Olur öyle...
Kaybettim sandığın yolda hayat sana en büyük zaferleri sunar. Bazen uçurumdan düşerken
uçmayı öğrenirsin...
Karabağ kardeşler… Ormanın ortasında, ölüm korkusuyla büyüyen ama hayata tutunmayı başaran altı çocuk: Azize, Cemo, Zeliha, Fidan, Samet ve Balım. Hepsi farklı, hepsi yaralı ama hepsi güçlü. Aslında sahipsiz değildiler; en çok da birbirlerine sahiptiler. Sahipsizlik, insanın kimsesiz kalması değildir. Sahipsizlik; sesinin duyulmaması, düştüğünde yerden kendi başına kalkmak zorunda bırakılmaktır. Onlar düştü, evet; ama birbirlerinin elini hiç bırakmadılar. Birinin sustuğu yerde diğeri konuştu, birinin yorulduğu yerde diğeri omuz verdi. Hayat onları eksiltmeye çalıştıkça, onlar birbirlerine tutunarak çoğaldılar. Bir insanın bir parça ekmeği bölüşebileceği kardeşi varsa, bu hayatta sahipsiz değildir.
Hayatlarını ölüm ve kaybetme korkusuyla geçiren o çocuklar; mutlu olmayı, huzurla gülmeyi ve her şeyden önce kalabalık olmayı sonsuza dek hak etmişlerdi. İki eksikle paramparça çıktıkları yere, bir eksiği kalplerine koyup fazla fazla geri geldiler. Korkmadan, kaçmadan, saklanmadan.
Ormanda doğurmasak bu çocuk bizim değil diyeceğiz hocam.
Eğer izlerken kendini hikâyenin içinde buluyorsan, onlarla mutlu olup onlarla üzülüyorsan, veda günü geldiğinde senden de bir şeyler gidiyordur. Mutlu sonla sevinirken, uğurladığın bütün karakterler için bir yandan üzülürsün. Çünkü verilen "son" hep yetersiz gelir. Sende hayat devam ettiği sürece, onların evreninde neler olacağını merak eder durursun.
İşte ben de onların "son" dediği yerde, kendi evrenimde her birini devam ettirdim...
Belki bir gün Azize'nin yazdığı senaryoyu izleriz.
Azize: Omzuna yıkılan sorumlulukla hikâyenin başından beri en mağdur, en ezilen ve en çaresiz olanıydı. Benim yüreğimi en çok bıraktığım karakterdir. Kardeşleri tok yatsın diye aç kaldığı günleri unutmam mümkün değil. Duygu’nun eve götürmesi için verdiği yemekler karşısında ağladığı o an hâlâ yüreğimde. Gözünden çaresizce süzülen her damla gözyaşına, şartlar ne olursa olsun o dik duruşuna ayrı ayrı sarılırım. Kaçtığı yolların ve yılların, Devran’ı karşısına bir derman olarak çıkaracağını nereden bilebilirdi ki? Kendini bulduğu kalemiyle daha nice hikâyeler yazdı; sadece Azize olarak. Yaman’dan sonra bir kızı oldu, en az kendisi kadar güzel. İsmi Bahar oldu. Pişmanlığın artık bir önemi yok; Yavuz’u asla affetmedi. Çünkü altı çocuğun gözü önünde anne ve babalarını katletmenin hiçbir affı olmaz.
İki gönül bir olunca samanlık seyran olurmuş Melis.
Cemo: Defalarca terlikle döve döve kendine getirmek istediğim; asi mi ergen mi olduğuna karar veremediğim, Boğaz'ın hırçın dalgası Cemo. Uçmayı öğrenmek uğruna defalarca kanatlarını yolduran, hata yapa yapa doğruyu öğrenip kanatlarını özgürce kullanabildiği yere geri dönen Cemo... Tüm hırçınlığına rağmen vicdanını kaybetmeyen, sevdasından vazgeçmeyen biri. Melis'le birlikte, baba evinde geçmişinden bağımsız, özgür ve mutlu. Arı kovanlarını çoğalttı. O eski kulübeyi zamanla kocaman bahçesi ve içindeki hayvanlarla çiftlik evi yaptılar. İkiz bebekleri oldu Cemo ve Melis'in; biri kız diğeri erkek, tıpkı kendi içindeki denge gibi.
Zeliha: Sonun başlangıcına istemeyerek de olsa sebep olan ve buna rağmen duygularına kepenk vurmayan Zeliha. Her şeye rağmen tüm kardeşlerini en iyi anlayan, hep arabulucu olmaya çalışan biri. Bir sevdasıyla geçmişini yok edip, bir sevdasıyla kendine gelecek kurdu. Bazen acıyı da en derin suçluluk duygusuyla yaşamak gerekir. Kızından sonra bir oğlu oldu; ismini Haşmet’in isteğiyle Cevdet koydular. Belki de abisine olan borcuydu bu. Onca dışlanmışlıktan sonra Haşmet’in göz bebeği, olmayan kızı oldu Zeliha. Yusuf’un pabucu zaten her zaman damdaydı. Kendi emekleriyle aldıkları müstakil evlerinde kahkahanın hiç dinmediği bir hayatları var artık.
Fidan: Hikâyenin başından beri arsızlığına en çok kızdığım karakterlerden biriydi; belki de en "gerçek" olduğu için. Bencildi ama bencil olmasına rağmen hep haklıydı. Hırslıydı; bir kamyon kasasında yalın ayak geldiği o şehirde galip gelmek istiyordu ve geldi de. Tıp fakültesini kazandı. Babasının ölümüne tanık olduğu o orman evinde, Azize’nin yeni bir can dünyaya getirmiş olması onun yolunu belirledi: Kadın doğum uzmanı oldu. Ablalarının ikinci doğumlarında ilk tecrübelerini kazandı. Berat ise eğitimini tamamladı ve Devran’ın iş hayatında en güvendiği isimlerden biri hâline geldi. Düğün kapıda, yirmi gün sonra evleniyorlar.
Balım ve Samet, okul hayatlarını başarıyla devam ettirdiler. On ikinci sınıftalar. Balım henüz karar vermedi ama Samet matematik öğretmeni olmakta kararlı. Babası gibi öğretmen olacak.
Devran ve Yusuf: Bu hikâyede Karabağ kardeşlerin önünü açan kahramanlar oldular. Yanlarında durmak bir yana, çoğu zaman onları kendilerinden önde tuttular. Azize ve Devran birbirlerine nimetti. Yusuf ise her birine bir kardeş, bir abi; Zeliha’nın kalbine aşk, umutsuzluğuna umut, yoluna yoldaş oldu.
Çok çektirdiniz be.
Hepsini hayat büyüttü; Haşmet’i ise torun sevgisi… İtilip kakıldıkları şehirde, itip kakanlarla aile oldular. Çünkü onlar yaşadıkları tüm zorlukları bile hayatta kalmanın nimeti sayıp birbirlerine sıkı sıkı sarıldılar. İtip kakanlarda olmayan o sevgi bağı, onlarda fazlasıyla vardı. İşte bu yüzden belki kanatsızdılar ama asla sahipsiz değildiler…
Hikâye biter, karakterler bizde kalır. Bir hikâye anlatıcısı için de oluşturduğu karakterlerin birilerinin hayatında iz bırakması kadar anlamlı bir şey olamaz sanırım. Benim evimde zaten uzun zaman daha Sahipsizler izlenmeye devam edecek. Keza boş vakitlerini Sahipsizler seyrederek geçiren yedi yaşında bir oğlum var…
Bütün karakterlere iyi ki.
Tüm oyuncular iyi ki.
Yazan kalemler iyi ki.
Cem Hoca ve ekibi iyi ki.
Emeğinize, iş aşkınıza sağlık.