Poyraz Karayel: Tutunamıyoruz Albayım!

Poyraz Karayel: Tutunamıyoruz Albayım!
Yaşanan tüm klişeleri; karşılaşmaları ve tesadüfleri, mantık hatalarını; 2016’da öldü sanılan Poyraz’ın 24 ay sonra geri dönmesi ile 2018 olan takvimi, çekim hatalarını; Poyraz’ın geçtiğimiz hafta alnında olan bantın ve Ayşegül’ün parmağındaki yüzün bir sahnede aniden yok olmasını geçtim. Hatta ve hatta Mümtaz’ı –hazır yeri gelmişken Allah belanı versin Mümtaz!- da geçtim.

Bir maruzatım var, size onu açmak istiyorum. 

Albayım; tutunamıyoruz. 

Dün geceki bölümden sonra hiçbir yere, hiç ‘birine’ tutunamıyoruz!

Hayata dönmek, tutunmak için evlenen Ayşegül’ün iddia ettiğinin aksine hiçbirimiz tutunamıyoruz. O sahneden sonra ne mümkün böyle bir eylemi gerçekleştirmek? Hangi uzvumuzla? Nasıl?

Daha arkasını dönmeden, Poyraz kapıdan geçtiği anda ritmi bozulan bir kalpten ötürü, hayal gördüğünü sanıp kapanan gözlerden ötürü, bir duvara toslayana kadar peşindeki hayaletten kaçmaya çalışan Ayşegül’den ötürü, gözyaşları asit gibi canımızı delip geçen Poyraz’dan ötürü tutunamıyoruz.

Aklımda tonlarca soru var. 

O nasıl sevmektir? O nasıl ağlamaktır? O nasıl nefes almaya çalışmak ama alamamaktır? O nasıl iç bükülmesidir o nasıl can yanışıdır? O sahne nedir ya nedir?

Yirmi dört ay çektiği kalp sancısından aklını yitiremeyip hayatta kalmaya çalışmış Ayşegül. En sonunda mış gibi yapmanın en sağlam yolunun evlenmek olduğuna karar vermiş. Haksız dedirtmem asla. Kanayan bir yarayla yaşamanın ne olduğunu bilmeyen biri o yaraya toprak mı basılır yaprak mı sarılır tartışması yapamaz çünkü. 

Ben o yarayı sadece izleyen bir garip seyirci olarak; gözlerim dahil olmak üzere kalbim, ciğerlerim ve bilumum iç organımı mevzu bahis sahneye bağışladım, hükümsüzdür. 

Ritim bozukluğuna sebebiyet veren bir bağ var Ayşegül ve Poyraz’ın arasında. Ne kadar organ bağışı yapılırsa yapılsın anlaşılamayacak, o mertebeye erişilemeyecek bir bağ. Biz haybeye telef oluyoruz onların acılarıyla ama olsun be Albayım.

Yerli diziler arasındaki en güzel kavuş(ama)ma sahnesi olarak adını ilgili makamlara ilettiğimiz o anda; 
Ayşegül kaçabildiği yere kadar kaçtı gördüğü hayaletten. Durduğu yerde ise yaralı bir hayvan gibi köşeye sindi. Bütün korkusu ve acısıyla bağıra çağıra ağladı. Poyraz, karşısındaki yaralı hayvanın öfkeli saldırganlığını bastırmaya çalışarak usulca, onu korkutmadan, sevmeye ve iyileştirmeye çalıştı. 

Döktükleri her bir gözyaşı, Ayşegül’ün her bir çığlığı kulağımda… Yayınlandığı anda televizyonda izledim. Dizi bitti, internetteki sahneden izledim. Bu acı 10 dakika 57 saniyelik değildi. O anda başlayıp bitmemişti. Yirmi dört ayın üstüne eklenmesi gereken ve bir süre daha kanamaya devam edecek bir acıydı.

Geçtiğimiz bölümde “Bir hikayemiz var ve bitmedi, bununla yetinebiliriz.” Demiştim. Yalan söylemişim. Ben bu kadar acıyı kaldıracak güce sahip miyim bilmiyorum. Böyle bir acıyla nasıl ayakta kalınır, böyle bir acı nasıl anlatılır bilmiyorum. Sadece ben değil, Ayşegül de Poyraz da hatta ve hatta bir kimse de bilmiyor. 

Çünkü acının lisanı başka, Türkçe’ye çevirince eksik kalıyor.

Tutunamayanlar birbirlerine tutunmalı. 
Nefes almanın başka yolu yok.*




BUNLARI DA SEVERSİN

DİZİ-YORUM : SEZON 1 , Bölüm 19
DİZİ-YORUM : SEZON 2 , Bölüm 33
DİZİ-YORUM : SEZON 6 , Bölüm 10
DİZİ-YORUM : SEZON 1 , Bölüm 15
DİZİ-YORUM : SEZON 6 , Bölüm 9
DİZİ-YORUM : SEZON 1 , Bölüm 21
BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER