen diziler teker teker dökülürken,
'Sevdiğim Sensin' geldi ve resmen bizlere 'Bir anda hayatına böyle girsem ne
yapabilirsin ki?' dedi. Benim cevabım hiç tereddütsüz; sefa geldin, hoş geldin!
Geride bıraktığımız 15 bölümlük
sezon üzerine hem genel bir değerlendirme hem bir iç dökme niyetiyle kaleme
alınan bu yazıya peşin peşin başrollerimizi ve uzaktan bakınca klişeler
silsilesi gibi görünen bir hikâyeyi eklediği tüm orijinal detaylarla özel bir
noktaya taşıyan senaristimizi övmeden başlayamayacağım. Bakın başrollerimiz ve
senaristimiz diyorum, öyle de sevmişim, sahiplenmişim kendime!
Öncelikle Helin Kandemir'den sadece
genç oyuncu diye bahsedilmesini bir kenara bırakalım artık. Genç olabilir ama
sanki yılların getirdiği bir ustalığa sahip. Dram sahnelerinde büyük büyük
oynamadan bir bakışıyla, bir buruk tebessümüyle insanın kalbine dokunuyor.
Dicle'nin saf haliyle ağzından çıkan cümlelerin bazen absürtlüğünü bazen
komikliğini tüm samimiyeti ile ekrandan içimize işletiyor. İnsanın gerçekten
Dicle'yi alıp sarıp sarmalayası geliyor.
Aytaç Şaşmaz ise sektörde daha uzun
süredir var olan bir oyuncu olsa da ben kendisini ilk defa Sevdiğim Sensin ile
izliyorum. Biliyoruz ki her oyuncu için kariyerinin doğru anında doğru yerde
buluştuğu bir rol vardır ve Erkan Aldur da Aytaç Şaşmaz için kesinlikle o
konumda yer alıyor. Sevimli, romantik, merhametli, kıskanç, çaresiz her haliyle
karşımıza getirdiği Erkan'ı ondan başka biriyle asla düşünemem.
Senarist Yeşim Arslan’a da hakkını
teslim etmek gerek. Binlerce farklı formatta işlenmiş ‘zoraki evlilik’ temalı hikâyeye
yepyeni bir yorum getirdi. Bu tür hikayelerde çift önce evlenir, sonra âşık
olur. En başta birbirine katlanan, aynı hayatı paylaşmak zorunda kalan
yabancılardır. Ele güne karşı yaptıkları her şey sahtedir, göstermeliktir.
Dicle ve Erkan’ın farkı ise burada başlar. Zorunluluktan değil bilerek ve
isteyerek yaptıkları anlaşmalı evliliklerinde beraber bir yola çıktıklarını en
baştan kabul etmişlerdir. Erkan güvenli koşulları sağladıktan sonra
İngiltere’ye gitmeyi düşünürken bile Dicle’yi kurtulması gereken bir yük olarak
görmez. Daha ilk günden annesine "Sen onu bir daha ahıra kapat, gör
bakalım aile nasıl parçalanırmış." çıkısını yapar. Gönlünü kırmamak için
çabalar. Klasik versiyonlardaki çiftler dışarıya karşı gerçek karı koca gibi
gözükmek uğruna numara yaparken, Dicle ve Erkan aşkı özellerine saklayıp
insanlara boşanacağız yalanını söyler.
Aşktan önce arkadaşlık, dostluk,
yoldaşlık gelmiştir. Yapayalnız Dicle’nin de kalabalıkların içinde bir başına
kalmış Erkan’ın da kimsesi, birbirleri olmuştur artık. Üzerine inşa edilen
zemin öyle sağlamdır ki bu adı konulmamış ilişkinin aşka dönüşmesi usul usul
kendiliğinden gelir. Zoraki evli diğer çiftlere hak ettikleri mutluluğu
sunmak adına araya ayrılıklar girer. Yaşayamadıkları her gerçek an için ikinci
bir şans yaratılır. Önce boşanırlar ki sonrasında gerçek bir teklif ve gönüllü
bir evet gelsin. Oysa Dicle ve Erkan ilişkisinin sıfırlanmasına hiç gerek
yoktur, çünkü onlar en baştan canla bağlanmıştır. Tek taşından önce çiçekli
küpelerle evlilik teklifi eden Erkan’a elini tutarak evet demiştir bile Dicle.
Zengin oğlanın, fakir kızı
henüz 'güzelleşmeden' olduğu gibi kabullenmesini ve sevmesini, ayrı dünyaların
insanları önyargısının aynı acılarla yerle bir olmasını saymıyorum
bile.. İki tane tertemiz kalpli karakter üzerinden hayata geçirilen
senaryonun naifliğini ve sıra dışılığını diziyi gerçekten oturup izlemek
yerine ancak şöyle bir bakıp geçenlerin görebilmesi beklenemez. Fakat bunu
klişe bir aşk hikayesi veya ucuz bir romantik komedi gibi kendilerince hafife
almak çok büyük haksızlıktır.
Saygı duruşumun ardından şimdi sıra
geliyor biraz sezon finalinden bahsetmeye. Şubat ayında yayına giren bir dizi
olarak bu finalin 15. bölüm gibi görece erken sayılabilecek bir sürede
yapılması veya yapılmak zorunda kalınması tüm sıkıntının kaynağı gibi duruyor. Hikâyeyi
besleyen çok fazla damar olmasına rağmen bunlar arasında dengeli bir dağılım
gerçekleştiğini söyleyemiyoruz. Sezonun geneli boyunca ağırlık verilmesi
beklenen taraf Dicle ve Erkan arasındaki sosyal sınıf farklılıkları, yürüyen
merdivene binemeyen Dicle'nin modern dünyayla imtihanı veya ilk bölümlerde vaat
edilen Mehmet-Selin, Fatoş-Esat mazisinin yansımalarından çok Dicle ve abla
travması oldu. Birkaç hafta önce yine Ranini sayfalarında yazdığım 'Erkan Aldur
Neden Sevdiğim Sensin Diyemiyor?' yazısında da uzun uzun anlattığım gibi
Erkan'ın aşka düşerken yaşadığı sancıları yalnızca satır aralarında okumak
kısmet oldu. Basit bir fakir köylü kız tasvirinin çok ötesindeki Dicle'ye dair
kaçırdıklarımız da yine ayrıca ele alınması gereken başka bir yazının içeriği.
Hikâyenin neresinden tutulup nasıl
işleneceği elbette senaryo ekibine ait saygı duyulması gereken bir tercih, tabi
eğer sosyal medya etkilerinden arındırılmış ise..
Son birkaç bölümde bu tercihin tek
odak noktası haline gelen 'abla' meselesi dolayısıyla Dicle ile Erkan'ın
arasında başka hiçbir konudan bahsedildiğini göremedik.
Esat, Dicle'ye kendi geçmişinde
Fatoş'u değil şirketi seçmekten pişman olduğunu ancak Erkan'ın aynı hatayı
yapmadığını söyledi. Dicle ve Erkan arasında bu inkâr edilemeyecek seçim
üzerine hiç söz edilmedi. Erkan, Dicle'nin gözlerinin önünde Kadir'i deliler
gibi kıskandı ama konu orada öylece kapanıverdi. Erkan'ın kıskançlığı
üzerine tatlı ve romantik bir an verilemez miydi? Üstelik bu aşkın içinde olabilecek
sağlıklı bir kıskançlık iken. Malum sırf bayılan Tahir'e yardım ediyor diye onu
azarlayan Civan'dan da bildiğimiz üzere Dicle yıllarca namus kalıpları ile
baskı altına alınmış. Tam yerinde 'Benim bu konuda sana karşı ne bir
şüphem ne de öfkem olabilir' diyen bir Erkan ile Dicle üzerine yüklenen
suçluluk hislerinden azat edilemez miydi? Veya Dicle 'kuzu meselesi'nden
ötürü masayı devirdiği akşamın öncesinde Erkan'ın Tahir’le kavga ettiğini
duymuştu. Neden diye hiç sorgulamadı, ilgilenmedi mi? Ferman'ı hapisten çıkaran
Tahir'in günahları da mı Civan gibi bir çırpıda aklanacak?
Dizinin ana çiftinin varsa yoksa tek
odağı Feride ve/veya abla mı olmak zorunda? Yalnızca tek bir yan karaktere
verilen ağırlık, benim de içinde bulunduğum seyircinin büyük bir kısmını yordu,
daha da fenası bıktırdı ne yazık ki. Onların ilişkisine pozitif yolla hizmet
eden tek karakter Selin'in de diziden ayrıldığını görmek çok üzücü.
"Erkan'ın benimle ne işi olsun?" diyen Dicle'ye de hissettiği
duyguların altında ezilen Erkan'a da cesaret veren bir tanecik dost oydu. Açıp
kollarımızı gitme desek Selin kalır mıydı yoksa yok mu?
Dengeli bir dağılım olmayışının en
büyük kurbanı da bana kalırsa Nilüfer. Nilüfer'in Civan'dan ayrılması onun
kaba ve çağdışı tavırlarına değil çocuk sahibi olmayacağından ötürü kendini
"eksik" hissetmesine bağlandı. Oysa Nilüfer ilk bölümlerde çok
kısıtlı da olsa gördüğümüze göre ilk evliliğini gayet severek ve isteyerek
yapmış. Ardından aşk acısı çekmiş, modern, eğitimli, varlıklı bir kadın. Böyle
bir kadın da Civan gibi birine ancak ve ancak 'daddy issues' sebebiyle bağlanabilirdi
ve de öyle oldu. Sırf kadın olduğu için şirkette ona söz hakkı vermeyen, hatta
onu sakat diye tanımlayan bir babanın yarattığı psikolojik hasar Nilüfer'in
birazcık sahiplenildiği yerde kendini aşık sanmasıyla son buldu. Evet bu
"sanma" hali de benim yorumum çünkü aksini gösterecek bir aks
seyredemedik.
Diyelim ki Derya 'Sevdiğim Sensin'
senaryosunun en kilit noktalarından biriydi. O zaman neden bu kadar çabuk
tüketildi? 10. bölümde köşkte Ferman'la tartıştıktan sonra kendini can havli
ile sokağa atmış bir Feride, yine Ferman'dan kaçan Derya olarak geçmiş anıları
hatırlamaya başlamıştı. O sahnenin duygusu, gerçekliği çok yerinde ve
başarılıydı. Ama devamında koskoca bir sezon finali üzerine kurgulansa da öyle
bir oldu bittiye geldi ki aynı hissiyatı alamadık.

Çözüm bekleyen başka meseleler de
var. Özellikle kurguda bir anda havaya uçtuğu fark edilip izlerken insanın
"n’oldu şimdi?" demesine sebep olan boşluklar... Örneğin sezon
finalinde Erkan Dicle'ye aşk itirafında bulundu, ikili güle oynaya köprüden
dönüşe geçti. Ama gel gör ki biz Dicle'yi eve tek başına gelirken bulduk. Evet,
vurucu final sahnesi tamamıyla Ferman'ın Derya'yı yalnız yakalaması, sonra
Dicle'nin ve en sonda Erkan'ın gelmesi üzerine planlanmış. Peki, çok güzel.
Acaba dönüş yolunda Civan ikisini görüp "hayırdır çifte kumrular"
diye mi takıldı? "Gel Erkan bak sana ne göstereceğim?" diye onu alıp
bir yere mi götürdü? Bilemiyoruz.. Açıkçası bu benim üzerinde 5 dakika bile
düşünmeden aklıma gelen ilk fikir. Profesyonel bir senaryo ekibi bunun 40
değişik halini yazabilir. Ama yazmıyor mu? Yazsa çekilmiyor mu? Çekilse
yayınlanmıyor mu? Niye çünkü seyirci ne verseniz izler mi? Diğerlerini
bilemiyorum ama son sorunun cevabı net bellidir.
Bir de bizzat basına verilen
fotoğraflarda veya fragmanlarda paylaşılan ama bölüm içinde kesilen sahneler
problemi var. Dicle, Burçin ile öpüştüğünü düşündüğü Erkan'a isyan etmişti
hatırlarsınız. "Ben vallahi anlamıyorum. Madem kızı seviyorsun niye benimle
evli kalıyorsun? Madem benimle evli kalıyorsun niye kızı öpüyorsun?" Aynı
o hesap benim de aklım almıyor. Madem sahneleri çekiyorsunuz niye kesiyorsunuz?
Madem kesiyorsunuz niye fragmanlara koyup bize yansıtıyorsunuz?
Elbette çekilen her sahne memnun
etmeye bilir, yönetmen atabilir, teknik aksaklık olabilir vs. ama bir değil,
iki değil.. Hepsi de Dicle ve Erkan sahnesi.. Bunun arkasındaki pr mantığı
nedir çözebilen söylesin? "DicEr" sahneleri için izleyen hayranların
ağzına önden bir parmak bal çalınmak isteniyorsa bu sabır taşı bir yerde
çatlar.
Burada asla niyetim insanlara akıl
vermek değil. Olamaz. Ama eninde sonunda amacı insanlara ulaşmak olan bir işin
alıcısı konumundayken şikayetlerimizi dile getirmek de hakkımız. Üstelik bu işi
gönülden sevmiş, klişe bilinen konuları işleyiş tarzını sayısız defa övmüş biri
olarak..
Gördüğüm kadarıyla çok büyük bir
kesim bu diziyi ayrı dünyalardan iki insanın aşk masalı temasıyla satın aldı.
Şimdi açtığımız paketin içeriği ise bize tanıtımlar, afişler, röportajlar
yoluyla vaat edilenle tutmuyor. Ürünü iade etmek de hiç istemiyorum. Ama ikinci
sezonda girileceği sinyalleri verilen "beşik kertmesi" ve
"patron" konuları doğrusu bana zerre heyecan vermiyor. Veya Derya'dan
üstüne basa basa gelen "Dicle'yi kimsenin üzmesine izin vermeyeceğim"
çıkışlarının ana çatışmalardan birinin Dicle'nin ablası ve eşi arasında
kalacağını işaret etmesi... Bütün bunlar bende dizinin tür arayışında sanki bir
kafa karışıklığı varmış izlenimi bırakıyor. 8.bölümden sonra bir anda rota
yeniden oluşturulmaya başlandı ve şimdi vardığımız konum bir aile draması mı
mafya soslu geçmiş anlatısı mı kardeş kavuşması mı belli değil.
Aynı anda her şeyden biraz olsun
derken elde kalıyor hiç. Dicle ve Erkan’ın zaten sınırlı sayıda olan ve
ilişkilerinde nefes alabildikleri birkaç güzel anın hiçbiri bir bölümün çeyreği
kadar bile sürmüyor. Dicle'nin hayatının ilk doğum günü trafik kazasıyla,
okumayı söktüğü gün ablasının ölümüne sebep olmasını sanmasıyla, kendi evlerine
çıktıkları akşam Burçin'in oyunuyla bölünüyor, yarım kalıyor.
Alıştırılmış döngü böyleyken
Erkan'ın aşk itirafının da kursakta bırakılacağına seyirci neredeyse kesin
gözüyle bakıyor. Kötü bir şeylerin geldiği fazlasıyla belli. Bu sebeple
öncesinde biraz olsun mutlu anı doyasıya izleyebilmeliydik. Her şeyin başladığı
yere, köye dönmüşken birinci bölümün sayısız ikonik anına dair Erkan ve
Dicle'nin arabada bakıştığı kısımdan başka tek bir atıf yapılmadı. Sosyal
platformlarda milyonlarca izlenmiş ve sadece Dicle ve Erkan üzerine kurulu
birinci bölümü kast ediyorum...
Umarım ki ikinci sezonda odak kaybı
yaşamadan Dicle'nin gerçekten kendi gelişimini izleyebildiğimiz ve Erkan'ın
yüzleşeceği Fikret gerçeğinin hakkının verileceği bir dönem geçirebiliriz.
Ne diyelim;
Bir sezondan bir sezona
"Merhaba" demeden daha bu
gitmeler gitmek değil...