Aşklara, kapılara ve bir ömürdür baş başa kalamayanlara!
Bölüm başlamadan evvel âdetim olduğu üzere şom ağzımı açmadan edememiş, “Aşk filan şahane, yeme de yanında yat tadında filan tabi ama... başıma bir şey gelmeyecekse, ben böyle kocaman I WAS ŞOK demek istiyorum bugün sanırım… hatta eminim!” demiştim. (Hashtag sanatı tabii, karşı koyamıyorsam demek!) Velhasıl kelam, bölümün de bana “Heheyt, söyleyene de bakınız!” diyeceği varmış meğer. ‘İstemem yan cebime koy’culuğun da bir bedeli olmalı tabi! Şok oldum mu olmadım mı ona bile #eminim diyecek halim yok, o yüzden çok yüzlemeden Neriman’cım bugün de bu tarafa bir doz “Bana bak aptallaşmış gibisin.” yollayıver, bu haftanın da hesabını kapatalım. Alışmış kudurmuştan beterdir çünkü evet!

Ama ben aptallaşmaya razıyım, hatta bu diziyi tam olarak da bunun için izliyorum. Misal fragmanlar. Diziye “en ikircikli yerlerinin şahane bir kolajı” olma görevini üstlenerek apayrı bir dinamik katıyorlar! Deli bir adrenalin, & tatlışlık patlaması, gökkuşağının her rengindeki kalp emojisinin havalarda uçuşması... Sonra ateş topları, havai fişekler... saatli bomba gibi o “kaçınılmaz son”a doğru tik tak tik tak nefes nefese bir geri sayım.... Ayyyh! Adeta içime “tasarımcılarına bir ayakkabıda anlatmak istediği ‘aşk’ı tarif eden bir adet Ömer İplikçi” kaçtı! Demek istediğim şuydu ki; fragmanlar ne kadar bölümü / diziyi anlatıyorsa , o kadar da onu gizliyor aslında. Bir yanda “Her şeyi fragmanda görüyoruz, bölüme yeni bir şey kalmıyor” serzenişlerini görüp hak da veriyorum, ama düşününce benim için fragmanın yaptığı “spoil etmek” değil, tam tersine spoil etmemek aslında... O bize her defasında 7 günü iple çektiren fragmanlar aslında sizin oraları bizim buraları yakmakla, heyecanı tam gaz körüklemekle kalmıyor; nihayet bölümün başına oturma vakti geldiğinde, içinde dalacağımız ormanları yemyeşil, ferah ve bakir bırakıyor. Mesela bölümün fragmanına 30 saniye bakınca bir adet Ömer Grey görüyorsunuz, bölüme 30 dakika bakınca ise bir adet Ömer Draper.

Normal şartlarda oyuncuların jest & mimiklerindeki, görsel tasarım unsurlarındaki paralelliklere dayanan benzetmelere (evvela her fangirl gibi gevşek gevşek güldükten sonra elbet) mesafemi korumayı tercih ederim aslında. Daha doğrusu, ne kadar gevşek gevşek gülüyorsam ciddiyet eşiğim o kadar aşağı kaymış demektir. Çünkü bu tür doğrudan benzetmelerin dayandığı şeyler, yüzeyseldir demeyeceğim ama yüzeyde kalan şeylerdir. Bugüne bugün bir Ömer İplikçi’nin “asansör halleri”, Defne’yi tutup tutup kendine çekmeleri, hatta artık karakterlerin repliklerinde bile kulağımıza çalınan “...’nin elli tonu” göndermeleri elbette ki internetleri orantısız Grey çağrışımlarına gark ettirmekte! Bense artık bunlara bakıp hem hak verip “anlıyor” hem “gülüyor” hem de “geçiyorum”. İşte mesela bu ŞOK 1. (Şok çetelesi tutmaya başladım, anlayacağım; dileğim tutmuş mu tutmamış mı.) Şok, çünkü bu dizi benim tam da bu gibi yüzeysel hoşluklar izlemek amacıyla başına oturduğum, eşik meşik hesabı yapmadığım diziydi. “Yerli Mr. Grey varmış dediler geldik” şeklinde izlemeyi planladığım yaz eğlenceliğiydi. Hangi ara “yok canım aslında öyle filan değil”e geldik, onu da geçip “Ne kadar da Grey görünüp içinde Draper saklayan bir Ömer! Resmen mükemmellikte son nokta” diyecek vaziyete düştüm, belli değil.

BUNLARI DA SEVERSİN

BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER