Sıfırdan medeniyete doğru: Primitive Technology

Sıfırdan medeniyete doğru: Primitive Technology
Teknolojinin gelişim ivmesi artık neredeyse durdurulamaz noktada. Ama elbette insan uygarlığı bu noktaya kolay gelmedi. 10 bin yıl önce Neolitik devrimle başlayan yerleşik düzene geçişten, uzay robotuyla Jüpiter’e ulaşmaya kadar uzanan bir teknolojik devrimden söz ediyoruz. Artık kimsede su ısıtıcısının düğmesine bastığında "Çok eski çağlarda bunun için içilecek su, yakacak odun bulmak ve ateş yakmayı öğrenmek zorundaydım." düşüncesi belirmiyor. Ya da çamaşır makinesini çalıştırırken "Eski zamanlarda yaşıyor olsaydım kıyafetimi yıkamak için en yakın dere kenarına gitmem gerekebilirdi." gibi bir düşünce de... Teknolojinin getirdiği kolaylıklar, yarattığı imkanlar ve yenilikler kesinlikle yadsınamaz. Ama günümüzde ilkelliğe öykünen insan sayısı hiç de az değil. Belki mağara insanları zamanlarından kalma, genetik kodlara kazınan doğanın çağrısıdır. Tüm apokaliptik eserlere; romanlar, filmler, diziler ve hatta video oyunları, yarışma ve TV programlarına ilgiyi yağdıran da insanın içinde uyuyan o dürtüdür belki. Hayatta kalmak üzerine kurgusal hikayeler her alanda seyirciyi çekmeye devam edecek gibi görünüyor. Güneş ışınları, yeterli oksijen ve verimli toprakların var olduğu optimum şartlarda izleyicilere doğaya karşı meydan okuma performansları sunan “Survival” şovlar da öyle…  


Doğayla ve bilumum ütopik yaratıklarla mücadele durumlarında yancısı olunacak insan. 

Eğer kurgusal evrenler arasından bir hayatta kalma üstadı seçme şansım olsaydı The Walking Dead karakteri Daryl Dixon biçilmiş kaftan olurdu. "Zombileri Alt Etmenin İncelikleri" gibi bir şovla tozu dumana kattığını hayal etmek hiç zor değil. Neyse ki kurguyla gerçek arasındaki net fark burada işimize yarıyor zira zombi virüsü henüz kimseye enfekte olmuş falan değil. Zaten olsaydı da muhtemelen Daryl’in şovunu izleyelim derken zombilere yem olurduk. Kurguları ve gösterileri bir kenara bırakıp biraz da hayatın gerçeklerini hesaba katmakta fayda var. Yaşamın halen ilkel düzeyde yaşandığı topraklarda, insanlar dünyaya gözlerini açar açmaz doğada hayata tutunma donanımlarıyla sınanıyorlar. Doğunun batıda yaşayanlara egzotik gelmesi gibi 'coğrafya kaderdir' sözü ne kadar gerçek olsa da hangi tarafın daha şanslı olduğu tartışma konusu. Tüm olasılıklar zincirinden çokça mümkün hikayeler yaratılabilir. Mesela metropol göbeğinde beş parasız, temel ihtiyaçlardan yoksun kalma ihtimali de var ki bu insan için en karamsar kişisel felaket senaryosu olabilir. İşin ironik tarafı şehrin içinde hayatta kalmaya çalışan bu gibi insanlar "survivor” değil “homeless” olarak etiketleniyor. 

Gelelim çoğunluğun favorisi ve düşsel estetizmin mekansal nirvanasına; ıssız adada mahsur kalma fantezisi. Beyaz kumlarla kaplı, turkuaz sularla çevrili adada, mercan resifleri içinde, tropikal meyveler ve renk renk balıklar yiyerek hayatta kalmaya çalışma fikrinin niçin kulağa diğer seçeneklerden daha cazip geldiğini tahmin edebiliyorum. Ama bunlar mikro ölçekte yer alan varsayımlar. Makro ölçekte düşünürsek yeryüzü kıyamet sonrası felaketlerden birini yaşamakla karşı karşıya kalabilir. Bu Dünya için ne yazık ki tüyler ürpertici ve de gerçekleşme ihtimali en yüksek -özellikle gelecek nesillerin döneminde- olasılık. 

Gezegenimize her yıl doğal yollardan 500 milyon ton volkanik karbondioksit giriyor. Asıl korkunç olan insan denen uygarlığın her yıl ürettiği karbondioksit miktarı: tamı tamına 30 milyar ton! Görünen o ki, sonumuzu kendi ellerimizle hazırlıyoruz. Sadece insan kaynaklı değil, astrofiziksel etkenler de benzer tehditler söz konusu. Bilim insanları 65 milyon yıl önce dünyaya düşen devasa büyüklükte bir göktaşının sadece dinozorların neslini bitirmekle kalmadığına dair ciddi kanıtlara sahipler. Atmosferin gaz ve toz bulutuyla kaplanmasına neden olarak çok uzun yıllar boyunca Dünya'yı karanlığa itmiş. Ekolojik felaket senaryoları bir senaryo olmaktan çıktığında ve eğer hâlâ hayatta kalma şansına sahip olan insanlar var olursa, onlar için işler hiç de kolay olmayacaktır. Küresel iklim felaketleriyle karşı karşıya kalmaktan kurtaracak önlemler göz ardı edilmemeli. Son 500 milyon yıl içinde beş “Büyük Kitlesel Yok Oluş” yaşandı. Eğer apokaliptik diye bir olgu varsa, bu beş muazzam felaketten sonra, yaşamı bugünlere kadar getirmeyi sağlayan canlılar onu iliklerine kadar yaşamış olmalılar. Bir sonraki büyük yok oluş nasıl gelir, neler olur kestirmek güç ama “insan” olarak maruz kalacağımız kesin. 1968 yılı yapımı Planet of The Apes filminin efsanevi son sahnesinde görülen manzara bu konuda çok şey anlatıyor. 


Bear Grylls ve 'doğayla cebelleşirken bile pozumdan taviz vermem' bakışı. 

Hayatta kalma gösterilerinin hemen hemen hepsinin temeli deneysellik üzerine konuşlanmıştır. Yıllardır yaptığı şovlarla doğaya karşı tek başına hayatta kalma tekniklerini ekrana taşıyan Bear Grylls bu alandaki en simge isim olabilir. Taştan yumuşak her şeyi yiyor. Evet her şeyi. Zira anormal şeyler yiyerek hayatta kalma adına yapabileceği tek uçuk şey yamyamlık kaldı diyebiliriz. Yiyor ama çalışıyor da. Bear Grylls her ne kadar reyting canavarının sahteleştiren etkisini üzerinde sıklıkla hissettirse de ortalamanın çok üstünde bir beceriye sahip olduğu inkar edilemez. 

Fakat söz konusu doğa ve yaratıcılıksa bunu en gerçekçi şekilde hakkını vererek yapan Primitive Technology. Bir YouTube kanalı. Formatın sadece doğada bulunan malzemeleri kullanarak ilkel teknolojiyi keşfetmek üzerine kurulu olması bu anlamda gelişimine adım adım tanık olma şansı yaratıyor. Yaptıklarının üzerine koyarak ilerleyen, ilerledikçe gelişen sürükleyici bir dizi program gibi. En son körüklü ateş harlama aletiyle maden üretti ve böylece Demir Çağa giriş yaptık. Yaratıcı fikrin, keşiş gibi sabırlı olmanın, yetenek ve zanaatkarlıkla birleşince “A Kalite” bir şova dönüşebileceğinin kanıtı. Dahası Primitive Technology sadece doğaya değil, televizyona da meydan okuyor. Zira izleyiciye sunduklarını televizyonda görebilmenin mümkünatı yok, ismi ile müsemma: ilkel ve yalın. Herhangi bir “TV yapımcısı” kafasıyla yapılamayacak kadar sade ve samimi bir iş. 


Toprağa can veren Allah'ın toprağa can veren kulundan ev

Kanalın sahibi Avustralya'nın Queensland bölgesinde yaşayan genç bir adam. Adı sanı bilinmiyor, sosyal medya hesapları kullanmıyormuş. Bazı insanlar onun askeriye veya arkeoloji dallarında profesyonel olabileceğini düşünse de asıl mesleğinin çim biçmek üzerine olduğunu belirtti. Ama işini bırakmış artık sadece video çekerek para kazanıyor, yani hobisi mesleği haline gelmiş. Ne lüks ama! İnsanın zevk alarak yaptığı işten hayatını kazanır hale gelmesine şans denilebilir fakat bu adamın yeteneği ve sebatkârlığı işi şansa bıraktırmazdı. Primitive Technology kanalıyla yeni karşılaşan çoğu heyecanlı izleyici onun gerçekten vahşi hayatta yaşadığını düşünüp bu yönde yorumlar yapmaktalar. Takipçilerinin sorularına verdiği yanıtlarda bunu yalnızca hobi olarak yaptığını ve modern bir evde, modern yiyecekler yiyerek yaşadığını haliyle belirtme gereği duyuyor. Zaman zaman kamp yapmak için ormanda yaşadığı da oluyormuş. Bu yöndeki becerilerini çocukluğundan kalma bir alışkanlık olarak geliştirmiş ve ne öğrendiyse araştırma, deneme-yanılma yöntemleriyle öğrenmiş. Ona özenen, kendilerini doğaya atarak bir şeyler inşa etme heveslisi izleyicilerine de aynılarını öneriyor. 



BUNLARI DA SEVERSİN

BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER