'Sevdiğim Sensin' ile hayatımıza giren Erkan Aldur karakteri yalnızca sezonun değil, son yılların en güzel 'mükemmel erkek' karakterlerinden oldu. Onun mükemmelliğini pekiştiren de ne ilginç ki zayıflıkları ve biraz da yanlışları.
Dizinin beşinci bölümünde Dicle'ye neredeyse seni seviyorum diyeceği andan beri herkes bu itirafın ne zaman geleceğini bekliyor. O sahne bu itirafın gelmesi için bence fazlasıyla erkendi ve çok şükür ki buradan dönüldü.
Fakat aradan geçen bunca bölüm sonrasında neden hala Erkan aynı noktada ve Sevdiğim Sensin diyemiyor, haydi biraz bundan bahsedelim.
Paylaştıkları onca acı tatlı andan sonra yavaş yavaş Dicle'nin dikkatini çekmesi, ondan hoşlanması, ilgi duyması ne kadar doğalsa, bunu hemen kabul etmemesi ve hatta edememesi de bir o kadar doğal. Şimdi gelelim bunun sebeplerine.
Öncelikle hikâyeye hangi noktadan başladığımızı tekrar hatırlayalım.
Normal şartlarda Erkan'ın Dicle'ye âşık olma ihtimali sıfır değil eksi bir milyon dersek abartılı olmaz. Bunda yadırganacak hiçbir bir durum yok dersek o da hiç yanlış olmaz.
"Hayır abla aşık falan olmadım. Saçmalama!"
Okuma yazma 'bile' bilmemek demek sen ondan tamamen farklı bir zihinsel dünyaya aitsin demek. Sevgi, aşk bir yere kadar... Fiziksel çekim bir yere kadar. Oturup konuşamadığın, yürüyen merdivene binemiyor diye utandığın bir kadını belli bir noktaya kadar tolere edebilirsin. Sonra bunlar tahammüle dönüşür, en sonunda ise ondan kurtulmak istemeye.
Herkesin kafasında âşık olacağı insana dair üç aşağı beş yukarı 'benim tipim' dediği bir tasvir vardır. O kalıplarının dışına birazcık çıkılsın afallaması da çok olasıdır. Mesela kılık kıyafet konusunda en baştan bana ne deyip hiç umursamasaydı hangi birimiz bunu inandırıcı bulabilirdi? Dicle'ye hadi gel sana hediye almak istiyorum derken altında yatan gizli utancı Erkan'ın ayıbı değil normaliydi.
"Merak etme onların derdi benimle. Seninle değil, benimle eğleniyorlar"
Biri üniversite mezunu ile diğeri lise mezunu çiftlerin ilişkisini bile yargılayan toplumsal kalıplar içinde Erkan'la Dicle'nin nasıl sert bir baskıya göğüs germesi gerekeceği tartışmasız bir gerçek. İkisi adına bunları düşünme sorumluluğu da yine Erkan'ın üzerinde. Peki Erkan anlık bir hevese kapılıp bunları göz ardı edecek kadar vicdandan yoksun ya da düşünse bile umursamayacak kadar bencil bir adam mı?
Aksine, o da bal gibi biliyor zorluklarını. O yüzden Dicle karşısına geçip "Kadir senden daha çok dengimdir benim" dediğinde hayır haksızsın cevabını veremiyor ve korkudan çaresiz kalıyor.
Kaldı ki Erkan daha herhangi bir his beslemeden önce Dicle'nin ona âşık olmasıyla da başa çıkmak durumunda kaldı. Canını korumak, düzgün bir hayat sunmak yükümlülüklerinin yanına bir de kabini kırmadan o hislerine karşılık veremeyeceğini anlatmaya çalıştı.
"Bugüne kadar kimse seni saymamış. Ben seni kurtardım diye sen de bana bağlandın. Bu çok anlaşılır bir şey."
Çıkarcı ve bencil dizi karakterlerinin olduğu bir düzende Erkan'ın Dicle'nin masumiyetinden ve saflığından faydalanmaması oldukça kıymetli.
"Zaten çok saf, dayakla büyümüş. Ben Dicle'yi başkasına emanet edemem."
Tamam ben Dicle'den hoşlanıyorum, her şeyi de göze almaya hazırım demiş olsaydı bile işin bir de Dicle tarafı yok muydu? Dicle cahilliğin de ötesinde küçük bir kız çocuğu gibiydi. Okumamış, görmemiş, annesine bakmak, abilerine hizmet etmekten başka bir şey öğrenmemiş, psikolojik ve fiziksel şiddete maruz kalmış. Yıllarca.
Böyle bir Dicle'ye sırf kendisi duygularını "aşk" olarak ifade etti diye karşılık vermek açıkça onu istismar olmayacak mıydı? Bir sezon boyunca biz Dicle'nin o çocuk aklından çıkıp yavaş yavaş büyümesini, ergenliğini, genç kızlığını gördük. Şimdiyse evli bir kadın psikolojisine bürünmeye başladı. Bunlardan önceki yakınlık Dicle için öğrenilmiş 'kadınlık görevi' iken bundan sonrası bilinçli ve kendi arzusu ile olacak. Erkan'ın da Dicle'nin tüm bu evrelerini sabırla beklemesi takdire şayan. Çünkü o yolun geri dönüşü yok, bir adım attığı anda artık karşında 'burası askeriye ya öyle olmaz' deyip oyalayabileceğin bir kadın olmayacak daha fazla.
Bu sebeple Erkan'ın sadece kendinden değil Dicle'den de emin olmak istemesi, o noktaya ulaşmadan da hareket etmemesi çok doğru bir karar.
Başka bir engelimiz ise Erkan'ın da daha önce 'gerçek aşk'a dair bir deneyimin olmaması. Henüz okuma yazma öğrenmeye başlamış Dicle'nin defalarca adını yazdığı kâğıdı gördüğünde yaşadığı şaşkınlık sadece gururun okşanmasının değil, böyle bir heyecanı ilk defa yaşadığının da göstergesiydi.
"Yapabilirim sandım" gibi son derece umutsuz bir halde Burçin’le evlenmek üzere olan bir adamdan bahsediyoruz. Öğrendiğimize göre yıllardır beraber oldukları sevgilisi de bizim şöyle güzel günlerimiz oldu, böyle aşıktık demek yerine "Benden daha güzel, benden daha akıllı kim var sana daha uygun?" diye hesap soruyor. Bırakın aşkı ikili arasında sevginin olduğu bile şüpheli. Sadece ayarlanmış bir iş anlaşması.
"Niye böyle tuhaf oldum ben? Ne bu şimdi?"
Dolayısıyla Erkan'ın hislerinde bocalaması da son derece anlaşılır. Canını koruyorum dedi, vebaline giremem dedi, kendini oyaladı da oyaladı... Bu sebeple Tahir üstüne gittiğinde içine düştüğü duygu tam anlamıyla bir dehşetti.
Bir de üstüne üstlük Erkan'ın alışık olduğu yerden de gelmedi bu sınav. Dicle bilmediği bir kız değil bilmediği bir dünya oldu onun için. Sahtelikten, menfaatten arınmış tertemiz bir kalp olarak girdi hayatına. Sana inanıyorum sen her şeyi başarırsın dedi, her zorlukta güzel bir şey görebilmeyi öğretti. Devasa karatlık tek taşla değil, bir seyyar satıcıdan alınan küpeyle mutlu olunabileceğini gösterdi. Herkes gibi omzuna yeni yükler yüklemek yerine o yükleri paylaşmaya gönüllü oldu.
Evet Erkan olmasa Dicle ömründe deniz de görmeyebilirdi. Peki Erkan, Dicle olmasa ömründe aşk nedir bilir miydi?
"Kahramansın ya sen hadi söyle! Ben Dicle'ye köpek gibi aşığım desene!"
Ama görün ki insan kime âşık olacağını seçemiyor. Ne ironidir ki Erkan'a çok önceden sorulsa yine o kendinden emin tavrıyla büyük ihtimalle 'kim olursa olsun ben aşkımın arkasında dururum' derdi. Bakın nasıl da kolay Mehmet'e akıl verebiliyor.
"Senin o korkaklığının sebebi ben değilim. Ezilmekten korktuğun için daha aşkını itiraf edemiyorsun Selin'e. İlk önce sen kendini denk gör Selin'e. Bırak başkalarının ne dediğini."
Yaşarken fazla mı zor oldu Erkan Bey?
Nikah dairesinde Dicle'yle odadan çıkmadan önce Dicle'nin Erkan'ın koluna tutunduğu bir an vardı. Sadece ona değil hayata tutunur gibi... Ve Erkan'ın verdiği sözün ne kadar büyük olduğunu ancak o an idrak edip bunun altında ezilişini görmüştük. Geldiğimiz noktada ise bankta Dicle'ye küpelerini takarken geleceklerine dair sözler vermekten hiç çekinmeyen ve artık muhtaçlıkla değil sevgiyle elini tutan Dicle'ye karşılık vermeye kendi içinde hazır Erkan'a ulaştık.
Bu noktada en büyük şanssızlığı Mehmet'in aksine Erkan'ın yanında duran kimsenin olmayışı. (Bir Selin'den umudumuz vardı, o da sırra kadem bastı!) Onu en iyi tanıyanlardan Havva Teyze'si bile yüreklendirmek yerine aklı selim bir tavırla ikaz etti.
"Burçin olmasaydı Dicle'nin elinden tutup rahatça gezebilecek miydin? N’olur yanlış bir şey yapma oğlum, ikinize de yazık olmasın."
Erkan'a durmadan aşık mısın diye soranlar hep yargıladı, tenkit etti, anlam veremedi. Hatta dalga geçti. Biri de çıkıp sen bu kıza değer veriyorsun, korkma sahip çık demedi. Onu da yapabilecek tek bir kişi var...
Erkan Bey'in aşina olduğu İngiliz kültürünün meşhur bir atasözü vardır: You are not in my shoes. İşte o ayakkabıların bir eşi Erkan Aldur'daysa diğeri de Esat Aldur'dadır. Erkan için birisi herkesin aksine yüreklendirici bir konuşma yapıp ona destek olacaksa tahminim bu kişi babasından başka biri olamaz.
Esat artık Dicle'yi aileden görüyor. Erkan için ne denli kıymetli olduğunu da anlamakla kalmayıp kabul de ediyor. Ondan gelecek bir teşvik hem çok anlamlı hem de çok ters köşe olur.
İşin bir diğer boyutu ise Erkan'a bu zamana kadar yaşattıklarının en büyük özrü olacak olmasıdır. Küçük bir çocukken piyanosunu elinden almıştı ama şimdi Dicle'sine kavuşmasına set çeken değil yardım eden olursa Esat, Fikret’le girişeceği babalık savaşının da galibi olabilir.
Erkan karşısında örnek alabileceği bir rol modelden yoksun. Ne baba bildiği adam ne de hiç bilmediği babası sevdikleri kadınlara sahip çıkamamış. Savrulmuşlar gitmişler. Bu döngüyü kırması gerektiğini fark ettiği an çok da fazla seçeneği kalmayacak Erkan'ın. Evet Dicle'yi kaybetmemeyi kafasına koydu. Ne yapar ne eder onu ikna ederim ve hep yanımda olur sanıyor. Ama yan yana durmalarının da yetmeyeceği bir an gelecek. Ve insanlar ne derdin, ön yargıların, korkuların, koca bir ömrü heba etmeye değmeyeceğini anladığında atacak o adımı.
Şimdi fotoğrafımız kırık, paramparça. Taşlar yerine oturup, kırık parçalar tamir olduğunda Erkan da göğsünü gere gere gösterecektir. Ve o itiraf geldiğinde de sanıyorum ki dünyanın en güzel çifti "DicEr", en mutlu hayranları da biz olacağız.
Bunlar benim satır aralarından çıkardığım yorumlar. Ama Erkan'ın aşk sancılarını daha açık görebilmeyi isterdim. Bunu sağlayabilecek en güzel hareket alanı da Selin ve Mehmet'in geçmişten getirdikleri dramaydı. Şimdi ortada ne Selin kaldı ne hikayesi.
Neyleyelim ki reyting sistemi psikolojik çıkarımlar, kendini tahlil eden karakterler yerine kavga istiyor, kaos istiyor, aksiyon istiyor. Bunun da farkındayım. Şahsi görüşüm Derya'nın gidişinin Dicle'de yarattığı yıkım ile Erkan ve Dicle yakınlaşmasına odaklanmak bu sezon için yeterliydi. Derya'nın peşine düşmek ve Feride'nin hikayesine girmek ikinci sezona bırakılmalıydı. Çünkü Dicle ve Erkan'a dair ayrıntıların atlandığı endişesine kapılıyorum. Ama yapacak bir şey yok. Patron kalemi tutandır, bize düşense güvenip beklemek.
Son bir not ise hiç poz verme kaygılarına girmeden Erkan'ın tüm hallerini bize çok iyi yansıtan Aytaç Şaşmaz ve yine onun gibi içimizi sıcacık yaparak biricik Dicle’miz olan Helin Kandemir'e teşekkürler. İyi ki siz!