Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne. ‘O olmazsa yaşayamam.’ demeyeceksin. Demeyeceksin işte. Yaşarsın çünkü. Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki. Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin. Senin değillermiş gibi davranacaksın. Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın. Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok sahiplenmeden, çok ait olmadan yaşayacaksın. Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi hem de hep senin kalacakmış gibi hayat. İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak…
 
Perihan Özcan
Yargı hayatımıza gireli yirmi sekiz bölüm olmuş. Ekran figürü olarak Kaan Urgancıoğlu’nu izlemeyi seviyorum. Eğer isterse ortalama üstü oyunculuk performansı gösterebileceğini biliyordum. Ancak, geçen bu yirmi sekiz bölümün son iki bölümünde biz, bambaşka bir Ilgaz Kaya izledik. Açıkça dile getirmek gerekirse daha öncekiler ortalama bir oyuncunun canlandırdığı gibiydi. Geçen haftaki yazımda da Kaan Urgancıoğlu’nun minimalist oyunculuğuna dair birkaç cümle yazmıştım. Bu bölüm, onun da üzerine çıkmıştı. Abartısız söylemem gerekirse, yirmi sekiz bölüm boyunca sergilediği tüm performansların üzerinde bir oyunculuk sergilemiş. Büyük oynamadan da tüm duygulara girilebileceğini gösterdi. Hayal kırıklığından öfkelenmesine, son sahnede Ceylin’e yakalanmalarından dolayı yaşadığı şaşkınlık ve aynı zamanda çaresizliğin vermiş olduğu yenilgiyi çok iyi tasvir etmiş. Bölümü izlerken sürekli olarak içimden “Kaan Urgancıoğlu, işte şimdi Ilgaz Kaya olmuş!” dedim. Duygu geçişlerini ince ince işlediği bir bölüm olmuş. Deyim yerindeyse bölümü sırtlamıştı. Alnının akıyla da bu sınavı verdiğini düşünüyorum. Yüreğine sağlık.
 
Duygular şelale gibi akmaya devam ederken, aklıma gelmişken başka bir konuya yer vermek istiyorum. Hocam, o açılar ne öyle? Demeyeyim, diyorum. Kendimi zor tutuyorum. Ama olmuyor. Hint dizilerini fazla mı kaçırıyorsunuz acaba? Bir önceki bölümde alevli ateşli efektler yapıldı. “Daha ne olabilir ki?” diyemeden bu bölüm, mektup sahnesinde kameranın zoom’una çok fazla çalışılmış. Asistanlardan biri zoom yapmayı yeni mi öğreniyor, diye merak ettim. İşin mutfağından gelmediğim için çok fazla teknik bilgim yok. Haddimi aşıp kimsenin emeğine de saygısızlık etmek istemem. Ama bu da göz. Sahne içinde kamera hareketleri o kadar amatörce duruyor ki; fark etmek için işin okulunu okumaya gerek olduğunu düşünmüyorum.
 
Bölümün hemen ardından Twitter’da @aceleci_kus adlı bir hesabın paylaştığı videoya denk geldim. Zoom sahnesine Hint müziği koymuşlar ve bu şekilde edit yapmışlar. Sitcom dizileri için müthiş bir malzeme olurmuş. Ancak, polisiye drama olarak geçen bir diziyi slow motion’a bağlarsanız, bu videolar gibi daha birçok videonun ana malzemesi olursunuz. Ne deniyorsanız, Allah aşkına yapmayın. Hikâyeye karşı inandırıcılığı azaltıyorsunuz. Yargı’nın her anlamda standart üstü bir proje olması için her anlamda özen gösterilmesi gerektiğini düşünüyorum.
 


Bölümün yirmi küsürlü dakikalarından finaline kadar sinirden saçımı başımı yolduğum sahnelerin hepsi ne tesadüf ki Derya Savcı’ya ait sahnelerdi. Tüm Yargı izleyicileri olarak hepimizin fikir birliği yaptığı nadir durumlardan biriydi. Zaten Derya’ya karakter olarak hiç ısınamadım. Bir de böyle arı kovanına çomak sokar gibi ortalığı bulandırması hiç, ama hiç hoşuma gitmedi. “SANA NE!” diye bağırasım geldi. Hatta hızımı alamayıp Twitter’da da yazdım. Üstüne vazife olmayıp burnunu her ota sokan kişilerden zerre hoşlanmam. İnsanlar seninle paylaşmıyorsa ve paylaşmak istemiyorsa bir bildikleri var değil mi? Hırsını ve hızını alamayıp Başsavcı Melih’e gidip söylemek nedir? Sevimsiz imalar, el altından haber almaya çalışmalar… Derya Savcı gözümde gittikçe itici bir karakter olmaya başladı.
 
Yargı’nın ilk bölümünü tesadüf eseri izlemiştim. Sonrasında hikâyesi ve akıcılığı o kadar ilgimi çekti ki kısa sürede müptelası oldum. Tabii o sıralar daha #IlCey’in hikâyesi başlamamıştı. Tatlı tatlı atışmalarını izliyorduk. O sıralar aşklarını konuşmak aklıma bile gelmiyordu. Beşinci bölümden sonra Ilgaz ve Ceylin’in birbirlerine olan çekimleri herkes gibi dikkatimi çekmeye başladı. İlk on bölüme kadar olan uyumları ve hikâyenin ana konusu beni cezp etmişti. Zaman içinde aşklarını daha çok izlemeye başladık. Fakat işin içine aşk ve tutku girmeye başladığında hikâyenin polisiye aksı biraz zayıfladı. Terazideki dengeyi tutturamamaya başladılar. Halbuki bir yandan polisiye ve psikolojik akışı izlerken, diğer taraftan Ilgaz ve Ceylin’in aşkına şahit olabilirdik. Kefelerdeki dengesizlik de hikâyenin odak noktasının kaybolmasına yol açtığını düşünüyorum.

 

Bir anda Ceylin’in kurduğu “bir bebeğimiz olsun istiyorum”, “olacaksa senden olsun istiyorum” cümlelerinden birtakım telaşlara düşüldüğü çıkarımında bulunuyorum. Bu demek istediğim; Ilgaz ve Ceylin’in bebeği olmasın, değil. Ama, bir ânda Ceylin’in pembe düşlere kapılması, bana ne yazık ki mantıklı gelmiyor. Daha doğrusu Ilgaz ve Ceylin’in bulunduğu ilişki boyutuna yakıştıramadım. Lütfen beni bu düşüncemden dolayı mazur görün. Ben körü körüne aşka tutulmaktan önce, Yargı’nın hikâye omurgasına kapılmıştım. Sağlam temellere oturtulan iyi bir matematiğe sahipti. Fakat her senaristin düştüğü kaygıya ne yazık ki Sema Ergenekon da düştü. Neredeyse her bölüm 138 – 140 dakikaya yakın senaryo yazmak insanüstü bir çaba. Bu konuda kendisini ve ekibini takdir ediyorum. Kalemi sağlam olmasa, her hafta kendinden söz ettirmez ve bu sezonun en hit işini ortaya çıkaramazdı. Saygım sonsuz.
 
Olay sadece Ilgaz ve Ceylin üzerinden totali ellerinde tutma uğuruna yaptıkları hamleler değil. Müthiş kurulan bir denklem varken dört işlemde boğulmaları… Popülerliğin akımına kapılıp gitmeleri. Verilen tepkilere göre iki hafta sonra yön değiştirme. Olay, alınan cevaplarla yola çıkarken yapılan planların çatışmasından kaynaklanıyor. Bunun da Yargı’daki büyüyü bozduğuna inanıyorum. On dördüncü bölüm Yargı için büyük bir dönüm noktasıydı. Üzülerek söylüyorum ki o günden bugüne kadar geçen sürede uyandırdığı büyük ilgiyi yitirmeye başladı. Hâliyle son durum, Ceylin’in bir bebek hayaline kapılıp gitmesine kadar geldi.
 
Ben izlemeyelim demiyorum. Aksine ben de izlemekten büyük keyif alıyorum. Ancak, bu şekilde değil. Sağlam temellere dayandırılarak bir akış içinde izlemek isterdim. Sıfırdan bir hayat kuracaklarsa her ikisinin de psikolojik olarak rahat olmasını dilerdim. Biri kahrından eriyip giderken, diğerinin tüm işlere yetişmeye çalışması beni etkilemez. Birlikte, huzur ve güven içinde yapıldığında severek izlerim. Hayal kurarım. Kendimi Ceylin ve Ilgaz’ın yerine koyarım. Onların mutluluklarına kendi mutluluğumu da eklerim.


 
Kırmızı karlar yağar da Metin Amir’in böyle bir suçu örtbas etmesi akla gelmezdi. Bir bebek doğduğunda karakteriyle birlikte var oluyor. Bazen aileye tıpa tıp benzerken, bazen de ayrık otu gibi bambaşka bir alemde olabiliyor. Herkes içinde iyiliği de kötülüğü de barındırabiliyor. Bunu ortaya çıkarmak yaşam koşulları, ânın getirisi ve o kişinin karakterinin sağlamlığı ile bağıntılıdır. Seçim tamamen hür iradesine kalmış. Metin yıllar boyunca polis teşkilatına çalışmış, saygın ve namuslu bir memurmuş. Ta ki eşi Kıymet’in kanserle olan mücadelesine kadar… Pahalı bir hastalık. Hastayı ve ailesini deyim yerindeyse yaşarken süründürür. Tedavi masraflarını karşılayabilmek adına usulsüz işe “evet” demiş. Az önce namuslu bir memur dedim ya işte o zaman hem mesleğine hem de karakterine zarar vermiş. Başına her ne gelirse gelsin masum birinin üzerine suç yıkılmış. Talihli kişi de Zafer olmuş.
 
Zaman geçince bir şekilde bu konu kapanmış. İnci’nin ölümüne kadar. Sonrasında yine gün ışığına çıkarak Metin’in vicdanını dürttü. Ilgaz ilk kez öğrendiğinde hemen mesleğini bırakmasını istemişti. Ilgaz’a göre onur kırıcı bir olaydı ve affı yoktu. Metin bir şekilde bu işten sıyrıldı. Murphy kanunları der ki: “Bir işin ters gitme olasılığı varsa, ters gider. Bir işin birkaç şekilde ters gitme olasılığı varsa, hep en kötü sonuç doğuracak şekilde ters gider.” Metin’inki de o hesap. En kötünün gelmemesi için hiçbir sebep yoktu. İşler tersine dönecek ya… İmkansızı yaşamaları gerekiyormuş ki hayat bir kez daha Metin ile Zafer’i karşı karşıya getirdi. Aslında hayat, Metin’e bir fırsat verdi. Metin ise bu fırsatı değerlendirmeyi bilemedi. Eğer ki Zafer’in ölümünü gizlemeyip, elindeki gücü kullanarak gerçeği açığa çıkarmış olsaydı şu an çok başka konular konuşuyor olabilirdik. Ama Murphy’e göre işlerin ters gitmesi gerekiyordu. En kötü şekilde ters gitmemesi için hiçbir sebep yoktu.
 


Metin, vicdani huzursuzluğu için silahı başına dayamadı. Aksine Metin’in onuru kırıldı. Bu saatten sonra kimsenin yüzüne bakamayacağı için ölmeyi çözüm olarak buldu. Eğer Ilgaz bu kadar ısrarcı olmasa, adaleti ve hakkı neyse onu teslim etmek istemese, Metin yine günlük hayatına devam ederdi. Makbule Hala, Ilgaz’a “Kırmızı karlar yağar da yine de ağabeyimin yaptığına inanmam” dediğinde, onunla aynı inanca sahip değildim. Akan nehirde iki kere yıkanılmaz. Yahu, bu adam daha iki bölüm önce silahı değiştirmedi mi? Yavuz’un üzerine suçu atmaya çalışmadı mı? Bir korkak gibi intihar etmeye kalktı. Ben şimdi bu adamın salt iyiliğine nasıl inanayım? Yargılanmamak için ölmeyi tercih etmek. Bu ancak bencil kişilerin yapacağı bir hareketti. Küçük Ilgaz, zamanında hatasına sahip çıkmış. Ama Metin, doğru yolu oğluna öğrettiği hâlde aynı hassasiyeti göstermedi. İşlediği suçun yükünü omuzlarına almadı.
 
Size ne olacak? bu soruyu düşünmek için fazlaca geç kalınmadı mı? Ilgaz bu gerçekleri bile bile nasıl olur da Ceylin’le pürüzsüz bir hayat yaşar? Nasıl olur da tüm yaşananlar unutulsun der? Başta Ceylin kabul etmez. Babasının haksız yere on yıl cezaevinde kalmasına Metin’in sebep olduğunu öğrendiğinde bile Ilgaz’la henüz kâğıt üzerindeki evliliğini sonlandırmak istemişti. Şimdi tüm bu olanların ardından her şey olağan akışında ilerliyormuş gibi davranmasını bekleyemeyiz. Ceylin bunu asla affetmez. Görmezden gelmez. Aksine intikamını almak için elinden geleni yapar. Hatta ilk iş, Ilgaz’a boşanma davası açacaktır.  


 
Yavuz’un serbest bırakılmasıyla birlikte Yekta da hamlelerini yapmaya başladı. İlk iş olarak da Yavuz’u haksız yere tutuklu bıraktıkları için gerekli mercilere şikayetlerini iletmekte gecikmedi. Tabii ki bir taşla ikinci kuşu vurmak da Yekta’ya günün hediyesi oldu. Ceylin, Yavuz’un babasını öldürmediğini ve bu nedenle serbest bırakıldığını öğrendi. Aslında amacı Ilgaz’la konuşmaktı. Ilgaz’ın eve bir türlü gelmeyişi ve kurduğu anlamsız cümlelerden dolayı yüz yüze konuşmak için adliyeye gitmişti. Fakat, olay bambaşka bir şekilde ilerledi. Hiç tahmin etmeyeceği gerçeklerle Yekta yüzünden yüzleşmek zorunda kaldı. 

Yekta her zaman onlardan bir adım önce oldu. Ona göre planlar yaptı. Herkes Çınar’ı ararken O, Çınar’ı çoktan Zafer’in öldüğü yere getirmişti. Merdan da dahil olmak üzere hepsi, bilmeden Yekta’ya karşı mücadele verdi. Ne yazık ki Ilgaz’ın Çınar’ı arayışları olumsuz sonuçlandı. Doğru hamleleri kollayan Yekta, Ceylin’in aklını bulandırmayı başardı. Hiç tahmin etmeyeceğimiz şeyi yaparak elleri ile olay yerine götürdü. Boşuna Murphy dememiş. Olacaksa hep en kötüsü olacak. Öyle de oldu. O sahneyi ömrüm boyunca unutamam. Ilgaz, Eren ve Pars tam Çınar’ı bulmuşken hepsini en kötü pozisyonda Ceylin’e yakalanmaları büyük bir talihsizlikti.


Tek bir kare ile değişen hayatlara şahit olduk. O sahneyi ömrüm boyunca unutamam. Sözler olmadan sadece derin duygularla anlatılan müthiş bir sahneydi. Ceylin’in gerçeklerle yüzleşme ânında içi boşalmışçasına tüm hayal kırıklıklarını Ilgaz’a sunması unutulacak bir ân değildi. Aynı şekilde Ilgaz’ın Ceylin’in gelişini fark etmesiyle birlikte her şeyin burada son bulduğunu anlaması içimi çok yaktı. Ilgaz’ın omuzlarındaki bu ağır yükün birden düştüğünü görmek her şeyin bittiğinin göstergesiydi. Yargı, bu hamlesiyle bambaşka bir viraja doğru savruldu. Ceylin ve Ilgaz’ın hayatlarına yeni bir çıkmaz açtı. Hikâyenin bundan sonra herhangi bir endişeye ve klişeye kapılmadan ilerlemesini umut ediyorum. Tek dileğim Ilgaz ve Ceylin’in aşkını bu akış üzerinden kolayca harcamamaları. Aksi hâlde hem hikâyeye hem de aşka yazık olur. 

Bölümde emeği geçen herkesin eline, yüreğine sağlık.

 

Mortis




BUNLARI DA SEVERSİN

BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER