Bu şehir için ölmeye değer miydi?
İddialı yapımlar dünyanın her yerinde reklam ve değişik tanıtım taktikleriyle müşterisine pazarlanır. Şeref Meselesi tanıtımlarının bolluğu ve çeşitliği ''Çok mu oldu acaba?'' serzenişleri bile bıktıracak denli bir zincirleme tepki dalgası yarattı. Diğer yandan da reklamın iyisi kötüsü olmaz mottosundan daha geçerli bir diğer söz 'reklam herşeydir' gözardı edilemeyen gerçeklerden biri. Ben, hepsinin ortasındayım ve bu tanıtımın olumsuz etki yaratacağını düşünmüyorum. İyi iş; allem etse de kallem etse de, reklamını dağlara da kazısa karşılığını öyle ya da böyle görür. Madden veya mânen bir şekilde adını tarihe yazmasını bilir. Kötü işleri zaten yerden kazırsınız. Potansiyeli olan kartlara oynamak ve hatta şişirmek yapımcılar için de, mevcut yayın kuruluşu adına da inanılmaz bir durum değil. Sadece reyting savaşlarının legal bir oyunu.

Şeref Meselesi'nin ilk bölümüne değin çıkardığım üç inceleme yazısının ilkinde, dizinin müziklerindeki İtalyan dokudan dem vurmuştum. Tevekkeli boşa değilmiş zira Şeref Meselesi, Onore E Rispetto adlı bir İtalyan dramanın uyarlamasıymış. Sadece bu ismin bize çağrıştırdıklarından gitsek bile kelime köklerinin onur ve saygı kelimelerini anımsattığını ve bunların İtalyan mafyacılığının temel taşlarını ifade ettiğini söylemek yanlış olmaz değil mi?

Bölüme gelirsek, açılış sekansı kallavi bir sahneyle başladı. Geniş planlı sahneler, sıcak renklerle bezeli gökyüzü manzarasına karakterlerin siyah silüetlerini konduran geniş açılar... Bunlar Güneşi Beklerken seyircisinin aşina olduğu detaylar. Hikayeye yönetmen Altan Dönmez dokunuşları en baştan kendini belli etti. Yiğit ve Emir kardeşler klas takım elbiseleri, 'ağır abi' tavırları, ıssız yerlere çekilen pahalı arabalardan inen ciddi ve sinirli adamlar etkisi kahramanlarımızın işlerini mafyatik bir havaya büründürmüştü. Fragmanlarda sıkça duyduğumuz o ''Herkes diz çökmeli önümüzde!'' arzusunun uzun sürmediğini ilk sahneden göz önüne serdiler. Gelecekten beş yıl öncesine dönüş yaptığımızda, kardeşlerin ve hayatlarının çok daha farklı olduklarını görüyoruz ve zamanla geçirecekleri metamorfozun büyüklüğü daha da ilgi çekici bir boyut kazandı.

Alışın bu görüntülere.

Yiğit ve Emir biraderlerin karizmatik zeybek dansının ağır çekimde olması etkileyiciliğine etkileyicilik katmış. Bu kadar uyumlu olup karşılıklı dansta döktürmeleri, sözle yarattıkları 'birbirlerini tamamlayan iki kardeş' olgusunu pekiştiriyordu. Uyum ve kardeş korumacılığı Yiğit ve Emir'in çok farklı karakterlerde iki insan olmasını engellemiyor. Hayatın başka alanlarında da birbirleriyle dans etmeye kalktıklarında bu kadar uyumlu olacaklarını sanmıyorum. Mesela aşkta... 
   
Efelerin efeleri.

Hikayenin demirbaşı anne Zeliha Kılıç, 25 sene evvel biricik İstanbul'undan -ne hikmetse- Ayvalık'ın şipşirin bir köyüne gelin gitmiş. Hırs ve pişmanlıklarla dolu geçen yılları Zeliha'yı öylesine doldurmuş ki onca yıl onu dizginleyen etkenlerin ne olduğunu merak etmemek mümkün değil. Aynı şekilde o topraklara götüren sebepleri de... Hikayenin İstanbul'a taşınması uzun sürmedi. Sakin ve sıcak köy hayatını detaylı izleyemedik. Kılıç Ailesi'nin ikamet ettiği yöre gözüme tanıdık geliyor. Babam Ve Oğlum filminin çekildiği ev olduğunu düşünüyorum, o da Ayvalık'ta çekilmişti.

Hiçbir seyircinin hikayenin İstanbul'a taşınması için tutuştuğunu da sanmıyorum. Televizyondaki çoğu dizide İstanbul güzellemeleri cılkı çıkmış derecede sunuluyor ve bunun adeta bir arzu nesnesi halini alması da bir noktadan sonra can sıkıcı olabiliyor. Ailenin İstanbul'dan önceki geçmişi daha uzun tutulabilir böylece anne Zeliha'nın yumurta kapıyı dayanmış vari acelesi, sıkıştırılmış paket halinde aktarılıp bunaltmazdı. İstanbul'da tapusu kendi üstünde olan cillop gibi eve 25 yıl boyunca çok istemesine rağmen ailesini taşıyamayacak kadar elini ayağını bağlayan faktörleri daha net sindirebilmek isterdim. Zeliha gibi cabbar bir kadın neden hayallerine kilit vurmuş?  

Ailesini yiyen Zeliha'nın timsah gözyaşları.

Kocasının yıllarca onları ezdirdiğini ve güçsüz bir adam olduğunu fütursuzca aşağılayarak oğluna söyleyen bir anne Zeliha ve oğlunun tam tersi olmasını istiyor. Diğer oğluna da en kenetlenmeleri gereken anda ''Sen de baban gibi aptalsın!'' diyebiliyor. Ortalama her dırdırcı eş gibi o da, kocasının ailesinden dertli. Güç derken kurduğu cümlelerin süsüne aldanmayın, kastettiği sadece kocasının kendi babasına lafını geçiremesi... Böyle kadınlar için güç; erk gücünü temsil eder. O gücün üstüne de kendi başlarına konamazlar ve dolaylı olarak uzanmak tek çareleridir. Zeliha 'Sultan' da kendi kanından olmayan erkleri eleyip hamle şansının kendi kanından olana geçmesini kollayan gözü yükseklerde bir kadın. Öyle ki kendi kanından olanlar arasında bile bir kast sistemi oluşturmuş. Emir'in akademik kariyeri, istikbâli pek umrunda değil. Öğütlerini seçtiği çocuğuna, direkt Yiğit'e aşılıyor. Zeliha'yı zan altında bırakmak istemem fakat çocukların babası konusunda emin miyiz? Ya Yiğit o mazbut babanın genini taşımıyor ya da Zeliha onu laboratuvar ortamında tek başına üretmiş.

Sen mi büyüksün, ben mi? 

Bir yandan ekranda gerçekten görsel bir şölen vardı. Renkler harika, sinematografik güzellik ahenkli ve gayet tıkırında işliyor. İnsanın gözünü ekrandan kolay kolay geri çeviremeyeceği bir kalite sunuyor Şeref Meselesi. Kameranın filtresi sarı sıcak renklerle göz yormadan sarıp sarmalıyor. Fakat bu sinema hazzı teoride bir parça sendeliyor. Karakterlerin detaylarda kalması gereken bazı özellikleri göze sokulmadan aktarılsaymış, o görsel şölenle daha uyumlu olur ayrıca pekiştirilebilirdi. Zengin olma gayesindeki karakterin kürk giymeli hayallerini satır aralarında okumak isterdim. Totale hitap etmek için kurgulanan bu tür ekstra gayretler hikayedeki klişelerin farklı ve yeni bir kılıfla sunulma olanağını da tıkamış. 

Babasının oğlu.

Açılıştaki sahnenin bize gösterdiği 'sıfırdan zirveye karanlık yollardan gidiş' akla tabii ki de Tony Montana'yı getirdi. Mafyatik anti-kahramanlar ve Büyükşehir'de zirveye oynayış deyince bu kıyasa girmek kaçınılmaz oluyor. Tek fark Tony'nin yaptıklarını onaylamayan, katı ve sevgisiz annesine karşı; Yiğit'in karanlık taraftaki kariyer lokomotifi bizzat annesi olacak. Tony'nin içinde kendiliğinden var olan hırs, Yiğit'in annesi tarafından pışpışlanarak içine yerleştirilen adeta canlı bir bomba. Beş yıl içinde geldiği konum Yiğit açısından takdire şayan. İstanbul'daki ilk mahallesinde hır gür eşliğinde tanıştığı elemanlarla hırsızlık işlerine girmesi de bunun ipuçlarını verdi. Bu kadar erken gözünü karartmasını beklemiyordum ya da belki iyi-kötü çizgisinin onun için bu denli yakın olduğunu tahmin etmemiştim. Robin Hood kılıfı da gecikmedi yaptığı riskli oyuna. Birilerine meydan okur gibiydi.. Bir 'günaydın'ı bile hor gören Sibel'e olabilir. 

Mahallenin yeni bitirim delikanlısı Yiğit'in karşı cins konusunda uyguladığı numaralar köyünde olduğu kadar etkili olamadı. Yüz vermeyen Sibel, arabasını küçük görüp ilgi göstermeyen Rus Kız ve çantada keklik gördüğü ama öptürmeyen Derya derken, ilk hayal kırıklıklarını güçlü olduğu yerlerden yaşaması Yiğit'in direncini yine de hiç düşürmedi.

Yiğit'in baygın bakışıyla baygın yıldız muhabbeti.

Kerem Bürsin'in aksan ve yeni karaktere girme yönünden eksiği gediği olduğunu düşünmüyorum. ''Kerem Sayer is back!'' Amerikanlığından ''Alemlere akıcaz, alem delikanlı görsün!'' raconlarına geçişinde yadırganacak durumlar görmedim. Bambaşka biri olmamış (imaj dışında) oyununda ekstra bir yenilenme de yok ama, katiyen üstüne yapışmış bir rol de yok. Dizideki yan karakterler ve oyuncular çok iyi. Göze batan, olmamış denilebilecek bir performansa şahit olmadım hepsi başarılıydı. Dublaj sanatçılığında marka olmuş isimleri ekran karşısında izlerken önceki işlerindeki bütün reklam, program, dizi, film vb. seslendirmeleri toplu halde hafızamı talan eder ve sanatçının oyununa odaklanmama mani olur. Fakat Tilbe Saran'da bu durumu yaşamadım. Çok aşina olduğumuz sesi oyunculuğunu gölgelemediği gibi çok iyi bir oyuncu olduğunu bir kere daha sergilemesi adına destekleyici güç olmuş. Kocasını seven ama önüne geçemediği istekleri için bir rüyayı gerçekleştirmeye çalışan ve onu ölüme kendi elleriyle, hırslarıyla yollayan bu kadını çok iyi canlandırmış. ''Istanbul hayalleri için değer miydi?'' diye sorsak Zeliha'nın içten içe 'değerdi' diyebileceğini bile düşünebilirim.

İstanbul'un taşı toprağı altın. Ya tabii.

''Dürüst bir aile babası hayat arkadaşını, para babası bir kocaya tercih ederim,'' diyen Sibel, Yiğit yürüttüğü mücevheri ona hediye etmek için gösterirken hafiften bir yutkunma durumları yaşasa da iyi toparladı. Beklenmedik bir anda yakalansa da ayaküstü Yiğit'in kalbini son derece özenle seçilmiş cümleleriyle kırdı, un ufak etti. ''Çaldın mı yoksa?'', ''Fiyatını bile bildiğini sanmıyorum'', ''Babanın daha açılmayan dükkanından mı yürüttün?'' gibi salvo golleri Yiğit gibilerle sıklıkla uğraştığının göstergesiydi. Sahi Yiğit'deki bu cesaret ve kendini bilmezlik de şahaneymiş. Öyle ki sahnenin gelecekten izlediğimiz bir kesit olabileceğini bile düşündüm. İlk hırsızlık vukuatını 50 yıllık James Bond gibi icra et, kaptığın pırlantayı maddiyatçı olarak damgaladığın kıza ''Al pahalı bir şey aldım sana, hadi bana aşık ol,'' diyerek sun. Fazla hızlı gitmedik mi?
 
Yanlış kapıyı çaldın

Sibel'in kalp kırma ve ağzının payını verme konularında uzman olduğu şu diyalogta da görülüyor;

''Mesleğin ne senin?''
- Sana görür görmez tutuldum. Sen ne istersen o olurum.
''Demek daha bir şey olamamışsın bile!''
 
Yiğit'i görür görmez vurulan Derya bir tarafta; bir bakışına, bir lafına kendinden geçen Kübra diğer tarafta ama Yiğit'in algıda seçici hormonları onu imkansıza yönlendiriyor. Üstelik çılgınca şeyler yaptırmaktan da geri durmuyor.

Bir kerecik gülsen daha ne isterim bakışı.

Sibel'e aynı aileden aşık olanlar da az rastlanır bir durum olmasa gerek. Sibel gibi kızlar her türlü varyasyonlarla platonik edecek kızlardan sanki. Emir'in Sibel'e aşık olması da Yiğit'le paralel gerçekleşince ortaya ne gibi trajediler çıkacak Allah kerim. Sibel ve Emir arasında entellektüel tartışmalarla başlayan aşk kıvılcımları hiddetlenerek devam edeceğe benziyor. Ayrıca açılış sahnesindeki gelecekten izlediğimiz sahnedeki küçük sarışın kızın annesi Sibel olabilir. Fakat nedense o küçük kızın gerçek babasının Yiğit olabileceğini düşünmüyor da değilim. Üç de anne adayı var; Kübra, Sibel veya Rus kadın.

Büyük aşklar nefretle başlar. Ya senle ya da kardeşinle. Bakalım kısmet. 

Yiğit, İstanbul'da balık ekmek, kokoreç yemek ve suç dünyasına giriş gibi atraksiyonlar sonrasında pavyona gitmek gibi über şahane görgüsüzlük klişesini de hayata geçirir. Sibel'den yediği kırmızı kart sonrası istikameti ilk reddedildiği Rus kadına doğru yönlendirince İstanbul'daki ilk skorunu elde etmenin vermiş olduğu rahatlık yüzüne yansımadı değil.

Kırmızı tonları ve L şeklinde çarşaf. Tüm klişeler tamam, sendeyiz merkez. 

Böyle mi olacaktı?

Eğer daha temkinli adımlar atmaya gayret gösterebilseydiler yeni şehirde ailenin başına gelen ilk kötü deneyim bir felaket olmayabilirdi. Ama oldu işte! Kurtlar sofrasında yem olmak tam da bu mülayim babanın başına gelebilirdi zaten. Zeliha önderliğinde yere çakılışın büyüklüğü muazzam oldu açıkcası. Dedenin ölümünü fırsat bilip güle oynaya İstanbul yolunu tutup, aşka, meşke ve paraya acısız yoldan ulaşma sanrısı da biraz deli cesaretiydi zaten.   


BUNLARI DA SEVERSİN

BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER