Hikaye muhafızı Netflix, Nanette ve şakalı komiklikler

Hikaye muhafızı Netflix, Nanette ve şakalı komiklikler
“Hikayeme iyi bakmama yardım edin.”

Tazmanyalı komedyen Hannah Gadsby, Netflix’te yayınlanan stand-up gösterisi Nanette’in bir yerinde bu cümleyi kuruyor. Hayatımda hiçbir aksiyona çağrıya bu kadar güçlü itaat etme isteği duymamış olabilirim.

Bu gece Netflix’in ne kadar güçlü olduğunu ve daha ne kadar güçlenebileceğini çok net bir şekilde anladım. Chris Miller, SNL başyazarlarından Chris Kelly ve James Gunn’in tavsiye Tweetlerinde gördüğüm ve adını daha önce hiç duymadığım bir komedyeni sadece bir tık uzağımda olmasa başka nasıl keşfedebilirdim ki? Zaten halihazırda verdiğim bilmem kaç TL dışında benden hiçbir şey beklemeden hayata bakışımı değiştirebilecek bir içeriği başka türlü nasıl üşenmeden keşfedebilirdim? Böylesi bir içerik, kader kısmet sonucu Türkiye’de doğmuş ve yaşamakta olan bir insanın önüne başka nasıl düşebilirdi?

Uzun yıllardır büyük bir komedi takipçisiyim. Belki asla komedi yazmayı beceremediğimden, daima büyük bir gıptayla dizi, stand-up, program; aklınıza gelebilecek hangi türlüsü varsa tüketirim. Komedinin gerçek hayattan; dolayısıyla yapıldığı zamandan, siyasetten, cinsellikten, kadın erkek ilişkilerinden, aile bağlarından, insan denen illetten bağımsız olamayacağını düşünenlerdenim. O yüzden Türkiye’de komedi yapılabildiğine çoğu zaman inanmıyorum. Ancak şaka yapılabilir, o da sizi keserse. Bu hissiyatım, son yıllarda Netflix sayesinde farklı farklı komedyenlerle ve ürettikleri içeriklerle tanıştıkça epey güçlendi. Özellikle de kadın komedyenlerle… Kadınların komik olup olamayacağını tüm dünyaca yeni yeni sorgulamayı hafifletmişken (bakın bırakmışken demiyorum) en ana akımından en kıyıda köşede kalmışına kadar hepsine bakmaya çabalıyorum. Evet, Sarah Silverman en çok güldüğüm insan olabilir. Evet, Samantha Bee şu anda tüm gece şovu sunucularının kıçına her hafta tekme atmakla meşgul. Evet, Amy Schumer yıldızı parladıkça saçmalasa da hala kılıç kadar keskin olabiliyor… İstediğinde. Evet, Broad City her zaman çok iyi olmasa da her zaman çok, ama çok önemli. Evet, Tina Fey dünyanın başına gelmiş en güzel şey ve Amy Poehler’la yan yana geldiklerinde yaydıkları enerjinin tüm insanlığı daha iyi bir noktaya taşıdıklarına inanıyorum. Evet, Julia Louis-Dreyfus tüm zamanların en iyi oyuncularından biri.

Bu yazıyı özellikle gecenin beşinde, Nanette’i izlemeyi bitirir bitirmez içinde bulunduğum acayip duygularla kaleme almak istedim. Belki diğer yazılarım gibi keskin odaklı ya da ne dediğini bilen bir sonuca ulaşamayacağım. Önemi de yok, çünkü bunun da ayrı bir güzelliği olabileceğini öğrendim. Hannah Gadsby’nin görüntüsünü dahi bilmeden dikdörtgen Netflix kutucuğuna tıklayarak başlattığım 70 dakikanın ilk saniyesinde görür görmez “aa lezbiyen komedyen,” diyeceğiniz bir insanla karşılaşıyorsunuz. Evet, o da derhal bu etiketi yiyeceğinin farkında ve sanatını bu bilinçle geliştirmiş. Gerçekten de lezbiyen, ama bu sadece doğru çıkan bir tahminimizden ibaret, ötesi değil. İlk 15 dakika geçtiğinde evi inleten kahkahalarıma ara verip bunun hayatımda izlediğim en iyi stand-up gösterisi olduğunu düşünmeye başladım. Ustaca planlanmış ve yazılmıştı, çok komikti ve Gadsby seyircisini hiç zorlanmadan avcunun içine almıştı. Sonra beklenmedik bir şey oldu? Gadsby, bunu nasıl yaptığını tüm çıplaklığıyla anlatmaya başladı. Sonra, o geceki asıl amacının bizi güldürmek değil, hikayesini bize emanet etmek olduğunu anladık. Söz konusu hikayeye girdiğimizde başlayan kahkahalarım kadar güçlü gözyaşları geri kalan 20 dakikada her güldüğümde ağzımda tuzlu bir tat bıraktı. Ancak bilmiyordum ki Gadsby iyi bir komedyen olduğu kadar iyi bir manipülatördü de. Bana, seyircisine ne yaptığını açık açık itiraf etmesine rağmen kendi kontrolümü elime alamıyordum ve tamamen ona teslim olmuştum. Kimlik bunalımı, eşcinsellik, #metoo, siyaset, kendiyle barışma, geçmişle yüzleşme… Bir komedide belki de karşı karşıya kalmak istemeyeceğimiz pek çok şey şaşırtıcı bir şekilde beni kahkahalarla güldürerek boğazıma tıkılıyordu. Ve bu durum rahatsızlık yaratacağına, ilk defa gerçekten komedinin ne kadar güçlü olabileceğini bu kadar iyi idrak etmeme sebep oldu.

Gadsby’nin çok doğru söylediği bir şey var. Komedi olması için önce bir gerilim olması gerek. Komedyen dediğin gerilimi bizzat yaratır, sonra da kendi yarattığı kaosta bizi rahatlatarak bunu marifetmiş gibi satar. Bunu belki de ilk defa duyduğunuz ve aslında farkında olmanıza rağmen ilk defa gerçekten idrak ettiğiniz için yapılan komedi bir anda apayrı bir boyut kazanıyor. Ve hatta belki de komediden başka bir düzleme geçiyor. Zaten izlerken anlıyorsunuz ki, gidişat da o yönde. Hiçbir şey bilmeden izlemenin bambaşka bir keyif olacağını düşündüğümden olayın nereye vardığını açıklamak istemiyorum ancak sanat bir şeyleri anlayıp varlığımızı rahatlatmak içinse, hayatımda izlediğim en sanatsal şeyi az önce bitirmiş biri olarak yazıyorum bu yazıyı.

Hannah Gadsby’e yardım etmek istiyorum. Ülkemden üç kişi bile Nanette’i bu yazı sayesinde izlerse kendi kendime ve bütün duygularımla sarıldığım monitörümden onun sahici teşekkürü sızacakmış gibi hissediyorum zira.

Hani “bunu listendeki on kişiye gönder, sonsuza kadar ölme” mesaj zincirleri var ya. Bu yazıyı, ya da boşverin bu yazıyı, Nanette’i öyle bir zincir yapalım isterim. Netflix 125 milyon kişiye gönderdi, şimdi sıra bizim fark ettirmemizde.
BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER