Daha On Yedi: Savunacak bir şey kalmadığında

Daha On Yedi: Savunacak bir şey kalmadığında
“Bana tek bir şey söyle, seni savunayım.”
“Kimsenin beni savunmasını istemiyorum.”
“Sen istemezsin zaten. Ben istiyorum.”
 
Sevdiğimiz birini savunmak, çoğu zaman bizden istenen bir şey değildir. Hatta bazen karşımızdaki, kendisini savunmamızı istemediğini açıkça söylese de insan sevdiği kişiye yapılan haksızlığı kendisine yapılmış gibi hisseder. Herkesin görmekte ısrarcı olduğu kusurların arasından iyiliği çekip çıkarmak ister. Çünkü birini sevdiğinizde, evreninizde artık iki ayrı kişi yoktur. Onun başına gelen, sizin dışınızda gerçekleşen bir durum gibi kalmaz. Kendi benliğinizin sınırları içine aldığınız kişiye yöneltilen bir söz, ondan önce sizin sevdiğiniz şeye dokunmuş olur. Belki de bu yüzden sevdiğimiz insanları savunurken aslında yalnızca onları değil, kendi içimizde onlara açtığımız alanı da savunuruz. Çünkü onu seven bizsek, onu en iyi tanıyanın da biz olduğumuza inanırız.
 
“Hep inandım ben sana, her sözüne! Hep seni tercih ettim. Hiç pişman olmadım. Ne kadar canımı yaksan da ne kadar çekip çekip gitsen de hiç pişman olmadım. ‘Aras bana yalan söylemez.’ dedim ya. ‘Beni kullanmaz.’ dedim.”
 
Leyla’nın da Aras’ı savunmak için bir izne ihtiyacı yoktu. Onu yalnızca çevresindekilerin söylediklerinden değil, kendi içinde tartmaya çalıştığı düşüncelerden bile korumak istiyordu. Leyla’yı hep Aras’ın belirsizliklerine anlam yüklemeye çalışırken gördük. Söylenmeyenlerin arasından bir cevap çıkardı, suskunlukların ardına bir sebep koydu. Bu bölümde ise kocaman bir soru işaretinin yerini doldurmaya çalışırken kendini bir yalanın içinde buldu. Gerçeğin eksikliğinden çok, bu zamana kadar yaşadığına inandığı o saf duyguların bir anda anlamını yitirmesiyle yüzleşti.
 
“Sen niye geldin dün gece?”
“Seninle konuşmak için geldim Leyla. Telefonlarımı açmayınca mecbur kaldım.”
 
Leyla, Aras’ın kapısına gelişini kendisi için harcanmış bir çaba zannetti. Onu asıl mutlu eden şey; hislerinin Aras tarafından uğruna çaba harcanacak kadar kıymetli olduğunu görmekti. Fakat Aras’ın Akkayaların evine başka bir sebeple geldiğini, kurduğu bir oyunla öğrenmesi; hem o ana hem aralarındaki güvenli bağa hem de Aras’ın kendisine yüklediği anlamlara dair inandığı her şeyi elinden alınmış gibi hissettirdi.
 
Oysa Leyla, Aras’ın eve kendisi için gelmediğini onun ağzından duysaydı yine durumu mantıklı bir kefeye koymaya çalışır, Aras’ı içinde aklayabilmek için elinden geleni yapardı. Doğru olanı ondan duyabilmek için aynı soruyu defalarca sormasının sebebi de buydu. Birkaç saat öncesine kadar değerinin karşılığı sandığı şey, şimdi onu yalnızca bir cevaba ulaşmanın yolu gibi hissettiriyordu. Aras’ın bunu neden yaptığını bilmiyordu; bildiği tek şey, o kapının önünde kendisi için atıldığını sandığı adımın aslında bambaşka bir yere çıkmış olmasıydı.
 
“Ben arkadaşımın ne kadar üzüldüğünü görüyorum.”
“Ben de onun üzülmesini istemem zaten.”
“Bu istemeyen hâlin mi?”
 
İlk andan beri Aras’a, çevresindekilere zarar verdiği empoze edildi. İnsan, kendisi hakkında aynı cümleyi tekrar tekrar duyduğunda bir noktadan sonra onun doğruluğundan şüphe etmeyi bırakıyor.
 
“Sen sadece sevdiklerin için kavga ediyorsun.”
 
Aras; Leyla’ya biri dokunduğunda, canını yaktığında ya da yalnızca sesini yükselttiğinde bir saniye düşünmeden karşısına dikiliyor ve müdahale ediyor. Fakat bölümler ilerledikçe onu yalnızca dışarıdakilerden değil, kendisinden de korumaya başladığını görüyoruz. Kimsenin onu Leyla’nın iyiliği için uyarmasına ihtiyacı yok. Çeşitli tehditlerle uzak durması gerektiğini söylemelerine gerek yok. O kendi hayatının Leyla’ya dokunabilecek taraflarını bile sakınıyor.
 
“Benim etrafımda kim varsa zarar görüyor oğlum. Artık benim yüzümden kimsenin canının yanmasına tahammülüm yok. Hele Leyla’nın… Asla.”
 
Bir önceki bölüme kadar davranışlarının arasından okumaya çalıştığımız şeyi, bu kez Aras kendi cümlesiyle söyledi. Leyla’yı hayatının dışında tutmasının ardında yalnızca çözemediği sırlar değil, kendisine dair çok daha derin bir inancı var. Kendisine yaklaşan herkesin bir gün onun yüzünden zarar göreceğine zaten inanıyor. Leyla söz konusu olduğunda ise bu ihtimal, Aras’ın göze alabileceği bir şey olmaktan tamamen çıkıyor.
 
“Böyle yarım kalması çok anlamsız.”
“Ben yarım bırakmadım ki, o bıraktı.”
 
Leyla’nın bu cümlesinde, Aras’la yaşadığı şeyin neden bu kadar ağır geldiğini anlamak mümkün. Biten bir şeyin sonunu bilirsiniz; ne kadar acıtsa da nerede durmanız gerektiğini anlarsınız. Aras Leyla’yı ne o eşikten içeri aldı ne de kapıyı yüzüne kapattı.
 
Leyla için Aras’la yaşadıkları kendi elleriyle bıraktığı bir şey değildi. O hâlâ konuşmaya, sormaya, anlamaya ve Aras’ın söylediklerinin ardında başka bir anlam bulmaya çalışıyordu. Belki de bu yüzden “Ben yarım bırakmadım ki, o bıraktı.” derken yalnızca Aras’ı suçlamıyor, bir yandan kendi payına düşen her şeyi yaptığını anlatıyordu. Sorularını sormuş, konuşmayı denemiş, gerçeği onun ağzından duymayı beklemiş, anlamaya çalışmış ve bütün bunların karşılığında ilk defa savunabileceği bir Aras bulamamıştı.
 
Aralarındaki kırılma tam olarak burada oluştu. Aras için mesafe, Leyla’yı kendisine ait bir tehlikeden uzak tutmanın yolu. Leyla içinse aynı mesafe, Aras’ın hayatında kendisine açılmış sandığı yerin hiç var olmadığını gösteriyor. İkisi de aynı çıkmazın içinde birbirlerini kollamaya çalışarak uzaklaştılar. Ancak bu sefer Leyla’nın Aras’a olan inancı, başkalarının söyledikleriyle değil, ilk kez kendi yaşadığı bir durumun karşısında sınanıyor.
 
Sude Çapoğlu
BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER