Sevmek,
sevilebilmek, “sevdiğim sensin” diyebilmek; bir kalbin vazgeçemediği olmak,
kalbinin hiç durmayacak gibi hızlı atmasını sağlayan birini bulmak! Kulaklarına
çalınan, içini ısıtan bir melodinin benliğinde hiç bitmeyecekmiş gibi bıraktığı
coşkuyu yaşamak! Müptelası olunmuş bir kitabın sayfaları gibi, ilk defa tadılan
bir çileğin ağızda bıraktığı haz gibi bir duygu: aşk!
İşte bu
duyguları hissettiriyor Dicle ve Erkan’ın aşkı. O kadar yaşanılası ki! Nasıl
başladılar, nasıl yol aldılar. Sıkışmış, ezilmiş, hor görülmüş,
değersizleştirilmiş ama ne olursa olsun yıkılmamış, hep ayakta kalmaya çalışmış
bir Dicle. Tatlı yürekli, ışıltısını hiç kaybetmemiş, güzel mi güzel. Bir de
onu kocaman yüreğiyle koruyabilmek için açtığı kanatlarıyla sarıp sarmalayan
mert Erkan. Haftalardır bu ikisinin hikayesine kapılıp gidiyoruz.
Bizlere her
duyguyu doyasıya yaşatıyorlar. Kâh gülümsettiler, kâh ağlattılar, kâh deli
sorulara boğdular. Bir rüzgâr misali bizleri savurup durdular. Dicle’nin
yaşadıklarına isyan etmeye doyamadık! Bu acıları tek başına nasıl yaşayabildi
diye söylendik durduk.
Ablasının
Feride öğretmenden Derya’ya dönüşümüne hep birlikte sezon finalinde tanıklık
ettik. Yeni kimliğiyle yaşadığı hayatı kabullenmiş gibi görünen ama aslında hep
bir arayış içinde kalmış; içten içe çok korkan, bir o kadar da kırılgan, güçlü
durmaya çalışan ve içinde sakladığı o küçücük kızı gördük. Başkalarına umut
olurken, onları korumaya çalışırken, aslında kendi umudunu hiç bulamamış; hep o
umudu bulma ümidiyle yaşamış. Kaybolan hafızasının içinde nasıl çırpındığını
izledik.
Ablasına şifa
olabilmek uğruna susmak zorunda kaldı Dicle. Ablasız geçen yıllarına isyan
etti. “Acımadılar, canını çok yaktılar onun!” dedi. Dicle dün gibi hatırlıyordu
Feride öğretmene yapılanları. Dicle bu acıyla bir kez daha paramparça oldu.
Gözyaşlarını içine akıta akıta sırasını bekledi Dicle. Sabrına hayran kalmamak
imkansızdı. Çok özlediği ablasına sarılamayacaktı.
Ailesini bulma
fikrini kabul eden Feride’nin, gittiği köyünde, evinde, annesinin Derya’sı
olarak gördüğü rüya hepimizi çok sarsmadı mı? Derya, küçük bir kız çocuğu gibi
geçmişe dönerek “Annem, annem, gel üstümü ört” diye sızlandı durdu. Kalbimiz
acıdı. Yıllardır hissedemediği şefkati ve sevgiyi, anne kokan rüyasında
iliklerine kadar yaşadı. Onlar sarsıldı, biz sarsıldık.
Hayat,
böylesine zor acılarla dolu bir yazgı çizmişti bu kardeşlere. Hepsi de mutlu
olmayı çok hak ediyordu; tabii ki bu kardeşlerden Ferman hariç! Dicle
dayanamadı, planını yapmış olarak aldı getirdi ablasını pikniğe. Bir çift küpe,
anıları fısıldadı Derya’nın kulağına. Nasıl gururla ve merhametle, o saf kara
gözleriyle bakıyordu ablasına Dicle. “Keşke” diyordu; ufacık bir hatıra
kırıntısıyla tutuşuyordu. Eminim, tutuşan sadece Dicle değildi; bizler de
“Hadi!” diyorduk. İşte o an geldi çattı. İki kalp yeniden kanla, canla,
birbirlerine duydukları özlemle sarmaş dolaş atmaya başladı. Güneş daha bir
parlaktı artık. Derya sadece Dicle’ye değil, abisi Civan’a da kavuşmuştu.
Artık sıra
Erkan’daydı. İçinde tuttuklarını tüm dünyaya duyurmak istiyordu. Yeterince
beklemişti. Hava güzeldi; mis kokulu çiçekler, bahar havası çok keyifliydi. Her
yer ye
şile çalmıştı. Masmavi gökyüzü bu aşka tanıklık
etmek istiyordu.
“Ben sana âşık oldum!” dedi.
Öylesine masum,
öylesine yalın, öylesine güzeldi ki onların aşkları! Erkan Aldur da en sonunda âşık
olduğunu anlamıştı. Kalbi artık Dicle’nin aşkıyla kavruluyordu. Ya Dicle? O
güzel kız, evlendiği gün Erkan’a “kaderim” demişti. Hep sevmişti. Gün gelip de
kaderinin kendisine âşık olduğunu söyleyeceği günü hiç planlamamıştı. O,
koşulsuzca ilk günden beri çok seviyordu. İçi içine sığmadı. Beraberinde gelen
minik öpücükle kalbi kanatlandı, ayakları yerden kesildi. Hiç tatmadığı bir
duyguya yelken açmışken Erkan’ın kolları arasında yığılıp kaldı. Mutluydu, hem
de çok! Kavuşmuşlardı. Erkan’ın yüreğini, yani kaderini, avuçlarının içinde
kollayacaktı, koruyacaktı.
Böylesine
şahane bir günün karaya çalacağını bilmeden; ablasına Ferman’ın kıyacağından
habersiz, hevesle yürüyordu yaşadıklarını anlatmak için. Ferman, kötülüğün
vücut bulmuş haliydi. Travmaları yüzünden donup kalmış Derya’yı öldürmek
üzereyken çıkageldi Dicle. Yıllardır yaşatılan korkularına kafa tutarcasına;
geçmişine, üzüntüyle geçen aylarına başkaldırırcasına; yediği dayaklara,
uğradığı hakaretlere “hayır” dercesine; şimdi de Ferman’ın karşısında dimdik
duruyordu. O küçük kız artık korkmuyordu. O kız büyümüştü. Elindeki silahı
sıkıca tuttu. Bu, onun için bir başkaldırıydı. Çocukken ablasını koruyamamıştı
ama bu sefer yapacaktı. Ablasının “Git” demesine verdiği cevap unutulamazdı:
“Hiçbir kadını celladına vermem!”
Dicle bunu
ablasından öğrenmişti. Şimdi sıra ondaydı ve ablasını vermedi. O kurşunu sıktı.
Ablası yaşayacaktı. Onu bırakmamıştı. Onu korumuştu. Erkan’ın kendisi için
yaptığı fedakarlığı fark edene kadar geçen sürede sessizliğine gömülmüştü.
Erkan, Dicle’si için bir saniye bile düşünmeden teslim oldu. Sırf ona kimse
dokunmasın, kimse onu ezemesin, bir yükün altında daha kalmasın diye. Dicle’si,
aşkı, hiç üzülmesin istedi. Dicle, uçtu geldi! Erkan’ı vermemek için “Ben
yaptım!” diyerek etrafı inletti ama nafile! Çırpındı durdu! Kanadı kırık bir
kuş misali. Kimse dinlemedi! Erkan buna asla izin vermedi.
Taş
ağladı,
Toprak
ağladı,
Onlar
ağladı,
Biz
ağladık,
Esen
rüzgâr bile ağladı.
Tam kavuşmuşken
ayrılığın gölgesi düştü aşklarına. Halbuki ne de çok hak etmişlerdi bu aşkı
yaşamayı. Doyasıya aşkla geçecek bir günü bile çok gördüler. Hepimiz yıkıldık.
Unutmayalım:
Her şey sevmekle başlar. Aşk, ayrılıkla sınanınca güçlenir. Özlemek sevdaya
dahildir. Her gözyaşından sonra mutluluk hep vardır. Umut güç verir. Dicle ve
Erkan mutlaka kavuşacak. O güzel günlere tanıklık etmek dileğiyle!
Sevgiyle kalın…
Notlarım
Sevdiğim
Sensin ekibi; yönetmeninden senaristine, tüm oyuncularına, kamera önü ve
arkasındaki herkesin emeklerine sağlık!
Ama bir kişiye
özellikle parantez açmak istiyorum: Helin Kandemir! Dicle karakterini
oynamıyor; o karakteri öylesine harmanlamış ki rolünü benliğinde yaşıyor. Bu
genç oyuncunun yolu ışıltılı olsun!