İstanbullu Gelin: Zor denklem

İstanbullu Gelin: Zor denklem
"Nasıl anlatsam, nerden başlasam..."
Bu yazıya nereden, ne şekilde başlayacağımı bilemedim bir türlü. Bilgisayarın başına oturdum, yazdım, değiştirdim, kalktım, geri geldim, sildim. Vakit geçti, sonra tekrar başladım. Yazma geç madem, niye zorluyorsun kendini bu kadar, değil mi? Ama bir sahne vardı ki, ağır bir soruyu, zorlu bir denklemi getirip koydu önüme. Burcu’nun Osman’la yüzleştiği, onu nikah masasında neden bıraktığını açıkladığı sahne; izlediğimden beri başka hiç işim yokmuş gibi aklıma geldikçe zihnimi kurcalıyor. O yüzden üzerine yazmadan geçemedim.

Osman ve Burcu ilişkisini başından beri kafamda olduramadım. Bence aslında onların ilişkisinde aşktan önce başka duygular vardı. Hatta duygulardan da önce, en başından beri, “Dur bir deneyelim, bakalım. Hiç yoktan iyidir. Hayatıma bir istikamet vermem gerek.” gibi aşkla çok ilgisi olmayan düşüncelerle girdiler bu ilişkiye. En baştan bir çekim, bir duygusal yakınlık hissedilmedi. Zamanla iyi kötü bir ritim tutturmaya çalıştılar ama hayat arkadaşlığına dönüşecek boyutta bir uyumu yakalayamadılar hiçbir zaman. Yine de artık hayatın başka bir safhasına, evlilik boyutuna geçme zamanı geldiği için o nişan, düğün adımları atıldı gibi hissettim ben. O yüzde bir noktada patlak vermesine şaşırmadım.


"Hiç değilse, takı töreninden sonra altınları alıp kaçmadı."

Çünkü bu kadar çok düşüne taşına, tereddütle girilen bir yolun, bir yere varmayacağını en başından biliyordum. Kabul; evlilik duygular kadar aklın da söz sahibi olması gereken bir adım. Aşkın, çiftleri bağlayıcı etkisini sürdürebilmek için bir noktada form değiştirip ehlileşmesi, akla da biraz yer açması gerekiyor. Ama onun öncesinde duygular, coşkun bir sel gibi, düşüncelerin de etkili olması gereken yolun başına sürüklememişse insanı, aşka da düşüne düşüne adım atılmışsa orada bir yanlışlık var demektir bana göre. Yani öncesinde bir noktada duygular bir fırtına kopartmış, ortalığı biraz dağıtmış olmalı. Meğerse pek de bayılmadığım Burcu da benimle aynı fikirdeymiş. Onun da dediği gibi; “Aşk öyle düşünerek bulabileceğin bir şey değil. Sanki yıllardır kayıpmışsın da evini arıyormuşsun gibi, bulduğun an bilirsin. Aşkın olduğu yerde korku olmaz tereddüt olmaz. Kalbini ruhunu kendini teslim edersin.

Hisler konusunda tereddüt yaşanıyorsa orada aşk yoktur. En az onun kadar güzel, başka duygular var olabilir ama onları aşk diye adlandıramayız. Aşık olduğun zaman tereddütler olmaz. En azından Osman’ın yaşadığı kadar olmaz. Çünkü kalbinin sesi, beynindeki soruları bastırır. Yeri gelmişken o klişe ama haklı cümleyi kurmalıyım; aşkın gözü kördür, çılgınlık ise onun rehberi.

Osman kendisiyle konuşmaya gelen Garip’e “Ben kızınıza aşık olduğuma, bunu geç anladığıma inanıyorum.” dedi. Halbuki insan aşık olduğuna inanmaz. “İnanıyorsa” kendini buna inandırmış, ikna etmiş demektir. Aşık olduğunu sonradan da fark etmez; çünkü aşk baştan düşer içine, hisseder, bilir. İlk görüşte vurulma olmasa bile, yüreğin bir başka kıpırdar o ilk kıvılcımda. Osman da aşık olmadığının farkında, çünkü aradaki hissî farkı bilecek deneyime sahip olmasa da, teoride aşkın ve sevginin farklı olduğunu o da biliyor. Zaten Burcu’ya “Ben seni seviyorum.” dedi, ama “Sana aşığım.” diyemedi.

Yazı devam ediyor.

BUNLARI DA SEVERSİN

BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER