“Muhteşem, mükemmel, çarpıcı, olağanüstü, büyüleyici...”
“Mutluluğun iyi edemediğini iyileştirebilecek ilaç yoktur” derdi bir vakit Gabriel Garcia Marquez. Mutluluk iyi ederdi çünkü. İyileştirirdi. Sakinleştirdi. Ehlileştirirdi... 

Bundan neredeyse beş ay önce bir Haziran gecesi kaleme aldığım bu satırlara, kafasında uzun mu uzun bir oyunun ilk perdesi henüz kapanan yorgun aklım şu satırları eklemişti o zaman: 

O saf mutluluk duygusu, yastığa başınızı koyduğunuzda hissettiğiniz ve o yastıktan başınızı kaldırdığınızda hissedebileceğiniz tüm acıların, tüm kırgınlıkların, tüm umutsuzlukların önüne geçer, çünkü hepsinden daha büyüktür. Her şeyden önemlidir mutluluk; çünkü o hayatın taşlı topraklı yolunda bindiğiniz tüm freni tutmayan araçların varıp varabileceği son duraktır. İnsanın sadece mutlu olduğu yer yuvasıdır; ve mutsuzken eksik, mutsuzken kırık, mutsuzken yoksul, öksüz, yetimdir. 

Defne’nin kendisinden sakladığı acı gerçekleri öğrenen Ömer’in, “gerçek” denen şeyin tüm kırıcılığına, tüm yakıcılığına rağmen Defne ile tattığı o saf mutluluğun yanında önemli olmadığını gününün sonunda anlayacağına inanmak istemiştim o zaman... Anladı da. Günün sonunda, “bir yılın sonunda” oldu sadece. Yudum yudum, kadeh kadeh, sokak sokak kaybettiği mutluluk; fark etmeden Ömer’in kalbinin derinliklerine saklarken kendini, birinin gelip Ömer’i kollarından sarsmasını bekliyordu o kalbin çatlaklarından dışarı sızmak için. Sinan geldi, sarstı o kolları, ve Ömer kalbini avcunun içinde, turuncu turuncu sızdırırken buldu bir yaz gecesi. Kaybettiği tüm o yaşama sevinci, belki ebediyen kuruduğunu sandığı o pınar çağıl çağıl akıyordu içinde; ve o mutluluğun, umudun esas kaynağının kuruyup kurumadığını bile bilmemesine rağmen peşinden gitmekten başka bir çaresinin olmadığını anlamıştı artık. Böyle döndü işte Ömer. Bitmesin denilen hikaye böyle bitmedi. Her şeyi anladığını sanıp uzaklaşmanın, ona aslında neyi kaybettirdiğini anladığında. 

Mutluluk binlerce kilometre ötede bir adamın paramparça olmuş kalbinin derinliklerine saklanırken, başka bir gök kubbenin başka bir çatısının altında küçücük bir kadının küçücük bir kutusuna hapsediyordu kendini. Çıkması yasaktı oradan; kalan bir nefeslik can ancak yaşamaya yeterliydi. Umut kırılırsa, tamiri yoktu; çünkü bir nefeslik daha canı yoktu. 

Ömer, yeniden atmaya başlayan kalbi ağzında, kaybettiği mutluluğu Defne’nin yanında ararken; ona da kaybettiği mutluluğu göstermeye başlıyordu farkında olarak veya olmadan, mutluluk bulaşıcıydı çünkü. İyileştirici, sakinleştirici, ehlileştiriciydi. Bir kitabın ilk baskısının eşsiz kokusunda saklıydı mutluluk. Bir yaranın ardından gelen sihirli bir dokunuşun, yaranın acısını mucizevi bir biçimde alıp gitmesinde gizliydi. Bir bardak çayda, bir tabak çekirdekte, bir fındıklı kurabiyede, sanki hiç soğumamış gibi görünen bir kucakta saklıydı. 

Bazen bir nefes kadar yakın, bazen kendini fark bile ettirmeyecek kadar uzakta da olsa bir yerlerde kendisini düşünen, koruyup kollayan bir ruhun varlığını bilmekte saklıydı mutluluk... Ömer’in mutluluğu yeniden aramaya geldiği yer; aynı mutluluğu gömülü olduğu yerden tırnaklarıyla itinayla, sabırla kazıyıp çıkaracağı kalbin yamacından başkası değildi. 

Yazı devam ediyor...
BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER