“Bana tek bir şey söyle, seni savunayım.”
“Kimsenin beni savunmasını istemiyorum.”
“Sen istemezsin zaten. Ben istiyorum.”
Sevdiğimiz birini savunmak, çoğu zaman bizden istenen bir
şey değildir. Hatta bazen karşımızdaki, kendisini savunmamızı istemediğini
açıkça söylese de insan sevdiği kişiye yapılan haksızlığı kendisine yapılmış
gibi hisseder. Herkesin görmekte ısrarcı olduğu kusurların arasından iyiliği
çekip çıkarmak ister. Çünkü birini sevdiğinizde, evreninizde artık iki ayrı
kişi yoktur. Onun başına gelen, sizin dışınızda gerçekleşen bir durum gibi
kalmaz. Kendi benliğinizin sınırları içine aldığınız kişiye yöneltilen bir söz,
ondan önce sizin sevdiğiniz şeye dokunmuş olur. Belki de bu yüzden sevdiğimiz
insanları savunurken aslında yalnızca onları değil, kendi içimizde onlara
açtığımız alanı da savunuruz. Çünkü onu seven bizsek, onu en iyi tanıyanın da
biz olduğumuza inanırız.
“Hep inandım ben sana, her sözüne! Hep seni tercih ettim.
Hiç pişman olmadım. Ne kadar canımı yaksan da ne kadar çekip çekip gitsen de
hiç pişman olmadım. ‘Aras bana yalan söylemez.’ dedim ya. ‘Beni kullanmaz.’
dedim.”
Leyla’nın da Aras’ı savunmak için bir izne ihtiyacı yoktu.
Onu yalnızca çevresindekilerin söylediklerinden değil, kendi içinde tartmaya
çalıştığı düşüncelerden bile korumak istiyordu. Leyla’yı hep Aras’ın
belirsizliklerine anlam yüklemeye çalışırken gördük. Söylenmeyenlerin arasından
bir cevap çıkardı, suskunlukların ardına bir sebep koydu. Bu bölümde ise
kocaman bir soru işaretinin yerini doldurmaya çalışırken kendini bir yalanın
içinde buldu. Gerçeğin eksikliğinden çok, bu zamana kadar yaşadığına inandığı o
saf duyguların bir anda anlamını yitirmesiyle yüzleşti.
“Sen niye geldin dün gece?”
“Seninle konuşmak için geldim Leyla. Telefonlarımı
açmayınca mecbur kaldım.”
Leyla, Aras’ın kapısına gelişini kendisi için harcanmış bir
çaba zannetti. Onu asıl mutlu eden şey; hislerinin Aras tarafından uğruna çaba
harcanacak kadar kıymetli olduğunu görmekti. Fakat Aras’ın Akkayaların evine
başka bir sebeple geldiğini, kurduğu bir oyunla öğrenmesi; hem o ana hem
aralarındaki güvenli bağa hem de Aras’ın kendisine yüklediği anlamlara dair
inandığı her şeyi elinden alınmış gibi hissettirdi.
Oysa Leyla, Aras’ın eve kendisi için gelmediğini onun
ağzından duysaydı yine durumu mantıklı bir kefeye koymaya çalışır, Aras’ı
içinde aklayabilmek için elinden geleni yapardı. Doğru olanı ondan duyabilmek
için aynı soruyu defalarca sormasının sebebi de buydu. Birkaç saat öncesine
kadar değerinin karşılığı sandığı şey, şimdi onu yalnızca bir cevaba ulaşmanın
yolu gibi hissettiriyordu. Aras’ın bunu neden yaptığını bilmiyordu; bildiği tek
şey, o kapının önünde kendisi için atıldığını sandığı adımın aslında bambaşka
bir yere çıkmış olmasıydı.
“Ben arkadaşımın ne kadar üzüldüğünü görüyorum.”
“Ben de onun üzülmesini istemem zaten.”
“Bu istemeyen hâlin mi?”
İlk andan beri Aras’a, çevresindekilere zarar verdiği empoze
edildi. İnsan, kendisi hakkında aynı cümleyi tekrar tekrar duyduğunda bir
noktadan sonra onun doğruluğundan şüphe etmeyi bırakıyor.
“Sen sadece sevdiklerin için kavga ediyorsun.”
Aras; Leyla’ya biri dokunduğunda, canını yaktığında ya da
yalnızca sesini yükselttiğinde bir saniye düşünmeden karşısına dikiliyor ve
müdahale ediyor. Fakat bölümler ilerledikçe onu yalnızca dışarıdakilerden
değil, kendisinden de korumaya başladığını görüyoruz. Kimsenin onu Leyla’nın
iyiliği için uyarmasına ihtiyacı yok. Çeşitli tehditlerle uzak durması
gerektiğini söylemelerine gerek yok. O kendi hayatının Leyla’ya dokunabilecek
taraflarını bile sakınıyor.
“Benim etrafımda kim varsa zarar görüyor oğlum. Artık
benim yüzümden kimsenin canının yanmasına tahammülüm yok. Hele Leyla’nın…
Asla.”
Bir önceki bölüme kadar davranışlarının arasından okumaya
çalıştığımız şeyi, bu kez Aras kendi cümlesiyle söyledi. Leyla’yı hayatının
dışında tutmasının ardında yalnızca çözemediği sırlar değil, kendisine dair çok
daha derin bir inancı var. Kendisine yaklaşan herkesin bir gün onun yüzünden
zarar göreceğine zaten inanıyor. Leyla söz konusu olduğunda ise bu ihtimal,
Aras’ın göze alabileceği bir şey olmaktan tamamen çıkıyor.
“Böyle yarım kalması çok anlamsız.”
“Ben yarım bırakmadım ki, o bıraktı.”
Leyla’nın bu cümlesinde, Aras’la yaşadığı şeyin neden bu
kadar ağır geldiğini anlamak mümkün. Biten bir şeyin sonunu bilirsiniz; ne
kadar acıtsa da nerede durmanız gerektiğini anlarsınız. Aras Leyla’yı ne o
eşikten içeri aldı ne de kapıyı yüzüne kapattı.
Leyla için Aras’la yaşadıkları kendi elleriyle bıraktığı bir
şey değildi. O hâlâ konuşmaya, sormaya, anlamaya ve Aras’ın söylediklerinin
ardında başka bir anlam bulmaya çalışıyordu. Belki de bu yüzden “Ben yarım
bırakmadım ki, o bıraktı.” derken yalnızca Aras’ı suçlamıyor, bir yandan
kendi payına düşen her şeyi yaptığını anlatıyordu. Sorularını sormuş, konuşmayı
denemiş, gerçeği onun ağzından duymayı beklemiş, anlamaya çalışmış ve bütün
bunların karşılığında ilk defa savunabileceği bir Aras bulamamıştı.
Aralarındaki kırılma tam olarak burada oluştu. Aras için
mesafe, Leyla’yı kendisine ait bir tehlikeden uzak tutmanın yolu. Leyla içinse
aynı mesafe, Aras’ın hayatında kendisine açılmış sandığı yerin hiç var
olmadığını gösteriyor. İkisi de aynı çıkmazın içinde birbirlerini kollamaya
çalışarak uzaklaştılar. Ancak bu sefer Leyla’nın Aras’a olan inancı,
başkalarının söyledikleriyle değil, ilk kez kendi yaşadığı bir durumun
karşısında sınanıyor.
Sude Çapoğlu