Muhteşem Yüzyıl Kösem: Kaybolan Yıllar...
Geçtiğimiz sene izleyiciler açısından çok büyük beklentiler ve yapım ekibi açısından da eminim ki bir o kadar büyük umutlarla ekran yolculuğuna başlayan Muhteşem Yüzyıl Kösem, maalesef yapılan çok temel hatalar ve sonrasında da zaman zaman baş gösteren kimi talihsizliklerle beklentilerin uzağında kalan, -asla kötü demeyeceğim ama şüphesiz ki şanssız- bir ilk sezonla açılışı yapmıştı.

Yurtdışı gösterimlerinde herhangi bir sorun yaşamasa da Türkiye’deki reytingleri hep sıkıntılı olan yapımın bu nedenle 2. sezonunda format değişikliğine gideceği ve Kösem Sultan döneminin en etkili padişah figürü olan 4. Murad’la yoluna devam edeceği, daha sezon devam ederken yazılıp çizilmeye başlanmıştı. İlk sezonun final yapması ve cuma akşamı yayınlanan ikinci sezon ilk bölümü arasında geçen altı aylık süreçte dizi önce “Yeni Dizi” olarak duyuruldu, sonra yine “Yeni Sezon” olarak anılmaya başlandı. Yeni sezon mu yeni dizi mi bir türlü karar verilemedi derken nihayet dananın kuyruğu koptu ve 4. Murad temalı Kösem maratonu, bu defa Cuma akşamları yayınlanacak şekilde başladı.
 
Bunca zamandır beklemeye ve “acaba nasıl bir şey olacak, Muhteşem Yüzyıl markasının dünyaca ünlü şanını tekrar ayağa kaldırabilecek güçte bir şey olacak mı” merakından tırnak kemirmeye değdi mi ilk bölüm diye soracak olursanız, kendi adıma söylemek zorundayım ki, maalesef değmedi. Hatta bu beklentinin bayağı gerisinde kaldı. Bu demek değil ki külliyen kötü bir bölümdü ama bana herhangi bir duygu geçirebilen, hikayesine ve karakterlerine inanabildiğim bir bölümdü demek de zor. Oyuncu kadrosu güzel oluşturulmuş, teknik kısmı oldukça güçlü ancak aslolan her şeyden önce hikaye ve karakterlerse şayet, bu açıdan bir o kadar da tatsız, baştan sona muğlak bir bölümdü.

Oyuncu kadrosu ve işin teknik kısımları hakkında daha sonra bir şeyler yazacağım ama sıcak sıcak gelen reyting sonuçlarının üstüne öncelikle hikayeden ve neden böyle bir sonuç gelmiş olabileceğinden bahsetmek istiyorum. Bir kere şu konuda anlaşalım: Adı “Kösem” olan ve Saltanat Naibesi sıfatıyla Osmanlı Devleti’ni bir dönem resmen yönetmiş tek ve en güçlü kadın sultan olan Kösem Sultan’ın hayatını anlatmak iddiasıyla yola çıkan bir yapımda olayın odağının 4. Murad’a kaydırılması her şeyden önce sevimsiz bir durum. Kösem Sultan, o Saltanat Naibeliği dönemindeki icraatları yüzünden Kösem Sultan zaten. Kadının en etkili olduğu dönemin üstüne basılıp geçilecek olduktan sonra bu dizinin adının “Kösem” olmasının anlamı ne?
 
Hadi uzun uzadıya bölümler çıkarmak ve izleyiciyi peşinden sürüklemek için televizyon işi anlamında o yıllar pek de müsait olmayan bir dönem diyelim. Zaten bu sezonun odak noktası Murad olacağı için Kösem’in naibelik dönemi bu noktada çok da gerekli olmayan bir dönem diye de düşünelim. Yine de sezonu Murad’ın iyiden iyiye ipleri eline almaya kararlı olduğu yetişkin padişahlık döneminden başlatmaya gerek var mıydı? Sezonun başında 2-3 bölüm de olsa kadının naibelik yıllarını ve gücünün, kibrinin temelini oluşturan icraatlarını, annesinin naibeliği altında ezilen ve hırslanan Murad’ın zıvanadan çıkıp hainlerin cezasını gürzüyle kafalarını parçalayarak verecek denli hiddetlenen karakterinin oluşumunu adım adım az da olsa izlesek, karakterlere karşı tarihten bilinen şablon kalıpların oluşturduğu bir takım ön koşullanmalarla ve öğretilmişliklerle bir anlam yüklemeye çalışacağımıza, dertlerini bilip ortak olarak eşlik etsek fena mı olurdu?
 
Bunun yerine dizi devamlı atlaya zıplaya geçtiği önemli yılları en sonunda Star Wars filmlerinden aşina olduğumuz ekranda kayarak geçen ön bilgilendirme yazısı eşliğinde “Kösem’in bu bölümünde bunları bunları izleyeceksiniz çünkü arada geçen ve anlatmaya gerek görmediğimiz on yılda böyle böyle şeyler olmuştu” diyerek geçiştirmeyi tercih etti. “Kösem Sultan devleti tek başına idare ediyordu” gibisinden son derece cılız tek cümlelik bir açıklamanın Osmanlı tarihinde devleti yönetmiş tek kadının bu en önemli yıllarını özetlediği varsayıldı. Bir de durum böyleyken bölümün finalini Kösem’in naibelik ünvanının elinden alınmış olmasının haremde yarattığı sözde şok dalgasıyla bitirdiler. Kösem ve haremdekiler şok olmuşlardır belki ama ben hiçbir şey hissetmedim. 
 
Saltanat naibeliğini tek bir kare bile izleyemediğim ana (?) karakterin bu ünvanının elinden alınacak olmasından bana ne? O naibelik altında ezilip vitrin süsü olarak kullanılan Murad’ın karakterinin şekillenmesine, Musa Çelebi’nin öldürülmesinin karakterindeki gözle görülür değişime sebep olmasına tanık olamadıktan sonra daha ilk bölümden elinde gürzle kafa yarmasının neyinden etkileneyim? Sırf tarih kitaplarında böyle anlatıldığı ve biz de böyle öğrendiğimiz için Murad’ı daha dizi başlar başlamaz “işte sabırsızlıkla beklediğiniz padişah” dercesine o meşhur gürzünü savururken gösterdiklerinde etkilenmemiz mi gerekiyordu? Böylesine merak edilen imza gibi bir hareketin seyirci üzerinde yaratacağı etki, karakter iyice bir işlendikten sonra 3-4 bölüm geç gösterilse çok daha iyi olmaz mıydı? 

Ya da örneğin ne kocasını ne kendisini tanımadığımız Gevherhan’ın kocasının arkasından ayılıp bayılmasını çarpıcı mı bulmamız gerekiyordu? Başka seyircileri bilemem ama saydığım bütün bu büyük durumlar hiçbir etki yaratmadan geçip gitti benim üzerimden. Bölümün genelinde zaten hiçbir karakter için hiçbir şey hissetmedim çünkü en baştaki kimin çıkardığı, kimin azdırdığı belli olmayan isyan sahnesinden başlayarak evveliyatını hiç bilmediğim olaylar ve on yıl öncesinde bıraktığım karakterlerin ne olduğunu hiç bilmediğim dertlerine duygusal bağ kurarak eşlik etmemizi bekleyen, "ederler yahu" diye varsayan bir senaryo gördüm. Sorun o. Şayet "Yeni Sezon" başlangıcı derseniz önceki sezondan tamamen kopuk bir bölümdü. Yok "Yeni Dizi" başlangıcı derseniz bir diziyi başlatmak için fazlasıyla muğlak ve hikayesi tamamen havada kalan bir bölümdü. Dizinin ilk sezonu gerekliydi gereksizdi ya da iyi yazılmıştı kötü yazılmıştı diye tartışmalar yürütebiliriz belki ama sanıyorum ki kimse daha ilk bölümünden Ahmet'in o korkularını ve ürkek duruşunu, Anastasia'nın yuvasından koparılışındaki hüznü, ikisinin Gizli Bahçe'de son derece içten ve sıcak ilk yakınlaşmasındaki hallerini hissedemedik demeyecektir.
 
Bu noktada aslında üzücü olan Kösem’in, bundan tam 20 sene önce hem de T.C. Kültür Bakanlığı’nın desteğiyle çekilen, Mustafa Altıoklar imzalı 90’lı yılların meşhur filmi İstanbul Kanatlarımın Altında kadar cesur olmanın kıyısından bile geçemeyeceği gerçeğini bilmek. O film de Kösem Sultan ve 4. Murad dönemini anlatıyordu malum ve şu noktada Kösem’in – en azından elinde olan döneme yaklaşımı konusunda – mukayese edilebileceği bir büyük yapım var. Büyük abisi Genç Osman’ın öldürülmesine küçük yaşta şahit olmasından çok Musa Çelebi’nin idam ettirilmesinin 4. Murad’ın kişiliğindeki gözle görülür değişimin ve validesinin etkisini kırıp hükmü nihayet kendi eline almaya kesin olarak karar vermesinin sebebi olduğu anlatılır tarihte. Ancak Kösem seyircileri bu karakteri sadece bu ilk bölümde adı geçen ve unutulan bir karakter olarak bilecekler en fazla. Günümüzün konjonktürel iklimi 4. Murad’ın kişiliğini şekillendiren böyle detayların, hele de bir televizyon dizisinde, gösterilmesini neredeyse imkansız kılıyor maalesef. Ve kişilik gelişimi hakkıyla anlatılamadan direk “Demir Yumruk” bir padişah olarak gösterilmeye başlanan bir 4. Murad karakteri de en az bir anda başımıza sultan kesilen ya da bu dönem itibarıyla diziye adını vermişken arka plana itilen Kösem Sultan kadar eksik anlatılmış oluyor.

BUNLARI DA SEVERSİN

BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER