Eşref Rüya: Bir eyvallahın ardında yarım bırakıldık

Eşref Rüya: Bir eyvallahın ardında yarım bırakıldık
Eşref Rüya finalini izledikten sonra içimde tuhaf bir sessizlik oluştu. Hani bazı bölümler vardır; izlerken değil, bittikten sonra aklınızı ve kalbinizi esir alır. Ne olduğunu anlayamazsınız. Nasıl kaleme alacağımı bilemediğim bir duygular silsilesiyle karşı karşıya kaldım. Bir sızı gibi ya da bir isyan gibi; sanki çok derinlerde “Keşke yaşasaydı!” diye yankılanan, yüreği saran bir hüzün! Açıklaması çok zor. Kalbinizin umut edip inanmak istemediği ama aklınızın size “yarım bırakıldık, unutma!” diye fısıldadığı o duygu. Tükenmiştik!

Eşref TEK’i başından beri yetimlerin ağabeyi, sonrasında da babası; güçlü, mert ama karanlığa bulaşmış biri olarak izlemek bana hep eksik gelmişti. Gizlemeye çalıştığı yaralarını hissedebiliyordum. Öfkesi, suskunluğu, sertliği, tebessümü bile çok yaralıydı. Aslında çok erken büyümek zorunda kalmıştı. Sevilmeyi bilmeden sevgiyi öğrenmeye çalışan bir çocukken nasıl da sevdaya düşmüştü. Ruhu hep iyilikten yana olan, karanlıkta bile merhamet ışığı saçan, sevgiye susamış biriydi. Nisan’ı sevmesi de bu yüzdendi; sıradan bir aşk değildi. Aşkın en masum, en duru hâliydi onun aşkı. Eşref için sevmek, yanında kalabilmekten çok sevdiğini ölesiye koruyabilmekti. Bazen çok yanlış, çok ağır bedellerle, çok hoyratça.

İnişli, çıkışlı, ateşli bir aşkın ortasında bırakıldık. Tam “kavuştular artık” diye derin bir nefes almaya bile fırsat bulamadık. Aile oldular diye sevinemedik. Çünkü Nisan ve kızı yaşasın diye hayatından çoktan vazgeçmiş bir adam gördük. Bu adam zaten hiçbir zaman kendine bir hayat istememişti. Kendine bir yuva kurmayı bile belki kendine hak görmemişti. Ama sevdiği kadına ve kızına korkusuzca geçirecekleri bir ömür bırakmak istedi. Onların mutlu yaşamaları en büyük dileğiydi. Kötülerden, kötülüklerden arındırılmış bir hayat. Güvende olmaları, küçük kızının dile gelmesi için de en büyük şarttı. Bir sofraları olsun, o sofradan neşe ve kahkahalar taşmasını istedi.  En acı tarafı da buydu. Onsuz biriktirecekleri anılara bile razıydı. İnsan bazen ölürken bile kendini değil, geride kalacakları düşünür. Eşref’in vedası da böyle bir yerden geldi. Büyük sözler söylemedi. Ne Nisan’a ne kızına hissettirdi. Çünkü bazı vedalar söylenirse dayanılmaz hâle gelir. O da usulca, söylemeden gitti; sevdalarını yakmamak adına! Koklayamadı doyasıya, sıkıca kavrayamadı, öpemedi, sadece baktı. Eşref’in vedası bile tekti.

Gelelim canım Nisan’a. Travmalarıyla hayata tutunmuş, her acıyla başa çıkmaya çalışmış o hassas kadın. Sevdiği adamı kanlar içinde gördüğünde sessizdi, hem de çok. Her insan kendine has yas tutar. Kimileri bağırarak, haykırarak, hıçkıra hıçkıra ağlayarak elveda derler. Kimileri de Nisan gibi. Sevdiği insanın ölümüne her zaman çığlıkla karşılık vermez. Bazen acı öyle büyük gelir ki sesini de beraberinde götürür, çalar! Nisan arabaya yaklaştığında karşısında bir son görmek istemedi. Gözlerinin önünde kanlar içinde yatan adam, onun aşkı, nefesi Eşref’ti. Hâlâ sesini duyabileceğine, hâlâ dönebileceğine inanmak istediği adamdı o! Bu yüzden onunla konuştu. Çünkü sevginin ilk refleksi vedalaşmak değildir; tutunmaktır.

Kalp, aklın çoktan gördüğü gerçeği kabul etmekte çoğu zaman gecikir. İnsan bazen en ağır kaybın karşısında bile gerçekle değil, umutla konuşur. Belki gözlerini açar diye. Belki bir cevap verir diye. Belki bu gördüğü şey gerçek değildir diye. Belki de kalkar, yürür diye! Sessiz kaldı. Kalbinin ortasına inen o büyük ağrı duygularını geçici olarak felç etmişti. Çünkü bazı anlarda insanın içinde kopan fırtınalar dışarıya tek bir çığlık atmasına bile izin vermez. Ve Nisan’ın sustuğu yerde konuşan sadece çaresizce akan gözyaşlarıydı.

O sırada Faruk’tan Cemal Süreya’nın “Üstü Kalsın!” şiirini dinledik. “Her ölüm erken ölümdür,” derken içimiz sızladı; finalde Eşref’in tamamlanamamış hikâyesine, eksik kalan hayallerine, yıkılan yuvasına ve geride bıraktığı insanlara sessiz bir ağıt gibiydi. “Üstü kalsın!” kısmı da Eşref’in ömrünü sevdiklerine gönülden bağışlayarak gittiğini dile getiriyordu.

Ve bir video geldi! “Üzgünüm, yaşayamadıklarımız için!” Eşref’in bu cümlesi bir özür değildi; feda ettiği hayatına sessiz bir itirafıydı. İlk aşkı Rüya’nın Nisan olduğunu bildiğini açıkladı. Geç kalınmış ve “en sonunda” dediğimiz bir andı bizler için. Ama keşke yüz yüze birbirlerini keşfetme sahnesini izlemiş olsaydık. İzleyiciler olarak “Çok hak etmiştik,” diye içimden geçirmeden edemedim. Cevapsız kalan birçok sahneyi kalbimde tamamlamaya çalıştım. Eşref Rüya’sına bunu belki zamanında söyleyemedi, ama Nisan’a “Bir kalp bir kez severmiş!” dedi. Sonra kaderin ona ikinci Rüya’sını, yani kızını verdiğini söyledi; gururla ve sevgiyle! Ama ona da doyamadan, baba olacağı yarınlara yetişemeden gitmek zorunda kaldı. “Kardeşlerim, eğer mümkünse yanınızda olmaya devam edeceğim,” derken aslında her birine son kez dokundu.

Tek tek sarılamadığı herkese tek bir “Eyvallah” bıraktı. O “eyvallah”, ilk aşkına, kendi çocukluğuna, eksik kalmış babalığına, kızına, yol yürüdüğü can dostlarına ve yaşayamayacağı bütün sabahlara, akşamlara, onsuz kutlanacak günlere, kurulacak sofralara ve tabii ki bizlere son vedasıydı!

Benim için en güzel mesaj, Eşref’in bıraktığı mirasın iyiliğe, güzelliğe ve sevgiye vesile olmasıydı. Işık tutmasıydı. Yıllar sonra kızının onun adını gururla taşıması çok önemliydi. Çünkü Eşref gibi karakterlerin hikâyesinde asıl mesele ölmek ya da yaşamak değildi; geride ne bıraktıklarıydı. Nasıl anıldıklarıydı.

Son sahnedeki silüet ise belli ki uzun süre tartışılacak. Eşref yaşadı mı, yoksa Nisan’ın kalbi onu hâlâ yanında mı gördü? Belki de bu cevabın çok da önemi yok. Çünkü bazı insanlar gerçekten gitse bile, sevdiklerinin hayatında bir yerden yürümeye devam ederler. Ekran karardı ve hepimiz bir “eyvallah”ın ardında yarım bırakıldık!

Sevgiyle ve mutlulukla kalın! Rüyalarınız gerçek olsun!

Notlarım:

1.      Bu final bizleri hem kırdı hem de üzdü! Çünkü çok alışmıştık onlara.

2.      Mutlu sonları çok severim. Eşref Rüya izleyicisi de mutlu sonu hak etmişti! Eşref, Rüya’sını ve kızını arkasında bırakıp ölüme gitmezdi; gidemezdi, gitmemeliydi. Yavrularına kavuştukları o an, hani üçü aynı yatakta yatarken, ekranda o “Son!” yazısı belirseydi! Mutlu olur muyduk?

3.      Bu diziye bizi bağlayan, o güzel sesi ve anlatımıyla Ömer karakterini canlandıran Onur Özer’e de teşekkür ederiz.

4.      Hem Demet Özdemir hem de Çağatay Ulusoy/Nisan ve Eşref aşkını kalbimize işlemeyi başardılar! Onlara ve emeği geçen herkese çok teşekkür ederiz!
BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER