Selin Şekerci: Melo benim arkadaşım olsun isterim
Melo’nun stilinde fularlar oldukça dikkat
çekiyor; bazen saçında, bazen boynunda karakterin imzası gibi kullanılıyor. Bu
tercih sizin kendi stilinizden gelen bir dokunuş mu yoksa tamamen Melo’nun
karakter dünyasını yansıtmak için oluşturulan bir detay mı?
Melo'nun
aksesuarları benim için bilinçli bir tercihti. Onları sadece tamamlayıcı bir
unsur olarak değil, karakterin bulunduğu duruma göre değişen bir ifade biçimi
olarak düşündüm. Daha ciddi olduğu anlarda mutlaka kravatını, papyonunu ya da
fularını takıyor. Sanırım bunları onun üniforması gibi kodladım. Bir yandan da
çok neşeli bir tarzı var; renklerden, desenlerden ve cesur kombinlerden
çekinmeyen biri. Ben de kıyafetleriyle, uyumun sadece kurallarla ya da nizama
uymakla ilgili olmadığını, tamamen bakış açısıyla şekillendiğini anlatmak
istedim. Desenleri üst üste giymenin ya da normalde bir araya getirilmeyecek
renkleri buluşturmanın da kendi içinde bir uyumu olabileceğini göstermek
istedim. O aksesuarlar ise, tüm bu renkli dünyanın içinde, Melo'nun gerektiğinde
ciddiyetini kendine hatırlattığı küçük ama anlamlı detaylar aslında.
Dizide Melo’nun annesinin onu görücü usulü
biriyle tanıştırmaya çalıştığı, Melo’nun ise bunu danışan görüşmesi sandığı çok
eğlenceli bir yanlış anlaşılma sahnesi var. Gerçek hayatta sizin de “Ben az
önce ne yaşadım?” dediğiniz unutulmaz bir yanlış anlaşılma hikayeniz var mı?
Dolu ^^ Hızlı düşünür, hızlı konuşurum;
aklıma bir şey geldiğinde de hemen harekete geçmek isterim. Birini ilk anda çok
seversem ki bu çok sık yaşadığım bir şey değildir, gidip sarılabilirim bile.
Bütün bunlar bir araya gelince komik yanlış anlaşılmalar da yaşanabiliyor.
Hatta bir keresinde, date olduğunu hiç anlamadığım bir buluşmaya çıkmışım. Ben
"Ne güzel, tatlı bir arkadaşlık başladı" diye düşünürken, karşımdaki
bizim flörtün ilk adımını attığımızı sanıyormuş. Bunu fark ettiğimde de
durumdan nasıl çıkacağımı bilemeyip ortadan kaybolmuştum. Hâlâ hatırlayınca
gülüyorum.
Melo’nun yemekle arası oldukça iyi görünüyor.
Peki Selin mutfağa girenlerden mi, yoksa güzel sofranın tadını çıkaranlardan
mı?
Selin mutfağı
sever mutfaktan çıkmasa da olur hatta. Sadece birinin arkasını toplaması lazım.
Melo, başkalarına destek olan ama kendi
hayatında da çözmeye çalıştığı birçok şey olan bir karakter. Sizce izleyici
Melo’nun en çok hangi tarafında kendinden bir şey bulacak?
Melo olduğu
gibi biri ve bunu dışarıya yansıtmaktan hiç çekinmiyor. Karşısında kim olursa
olsun, onunla bağ kurabileceği ortak bir an ya da ortak bir nokta bulmaya
çalışıyor. Bence bütün çabası da buradan geliyor. Mesleki düsturu da bu
yaklaşımın üzerine kurulu. Bu da onu çok samimi, sıcak ve ulaşılabilir bir
karakter yapıyor. Açıkçası ben de isterdim, Melo benim arkadaşım olsun.
Melo’nun uzman kimliğinin yanında çok
kırılgan, dağınık ve insani tarafları da var. Bu iki hali bir arada oynamak
size nasıl hissettirdi?
Çok tanıdık
bir his aslında; çünkü ben de biraz öyleyim. Yaptığım işte her zaman
profesyonelliği önceliklendiririm ama o insani taraf bazen beni telaşlı ve
kaygılı birine dönüştürebiliyor. Mükemmeli ararken tökezlemek, en iyisini
istemek ve özellikle başkaları için çabalarken kendini ikinci plana atmak
insanı kırılganlaştırıyor. Melo'da da bunu görüyorum. Dağınıklığı da aslında
sorumsuzluğundan değil, tam tersine çok fazla sorumluluk almasından
kaynaklanıyor. Kabından daha fazla yük taşımaya çalışınca bir noktada kırılıp
dağılıyor ve o dağınıklık ortaya çıkıyor. Bu yönüyle ona yaklaşmak benim için
bildiğim bir şeyle yeniden yüzleşmek gibiydi. Hem insanı panikletiyor, hem
kendini sorgulatıyor, hem de bir anlamda kendi terapine dönüşüyor. Ama aynı
zamanda o duygunun içinde kendini rahat hissediyorsun; çünkü çok tanıdık bir
yerden geliyor.
Melo ve Rüzgar’ın ilişkisinde uzak mesafe
önemli bir yerde duruyor. Birbirlerinden fiziksel olarak uzakta olsalar da
bağlarını koparmayan hatta çevrelerine bu ayrılığı biraz “yalandan” yaşatan bir
çift görüyoruz. Siz bu uzak mesafe ilişkisini oynarken ilişkinin hangi
duygusuna tutundunuz?
Ben, ikisinin
de dışarıdan çok rahat davranıyor gibi görünseler de aslında birbirlerini
kaybetmekten deli gibi korktukları hissine tutundum. Bence ikisinde de
"Doğru kişiyi buldum" duygusu var ama tam da bu his insanı en çok
korkutan şey olabiliyor. O yüzden bazen ilişkiyi farkında olmadan sabote
ediyorsun; çok hevesli görünmek istemiyorsun, temkini elden bırakmıyorsun. Melo
için de uzak mesafe, zaman zaman bu duyguların arkasına sığınabileceği bir alan
yaratıyor. Ben de Melo ile Rüzgar arasındaki ilişki dinamiğini biraz bunun
üzerine kurdum. Arada bir o temkinli tavrın havası kaçıyor tabii; çünkü
hissettikleri duygu o kadar gerçek ve güçlü ki, ne kadar saklamaya çalışsalar
da mutlaka bir yerden kendini belli ediyor.
Rüzgar ve Melo’nun ilişkisi biraz “yarım
kalmış ama bitmemiş” bir his taşıyor. Sizce bazı ilişkiler gerçekten hiç bitmez
mi, yoksa bu daha çok dizilerin romantik tarafı mı?
Bence biter.
Yarım kalanların geride bıraktığı his ise bambaşka oluyor. Ben aslında gerçek
bir gizli romantik sayılırım ama bitmeyen bir aşk olduğuna inanmıyorum. Sadece
insanın dönüp dönüp baktığı, en savunmasız anlarında yeniden hatırladığı, aynı
duygulara tutunmaya çalıştığı aşklar var. Ama o ilişkinin gerçekten kaldığı
yerden yeniden başlayabileceğini çok mümkün görmüyorum. Bazı duygular iz
bırakıyor, evet; ama bu, onların hiç bitmediği anlamına gelmiyor.
Dizide Melo, “Eskiden görücü geleceği zaman ev
temizlenirdi, şimdi story çekmeden önce kendimizi filtreliyoruz” diyor. Sizce
de sosyal medya görücüye çıkmış gibi mi hissettiriyor? Ya da böyle bir yere mi
dönüştü biraz da?
Galiba
dönüştü. Sosyal medyayı ilk kullanmaya başladığım zaman da vardı bu his ama çok
da düşünmeden daha rahat hareket edebiliyordum. Şimdi tuhaf bir gerginlik
hissediyorum sanki orada bir şey paylaştığımda pimi çekilmiş bir bomba
bırakmışım gibi.
Baş Başa, alıştığımız dizi formatlarından
farklı olarak görüntülü konuşmalar ve ekranlar üzerinden ilerliyor. Oyuncu
olarak bu kadar sınırlı bir alanda, duyguyu ve komediyi taşımak nasıl bir
deneyimdi? Duyguyu aktarmak sizi zorladı mı yoksa daha minimal ve gerçekçi bir
yere çekti mi?
Başlarda beni
gerçekten çok zorladı. Ama pratik yaptıkça insan her şeye alışıyor. Beyin çok
acayip; bir süre sonra karşındaki kişiyi, bulunduğun durumu hayal etmeye
başlıyor ve her şey daha doğal akıyor. Sonra şunu fark ettim; aslında ben bu
oyunu çocukken de oynuyormuşum. Duyduğum replikleri hayal eder, kendi kendime
bir karaktere dönüşür, saatlerce konuşur ve oyuncu olduğumu düşlerdim. Bir
noktada o çalışma masasının başına çocuk Selin gelip oturdu sanki. Ondan sonra
da her şey değişti; süreç hem daha rahat hem de çok daha doğal bir hâl aldı.
Günlük hayatta hepimiz ekranlar üzerinden
iletişim kuruyoruz ama Baş Başa bunu hikâyenin ana dili haline getiriyor. Sizce
bu yüzden izleyici dizide kendine daha yakın bir yer bulacak mı?
Kesinlikle
bulacak. Pandemiyle birlikte bu hepimizin hayat pratiğinin bir parçası hâline
geldi; artık herkesin çok iyi bildiği ve deneyimlediği bir durum. O yüzden
izleyicinin de bu hikâyeyle kolayca bağ kuracağını düşünüyorum. Hatta belli mi
olur, belki de insanları ekranın ardından çıkıp daha çok fiziksel kavuşmaya,
birbirleriyle yüz yüze olmaya teşvik ederiz.
Dizide ekranlar mesafe yaratıyor gibi görünse
de karakterleri birbirine yaklaştırıyor. Sizce Baş Başa’nın en güçlü tarafı bu
mesafeden samimiyet yaratması mı?
Aynen öyle. Kendi
güvenli alanından; başkasının güvenli alanına değmeden, sınırları belli ama
samimi bir ilişki kuruyorsun.