Geçen haftayı Ferman’ın Erkan’ın
alnına silah dayadığı sahnede bırakmıştık. Hikâyenin gidişatından da
anlaşılacağı üzere, Dicle ve Erkan’ın Aldurların evinden bağımsız bir hayat
kurmayacağı su götürmez bir gerçekti. Hikâyenin merkezinde Aldur Malikânesi olduğuna
göre, karakterler de bir şekilde bu çatının çevresinde toplanıp yerini
alacaktı. Bu yeni düzende Erkan; kendisine mecbur bırakılan hayatı yaşamamak
için direnecek, Kadir; Erkan'a destek olup Dicle'ye kol kanat geren tarafta
duracak, Civan ise konakta yerini alıp pusuda bekleyen gözcü konumunu
koruyacaktı. Dicle de bu sistemin içinde yine en çok ezilen taraf olmaya devam
edecekti. Bu bölüme kadar Ferman’ın bu hikâyede yerini nereye oturtacağını
merak ettim. Para alıp kenarda duran bir figür olacağına inancım yok açıkçası.
Bir yerde, bir şekilde kendini Aldurların merkezine sokacaktır.
Erkan, bir taraftan Dicle'yi
korumak için savaş verirken diğer taraftan varlık içinde yokluğa mahkûm
edilmişliğin ağırlığı altında, Ferman'a vereceği paranın bedelini babasına
boyun bükerek ödemek zorunda kaldı. Hayat bazen yaşama şansı vermez insana; yaşamak
istediğin gibi değil, mecbur bırakıldığın gibi yaşarsın. Erkan da diğer
kardeşleri gibi kendi yaşayamadığı hayatın nasibini; önce küçükken piyanosunun
babası tarafından kırılmasıyla, daha sonra da şirketi kurtarmak için kendi
isteği dışında nişanlandırılmasıyla aldı. Bu sebeple Burçin'e ışık yakmaya
çalışırken Dicle'nin ışığını söndürdü Erkan; istemeden de olsa.
Erkan, Dicle, Nilüfer, Tahir ve
Civan... Ben bu hikâyede hepsinin arada kalmışlığına sarılıp onlarla beraber
bir çıkar yol bulmak istiyorum sanırım.
Ölümle defalarca burun buruna
gelmek mi Dicle'nin canını daha çok yaktı, yoksa
Erkan'ın
sessiz sedasız boşanma kağıdına parmak bastırarak imzalatması mı; tartışılır. Çiçekte
Erkan'dı Dicle için çiçekli günlerde... Ve fakat Erkan, Dicle'nin uçsuz
bucaksız denize açılan çiçekli balkonunu üzerine yıktı; hem boşanma kağıdıyla
hem de Burçin'e olan yakınlığıyla. Dicle, okuma yazma öğrenerek iyileştirecek
belki kendini. Belki bir Külkedisi olacak o konakta ezile büzüle; ama her acıda
bir Anka gibi küllerinden daha güçlü doğacak. Yine de Erkan'a olan sonsuz
inancı yeniden geri gelir mi, emin değilim. İyi olacağız Dicle kuşum, çünkü
fırtınalar sonsuza kadar sürmez... Onlar önüne set set duvar örecek, sen
inancınla ve iyiliğinle o duvarları yıkacaksın. Onlar seni susuz bırakacak ama
sen inadına bir papatya gibi açacaksın...
İnsana hayatı yaşı değil,
yaşadıkları öğretir. Dicle için bir yerlere kapatılmak ne bir ilk ne de bir
son; yok sayılışı, değersiz kılınışı... Yirmi yaşını kim bilir kaçla çarparak
yaşamıştı o dağ başında. Bu yüzden gülmek için bahtını beklememiş, gülmeyi
kendi öğrenmişti Dicle. Ahırda köşesine çekilip üşümek yerine, yeni doğmuş
kuzuya sıkıca sarılıp çaresizliğine yine kendisi çare bulmuştu. Hayvanın
dişisinin; neslin devamı ve bereket diye baş tacı edildiği bir düzende, insanın
dişisinin aynı dünyada sessizce solmaya terk edilmesi hayatın en acı yüzü olsa
gerek. Hizmetçinin "Sen daha kötülük görmedin," dediği o an,
Dicle’nin dudaklarında donup kalan acı gülümseme aslında her şeyi özetliyordu.
Bir insanın nefes alırken ölüme alıştırılmasından, ruhundan her gün bir parça
koparılmasından daha büyük hangi kötülük olabilirdi ki... Yaşayabileceği tüm
kötülükleri en erkeninden yaşamıştı zaten...
Dicle’nin tespih sesine verdiği
içgüdüsel tepkiye değinmek istiyorum. Sanırım bölüm boyunca içimi en çok
sızlatan olay örgüsü buydu; sıradanlaşmış otoritenin ruhunda bıraktığı o
görünmez izin dışavurumu gibi. Normalde huzuru ve sükûneti temsil eden o ritmik
tıkırtılar, Dicle için bir sükûnet çağrısından ziyade bir tehdit senfonisi.
Üşüme, irkilme ve korku... Yeşim Hoca'nın Dicle'nin travmasını büyük yıkımlarla
değil de bu kadar gündelik ve ince bir detay üzerinden işlemesi bambaşka olmuş.
Dicle o sesi duyduğunda sadece irkilmiyor; bedeni, zihninin henüz susturamadığı
eski korkulara yeniden hapsoluyor.
Burçin ve Dicle’yi birbirinden ayıran
o keskin çizgiye değinmek istiyorum. Burçin, Erkan'ın sevgisizliğini kendine
travma yapmış ve bunu kendine zarar vererek dışarı yansıtmış. Dicle ise kimi
zaman nefes almasının bile bahane edildiği, şiddet dolu bir hayatın içinde
ölümle burun buruna büyümüş. Kendi kendine zarar vermek, çözümü profesyonel
tedavide aranması gereken bir hastalık ve belki de bir yardım çığlığıdır; ancak
başkası tarafından azar azar tüketilen bir kadın çaresizdir. Biri ruhunu
iyileştirmek için tedaviye muhtaçtır, diğeri ise hayatta kalmak için bir çıkış
kapısına. Birinin yarası kendi elinden, diğerininki ise aile bildiklerinin
elinden besleniyor. Burçin’in durumu içsel bir çatışma ve tedavi edilmesi
gereken bir bağımlılık haliyken, Dicle’nin yaşadığı dışarıdan dayatılan
sistematik bir mağduriyettir.
İkon olmaya hazırlanıyor.
Selin ve Dicle’yi bir kenara
koyarsak, geri kalan herkes Oscar’lık bir kötülük yarışında. Tahir ve Nilüfer
sadece kendi paçalarını kurtarmanın derdine düşmüşken; Havva, "ona
dokunmayan yılan bin yaşasın" havasında, vicdanını susturmuş bir emir eri
gibi. Kadir henüz arada kalmış bir karakter; hamurunda iyilik yatıyor ancak
sanki o da bam teline basılana kadar böyle. Zehra ve İnci tarafında ise durum
daha vahim; onlarınki artık stratejik bir hamle değil, safi bir kötülük. Ancak
kötünün de bir ayarı olmalı. Bir hizmetkârın ilk kez tanıdığı masum bir kadını
tuz ruhu ile öldürmek istemesi kötülükten ziyade canilik olsa gerek. Ya da
yardıma muhtaç kadınlara destek olan bir vakıf başkanının; depreme maruz
kalmış, üstelik oğlunun canını kurtarmış 20 yaşındaki genç bir kadını
İstanbul'un ayazında ahıra kilitlemesi şeytana diz çöktürür. Boğaza nazır bir
köşkte ahır olması da ezber bozan bir cins olmuş, daha önce şahit olmadım. Esat
içinse dünya sadece rakamlardan ibaret; "dini imanı para" sözünün
vücut bulmuş hali, sadece kasasını düşünüyor. Civan... Kendi kimliğini
bulamamış, deccal ruhlu abisinin gölgesinde yaşayan bir kopyadan fazlası değil
şu an için. İlk bölümü izlediğimde Civan benim için ne siyahtı ne beyaz;
griydi. Abisinin gölgesi altında kötülüğe maruz kalmış, iyiliği görmemiş, tek
örneği abisi olmasına rağmen Dicle'nin uğradığı şiddete içi ezilmiş, alınan
gelinliğe kardeşinin sevineceğini düşünerek içten içe mutlu olmuştu. Ancak bu
bölüm, abisi yokken bile Dicle'ye olan kötü davranışları, iktidarı eline almış
"kötü abi" portresinden ibarettir. Dolayısıyla ondaki gri renk, bende
yerini siyaha bıraktı. Arafta kalmışlıktan çıkıp tarafını kötüden yana
seçmişti. Halbuki biz ilk bölümde, Civan'ın abisinin gölgesinden kurtulduğunda
Dicle'ye el vereceğine kendimizi fazlasıyla inandırmıştık.
Hal böyle olunca, bu kadar yoğun
bir kötülük atmosferi bir noktadan sonra boğucu hale gelebilir. Hatalarıyla
yüzleşen, içinde bir yerlerde iyiliğe evrilmek için ufacık bir nem, bir çıkış
kapısı arayan karakterlere ihtiyaç var.
Kendine gel Civan, sen Baran ağa değilsin! Bu ne rahatlık.
Dizinin cast’ı gerçekten çok iyi
kurulmuş. Sadece doğru oyuncu seçimi değil, doğru karakter-oyuncu eşleşmesi
yapılmış. Her oyuncu karakterinin içine yerleşmiş; mimik, ses tonu, bakış ve
ritim açısından rolünü sahiplenmiş durumda. Daha da önemlisi şu: Karakterlerin
hiçbiri yalnızca Dicle ya da Erkan’ın hikâyesine hizmet eden “yan figür” gibi
durmuyor. Her birinin kendi iç çatışması, motivasyonu ve geçmişi var. Bu da
hikâyeyi iki kişilik bir aşk anlatısından çıkarıp çok katmanlı bir yapıya
dönüştürüyor. Merkez çift güçlü ama dünya sadece onların etrafında dönmüyor;
herkes kendi yörüngesinde hareket ediyor. Bu da karakterleri karton olmaktan
çıkarıp yaşayan organizmalara dönüştürüyor. Yönetmen dili açısından da bu
önemli çünkü kamera yalnızca başrolleri değil, yan karakterlerin de iç
dünyasını göstermeye niyetli. Bu da seyirciye “hikâyenin her köşesinde bir
damar var” hissi veriyor.
Dicle'nin kalp kırıklığı ile hayal
kırıklığı arasında kaldığı yerde bölümü kapattık. Anlaşılan o ki evlilikleri de
basına sızdı. Bundan sonrası nasıl bir yol alacak, Dicle'nin elinden en çok kim
tutacak izleyip görelim...
Genel Notlarım:
· Bu bölüm İnci'nin bize verdiği
"Fikret'in dağ köyünde yaşayan cahil biri olduğu" bilgisi, bende
Demir kardeşlerle bir bağı olabilir mi sorusunu uyandırdı. Ferman ve Civan'ı
köye getiren Fikret iken böyle bir bağ varsa nasıl kurulur, bilemedim.
· Civan'ın baba yadigârı tespihinin
bir hikâyeye hizmet edeceği aşikâr. Belki geçmişte kalan birinin tespihle
hatırlanması ya da tespihin görülmesi ile bir gerçeğin ortaya çıkması söz
konusu olabilir.
· Tahir’in hastalığı kâğıt üzerinde
bir detay gibi durabilir ama Cihat Süvari onu detay olmaktan çıkarıp karakterin
kalbine yerleştirmiş. Hastalık sadece bedende değil; bakışta, duruşta, susuşta.
Tahir’in kırılganlığı da öfkesi de o hastalığın içinden süzülüyor. Bu yüzden
izlerken bir performans değil, bir insan görüyoruz.
· Bu bölüm Nilüfer'in geçmişine inip
hâlâ eski kocasına âşık olduğunu gördük. İşine tutunup babasının gözüne girmeye
çalışırken hem bebeğinden hem kocasından hem de sevgisinden olduğunu, bununla
birlikte Aldurlarda tamamen yok sayıldığını izledik. Civan ile farklı
dünyalarda benzer şeyler yaşamaları, zamanla birbirlerine merhem olacaklarının
en büyük işareti. Her şeyden önce Nilüfer Civan için, Civan da Nilüfer için
ezber bozan karakterler.
· Yıllarca kendisini ezen abisini
ezen bir kadın görünce keyif alan Dicle'den razıyım. Üzümlü kekim benim, sen
bekle; Civan'ın da kuzuya döndüğü günleri birlikte göreceğiz.
· Kadir'in Dicle'yi sessiz sedasız
hastaneye götürmesi neye hizmet edecek merak ediyorum.
· Ferman, Erkan'ın alnına silah
dayadığında Dicle'nin "Ben kendimi öldürürüm, Civan abim de gömer ablam
gibi," dediği an Civan'ın gözlerini kaçırması dikkat çekiciydi. İçten içe
Derya'nın ölmemiş olma ihtimali veya Civan'ın onu korumuş olma ihtimali zihnimi
kurcalıyor.
Dolu dolu, pürdikkat bir bölüm
izledim. Yazan, yöneten, kamera önü ve arkasında emeği geçen herkesin yüreğine
sağlık.
Sevgiyle kalın...