Baş Başa: Yeni nesil dizilere taze bir soluk

Altan Erkekli: Hikâye sürükleyici, duygular ise her an canlı ve samimi

Kariyeriniz boyunca izleyicinin hafızasında yer eden sıcak, babacan ve duygusal baba karakterlerine hayat verdiniz. Baş Başa’daki Mesut da kızına uzaktan destek olan, sevgisini küçük jestlerle gösteren çok tatlı bir baba. Mesut’u bu baba figürleri içinde nasıl bir yere koyarsınız? 

Mesut, sevdiği insanla mutlu bir evlilik yapmış bir karakter. Geçmişte bazı mutsuzluklar yaşamış olsa da bugün eşiyle huzurlu bir hayatı var. Bu evlilikten de pırlanta gibi iki çocuğu olmuş. Eşine ve çocuklarına büyük bir sevgiyle bağlı.

Sevecen, saygılı ve etrafındaki insanları mutlu etmeyi ilke edinmiş biri. Aynı zamanda iyi bir eş, iyi bir baba ve iyi bir dede. Muzip bir tarafı da var; hayatın zorluklarını mümkün olduğunca üzüntüye boğulmadan, gülümseyerek karşılamayı tercih ediyor.
Bu yönüyle Mesut bana biraz Nasreddin Hoca'yı hatırlatıyor. Hem öğüt veren hem de bunu güldürerek yapan, mizahın gücüyle kendine ve sevdiklerine mutluluk katabilen çok kıymetli bir karakter.
 
Mesut’un sevgisini çok büyük cümlelerle değil, küçük davranışlarla gösteren bir hali var. Sizce babalıkta bazen en güçlü şeyler böyle sessiz destekler mi oluyor?
 
Babalık, herkese göre farklı anlamlar taşıyan bir müessese. Buna kendi babamdan bir örnek verebilirim. Çok küçük yaşlarda sigaraya başlamıştım. Babam ise hayatı boyunca hiç sigara içmemiş bir insandı. Yatılı okulda okurken her pazar akşamı haftalığımız verilirdi. Babamın bana hep söylediği bir söz vardı: "Parayı yerde bulsanız bile sayarak alın." Ben de her zaman sayardım. 

Bir gün baktım ki haftalığım her zamankinden biraz fazla. Anneme, "Bu hafta fazla vermişsin," dedim. Annem de gülümseyerek, "Baban cebinde ilk sigara paketini görmüş. 'Biraz daha fazla ver de bari filtreli sigara içsin,' dedi," diye anlattı.
Eğer babam beni karşısına alıp uzun uzun nasihat etse ya da cezalandırsaydı, belki bende aynı etkiyi yaratmayacaktı. Ama o tavrıyla beni ne kadar sevdiğini ve bana aslında sessizce yol göstermeye çalıştığını anladım. Hatta o olaydan sonra bir süre sigarayı bırakmaya karar vermiştim.

İşte her babanın sevgisini gösterme biçimi farklıdır. Sevgi de, mesafe de, coşku da kişiden kişiye değişir. Ama babalar, çocukları için her zaman önemli birer örnek olurlar. Elbette zaman zaman daha soğuk ya da sevgisini göstermekte zorlanan babalar da vardır; bu biraz insanın karakteriyle ilgilidir.

Mesut ise tam tersine, sevgi dolu bir insan. Küçük şeylerle mutlu etmeyi bilen, o küçük mutluluklardan büyük güzellikler yaratabilen bir karakter.

Diğer yandan teknoloji aile ilişkilerinde yeni bir alan açıyor. Sizce “nasıl olsa görüntülü konuşuyoruz” hissi bir araya gelme ihtiyacını azaltıp aile bağlarını zayıflatıyor mu yoksa tam tersine uzak kalınca daha çok merak etmeyi, daha sık iletişim kurmayı sağlayarak bağları güçlendiriyor mu?
 
Elbette aile olmak, sağlam temeller üzerine kurulmuş, içinde huzurla yaşanabilecek bir binaya sahip olmak gibi bir şey. Bana göre aile; yavrularına, torunlarına, sevdiklerine, evde yaşayan bütün canlılara sevgisini esirgemeden gösteren, herkesi kol kanat geren bir müessese olmalı.

Melo'yu uzaktan da olsa takip edebilmemiz, ona onu ne kadar sevdiğimizi ve gözümüzün her zaman üzerinde olduğunu hissettiren bir şey. Evlat, insanın hep yanında olmasını istediği bir varlık. Ancak artık mesafeler, ulaşım ve iletişim teknolojileri sayesinde eskisi kadar uzak değil. İş, güç ve hayatın koşuşturması nedeniyle araya mesafeler girse de, ona her an yanında olduğumuzu hissettirebilmeliyiz. Anne, baba ve ailedeki herkes için "Beni unutmadılar, ben hâlâ onlarla beraberim" duygusunun devam etmesi çok kıymetli. Sevgi bağı hiçbir zaman kopmamalı. Çünkü dünyadaki güzellikleri, aşkı, emeği ve muhabbeti de o sevgi sayesinde yakalayabiliyoruz.

İnsan uzak kalınca, en azından ben kendi adıma söyleyeyim, ailesine daha büyük bir hasret duyuyor ve onların yanında olmayı daha çok istiyor. Teknolojinin sunduğu imkânlar bu duyguyu bir nebze hafifletebilir. Kamerayla evin içini görmek, büyüyen ağacı, evdeki patili dostu ya da saksıdaki çiçekleri izlemek insana sanki evdeymiş hissi verebilir. Ama ben yine de aynı havayı solumayı tercih ederim. Mesafelerin yalnızca teknolojiyle değil, duyguyla da aşılabileceğine inanıyorum. Gerçek yakınlık; göz göze bakmakta, ten tene dokunmakta ve aynı nefesi paylaşmakta saklı. Teknoloji bizi ailemize yakın hissettirse de, asıl yakınlığın bunlarla mümkün olduğuna inanıyorum.
 
Dizide Melo, “Eskiden görücü geleceği zaman ev temizlenirdi, şimdi story çekmeden önce kendimizi filtreliyoruz” diyor. Sizce de sosyal medya görücüye çıkmış gibi mi hissettiriyor? Ya da böyle bir yere mi dönüştü biraz da?

Bu sorunun cevabı aslında sosyal medyayı nasıl kullandığımızla ilgili. Sosyal medyayı ne kadar doğru ve anlamlı kullanırsak o kadar faydalı olabilir. Çevre bilincini artırmak, hayvan haklarına dikkat çekmek, insan ilişkilerinde güzel duyguları paylaşmak ya da bir protestoyu anında geniş kitlelere duyurabilmek gibi konularda çok değerli bir araç.

Öte yandan, onu görgüsüzce kullananlar ya da amacından uzaklaştıranlar da var. Bu tamamen kişiye bağlı. Elimizdeki bu imkânın değerini bilip onu yerinde ve amacına uygun şekilde kullanmanın en doğrusu olduğuna inanıyorum.

Baş Başa, alıştığımız dizi formatlarından farklı olarak görüntülü konuşmalar ve ekranlar üzerinden ilerliyor. Oyuncu olarak bu kadar sınırlı bir alanda, duyguyu ve komediyi taşımak nasıl bir deneyimdi? Duyguyu aktarmak sizi zorladı mı yoksa daha minimal ve gerçekçi bir yere çekti mi?

Tiyatro eğitimi aldıktan sonra, ekran önünde edindiğimiz deneyimlerle farklı ölçeklerde oynamayı öğrendik ve bunu artık rahatlıkla kullanabiliyoruz. Bu format ise benim ve ekip arkadaşlarım için ilk kez deneyimlediğimiz bir işti. Yanlış hatırlamıyorsam, televizyonlarımızda da bu formatın ilk örneklerinden biri.

Başlangıçta teknik anlamda ufak zorluklar yaşadık. Çünkü kamerayı, karşımızdaki oyuncu gibi görüp onun gözlerinin içine bakarak konuştuğumuz duygusunu içselleştirmemiz gerekiyordu. Ancak kısa sürede buna alıştık ve sanki gerçekten karşımızda bir oyuncu varmış hissiyle sahnelerimizi oynadık.

Sonuçta ortaya çok keyifli bir iş çıktığını düşünüyorum. İzleyicilerin de izlerken aynı keyfi alacağına inanıyorum.

Günlük hayatta hepimiz ekranlar üzerinden iletişim kuruyoruz ama Baş Başa bunu hikâyenin ana dili haline getiriyor. Sizce bu yüzden izleyici dizide kendine daha yakın bir yer bulacak mı?

İzleyicinin dizide kendine nasıl bir yer bulacağı, aslında herkesin kendi duygusuyla değerlendireceği bir deneyim olacak. Bugün hepimiz ekranlar aracılığıyla sürekli iletişim kuruyoruz. Ancak bu kez o ekranın içindeki konuşmaları bir tiyatro oyunu ya da bir film izler gibi takip edecekler. Böylece bir dizinin bu formatta da anlatılabileceğini görerek farklı bir dünyanın içine gireceklerini düşünüyorum.

İlk başta bu anlatım biçimi onlara biraz yabancı gelebilir. Çünkü günlük hayatlarında ekran üzerinden iletişim kurmaya alışkın olsalar da, bunu dört ya da beş ayrı pencere içinde, dramatik bir anlatının parçası olarak izlemek farklı bir deneyim sunacak. Teknolojinin bu hikâyeyi nasıl taşıyacağını ben de merak ediyorum.

Ama hikâye sürükleyici, duygular ise her an canlı ve samimi. Bu yüzden izleyicilerin kendilerini kısa sürede bu dünyanın içinde bulacaklarına ve diziyi keyifle izleyeceklerine inanıyorum.

Dizide ekranlar mesafe yaratıyor gibi görünse de karakterleri birbirine yaklaştırıyor. Sizce Baş Başa’nın en güçlü tarafı bu mesafeden samimiyet yaratması mı?

Baş Başa'nın en güçlü yanı bence ele aldığı konu ve insan ilişkilerindeki samimiyeti. Bunun yanında oyuncuların performansları, metnin akıcılığı, yönetmenin son derece başarılı yaklaşımı ve yapım ekibinin bu formatı büyük bir profesyonellikle hayata geçirmesi de diziyi çok özel kılıyor. Emeği geçen herkesi gönülden kutluyorum. İzleyicilere de dizimizi keyifle izlemelerini diliyor, sevgilerimi gönderiyorum.
BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER