Uzak Şehir sezon finali
bizi bizden aldı! Gönül telimiz titredi mi? Titredi. Hem de öyle hafifçe değil;
bazı sahnelerde içimizden bir şeyler koptu, boğazımız düğümlendi, gözümüz
doldu. Ekranın karşısında sadece bir bölüm izlemedik; sevdanın, ayrılığın,
ölümün, fedakârlığın ve terk edilişin insanın kalbini sızım sızım nasıl
sızlattığını gördük!
Bu bölümde her duyguyu
dibine kadar yaşadık. Sevgi vardı, aşk vardı, umut vardı, heyecan vardı! Ama
hepsinin üstüne çöken koca bir hüzün vardı. Cihan ve Alya’nın sonunda aşklarını
mühürlemeye karar verdikleri o kavuşma gecesinin sabahına nasıl da heyecanla
başlangıç yapmıştık aslında. Onlar mutlu, bizler mutluyduk! Daha derin bir
nefes alıp en sonunda yuvalarını kuruyorlar derken, büyük acıların geldiğini
fark edemedik! Mutluluğa bu kadar yaklaşmışken, her yeri kara bulutlar sardı.
Nereden başlasam kalbim
acıyor! Sadakat iki evladı arasında seçim yapmak zorunda kalmıştı. Bir evladı
yaşasın diye diğer evladını kendi elleriyle ölüme göndermek acıların en büyüğü
değil miydi? Bu nasıl bir acıdır? Bir anne bunu nasıl taşır? İnsan bazı
sahneleri izlerken konuşamaz ya, sadece içine susar. İşte o sahnede hepimiz
biraz sustuk. Çünkü orada sadece bir karar yoktu; bir annenin ömrü boyunca
kanayacak yarası vardı. Dinmeyecek gözyaşları vardı! Bir annenin bitişi vardı!
Ah Şahin, ne güzel de
sevdin Nare’yi! Şahin kardeşi bildiği Cihan için hiç düşünmeden kalbini siper
etti, sanırım hepimizin kalpleri işte o an paramparça oldu. Bir saniye bile
tereddüt etmedi. Kendi canını, kendi geleceğini, Nare ile kuracağı hayalleri
düşünmedi. Sadece Cihan yaşasın istedi. Orada Şahin ölmedi sadece; çevresindeki
herkesin de bir parçası öldü! O akan gözyaşları en acı haliyle gözümüzün önünde
sel oldu!
Ah Nare, güzel Nare! Çok
sevmediler mi birbirlerini? Sevdiler, hem de çok! O kadar güzel, o kadar temiz,
o kadar içten! Her şeye rağmen, herkese rağmen! Şahin’in ölümü Nare'ye artık
hiç atmayacak, atsa da hissetmeyecek, hep suçlu hissettirecek bir garip kalp
bırakarak tarihe geçti. Hayalleri yarım kaldı, sevdaları yarım kaldı,
söyleyemedikleri sözler yarım kaldı. Nare’nin gözyaşları aktıkça, sanki onların
aşkı da bizim içimize aktı. Ölüm gelip Nare ve Şahin’in sevdasının tam ortasına
kondu. Ama Şahin ne güzel söyledi. Nare’sini sadece bu dünyada değil, gittiği
yerde de çok sevecekti. Bazı aşklar bitmez; sadece bir tarafı bu dünyadan
eksilir.
Meryem’e gelince, evladı
için yalan söyledi. Kızdık, hem de çok! Ama işte o son sahne nasıl unutulur?
Haykıra haykıra, sevdiği adamın, Cihan’ın önüne atladı. Yağan kurşunlara meydan
okur gibi, kendi canını hiçe saydı. Çünkü bazen insan sevdiğini korumak için
ölümü bile görmez. Meryem o an sadece Cihan’ı korumadı; içinde yıllardır
taşıdığı sevgiyi de haykırdı. Onun çaresizliği, cesareti, sevgisi içimize
işledi. “Alya’ya yetiş!” diye sayıklaması da onların sevdasına duyduğu
saygısındandı. Amacı Cihan’ı ve Alya’yı ayırmak değildi!
Ve Alya! Ne desem eksik
kalır. Çünkü ona kızgınım. Çok da kırgınım. Karşısında onu her haliyle seven,
ona tutunmak isteyen, onunla kalmaya, onunla omuz omuza, el ele tüm dünyaya
kafa tutmaya razı olan bir adam vardı. Ama Alya yine gitmeyi seçti. Kalmadı!
Arkasında, onu çok seven o adamı eksik ve yarım bırakacağını bile bile gitti!
Cihan’ın “Bir daha bunun geri dönüşü olmaz” deyişi sadece bir uyarı değildi;
kırılmış bir kalbin son çırpınışıydı. O an bir adamın yıkılışını izledik.
Gözlerinde izledik, titreyen ellerinde izledik, sustuğunda izledik. En çok da
akıtmamak için tuttuğu gözyaşlarında izledik.
Cihan ona “asla vazgeçmek
yok, asla bırakmak yok” demişti. Ama Alya yine bıraktı. Yine gitti. Belki de
Cihan’ı en çok kurşunlar değil, Alya’nın arkasını dönüp gidişi, savaşmak için
kalmaması yaraladı. Çünkü bazı gidişler ölüm gibi değildir; ölümden de ağırdır.
Şimdi geride nasıl bir
Cihan kaldı! İçinden ikiye bölünmüş, kardeşi Şahin’in acısıyla yanıp kavrulan,
sevdiği kadının gidişiyle bir kez daha umudunu yitirmiş, elleri kanlı, yüreği
paramparça bir Cihan! Aynaya baksa kendini tanıyamayacak kadar bitkin. Gökyüzüne
isyan eden, uçaklara haykıran, öfkesini de acısını da içine sığdıramayan bir
adam. Çünkü Cihan yine terk edildi. Yine en çok sevdiği yerden vuruldu. Yine
bütün acıları tek başına taşımak zorunda kaldı. Yine bir düğün daha kana
bulandı!
Bu sezon finali sadece
bir bölüm değildi. İçimize oturan bir veda, boğazımızda kalan bir düğüm,
gözümüzde biriken bir yaştı. Şahin’in fedakârlığı, Nare’nin yıkılışı, Meryem’in
cesareti, Sadakat’in anneliği, Alya’nın gidişi ve Cihan’ın sessiz çöküşü!
Hepsi kalbimize ayrı ayrı
dokundu. Ve biz bu bölümü sadece izlemedik; her sahnede biraz kırıldık, biraz
eksildik, biraz da o uzak şehrin acısında kaybolduk.
Notlarım:
Şahin’in annesi ve
babası! Evlat acısıyla yandılar, kül oldular. İnsan o acıya bakarken bile nefes
alamıyor. Çünkü evlat acısı, hiçbir sözün taşıyamayacağı kadar ağır; hiçbir
kalbin eskisi gibi kalamayacağı kadar derin bir yara!
Ah Kaya, ah Zerrin… Elle
tutulacak, sözle savunulacak bir sevdanız kaldı mı ortada? Bunca kırgınlığın,
bunca yanlışın, bunca yarım kalmışlığın içinde aşkınız hâlâ bir yol bulabilecek
mi? Gelecek sezon en çok da bu sevdanın nereye savrulacağını merak ediyorum.
Boran! Kardeş mi, düşman
mı? İçindeki karanlıkta, kendi kötülüğünde boğuldu ve gitti. Ardında
cevaplardan çok, kırılmış bağlar ve derin bir öfke bıraktı.
Ve o kına gecesi! Nasıl
da umut olmuştu bize. İçimiz kıpır kıpır, neşeyle, heyecanla izlemiştik. Bir
anlığına her şey güzel olacak sandık. Heveslendik! Herkesin yarasına biraz
olsun merhem olacak bir mutluluk geliyor sandık. Ama bu hikâyede umut bile uzun
sürmedi; tebessüm, sevinç bile hüzne karıştı.
Bölüme özel seçilen
şarkılar ise ayrı bir güzellikteydi. Her sahneye ayrı ayrı dokundu, her duyguyu
daha da derinleştirdi. Bazen bir bakışın, bazen bir vedanın, bazen de içe
atılan bir acının sesi oldu.
Tüm Uzak Şehir ekibinin
emeğine, yüreğine sağlık. Bu sezon finali sadece izlenmedi; hissedildi, içimize
işledi ve uzun süre unutulmayacak bir yerde kaldı.
Sevgiyle kalın...