90’larda Bir Demet Tiyatro İzlemek

90’larda Bir Demet Tiyatro İzlemek
1996’nın soğuk ve karlı ilk günlerinde vazgeçmiştim çocuk olmaktan... Ve okul kantininde, üstümüze sinen patates kızartması kokusuydu kaçtığımız dersler... Cebimizde taşıdığımız o kağıtlara, devamsızlıklarımızı değil, ders notlarını yazsaydık, daha yüksek notlar görürdük belki karnelerimizde... Ama o zaman hiç anlar mıydık, öğrenci olmanın en güzel yanının, okuldan kaçabilme ihtimali olduğunu?

Kaçar da başka yerlere gitmezdik biz, okul kantininde plastik sandalyelere sıkış tıkış oturur, konuşur, gülerdik topluca. En bitirimimiz; bir önceki gece Bir Demet Tiyatro’dan öğrendiği şakayı yapar, en yeteneklimiz; Feriştah’ın fantezilerini öyle iyi canlandırırdı ki, sanırdın Feriştah Yenge kalkmış, bizim okula gelmiş. O günlerde elimizde, sağa sola fav dağıtacak teknolojik kelepçelerimiz yoktu henüz. Sohbet dediğimiz; göz göze bakışarak olur, takipçi sayımız; bizden hoşlanan çocuğun peşimize taktığı en iyi arkadaşı kadar olurdu. Ve eğer; dün gece televizyonda onu izlemediysen, kantindeki muhabbete katılamaz, olan biteni anlamaya çalışarak bakardın sadece. Çünkü öyle kolay kolay izleyemezdin kaçırdığın dizileri, programları. İnternet yok muydu canım? Vardı da, henüz o işlere bakmıyordu. Geçen salı izlemediysen, bütün hafta “leri leri leri” diye söylenen şarkının ne olduğunu anlamaya çalışır, gelecek salı, ilk sen otururdun televizyon başına…

O yıllarda, o yüzden mi daha değerliydi televizyon izlemek, yoksa bütün aile aynı şeyi izlediğinden mi acaba? Akşam yemeği sonrası, henüz “ay ne nostaljiiiik” diye sıfatlandırmadığımız sobaların, ısınma aracı olarak kullanıldığı oturma odasında, maaile oturulurdu. Biri çayı koyar, öbürü kestaneleri çizikler, diğeri başka bir şeyle ilgilense de, biri bir laf attığında herkes duyar, herkes katılırdı. Odadan odaya “whatsapp”lanmaz, en yakınlarının ruh hali facebook’tan öğrenilmezdi yani… Üzüntü; elle tutulur, neşe; dokunulabilir cinsten bir şeydi. 

Her evin babası, Burhan Çıtır’ın her şeyi en son öğrenmesine kızar, her evin yaş almışı Telviye Teyze ile dalga geçilmesine bozulur ama gülerek “ben bu kadar değilim canım” derdi. Evin en yeni nesli, bir şeyi tanımlarken tanımın sonuna, Asuman gibi “olayı” kelimesini katardı. Her evin Lütfiye kadar bilmişi yoktu belki ama, herkesin içinde bir Mükremin Çıtır vardı. Kâh isyankar, kâh deli dolu, kâh hüzünbaz ama illa adaletli, saygılı… O zamana kadar, televizyondaki karakterlerde, bunların hepsi bir arada olmazdı genelde. Kişi ya delikanlı olacak ya duygusal. Ya şaka yapacak ya şiir okuyacak. Oysa, tıpkı onu canlandıran Yılmaz Erdoğan gibi, Mükremin Çıtır’ın da en güzel yanıydı hem şakacı, hem şiirci oluşu… "Şair dediğin melankolik olurdu, şakaların içine hüzün yerleşir miydi?" klişesinin yıkıldığı yıllardı. Yılmaz Erdoğan; Bir Demet Tiyatro’ da kurduğu “alengirli” cümlelerle hem güldürür, hem de en hassas yanlarımıza dokunurdu. Mükremin Çıtır; “suyun debisiyle alakalı bir ismi vardı” diye “Coşkun” şakası yaparken, şakacılığın komiklik değil, zeka işi olduğunu öğretiyordu aslında bir nesle… Aynı neslin devrik cümlelere merakı da yine Mükremin’in Asuman’a ettiği şu cümlenin suçuydu belki de:

 “Şimdi sen vapura binince, balkona çıkıp denize bakacaksın ya dalgın dalgın, aldırma; bizim sevdamız daha büyük ondan..."

Yani 90’ların tam ortasında, hayatımızın içine “güldürüşlü” diye giren Bir Demet Tiyatro, aslında en çok hüzünlenmeyi öğretmişti bize, ayıpsızca. O yüzden onu televizyonda yayınlandığı yıllarda izlemiş olanlar şimdi o şakalara hala gülerken, hüzne de kapılırlar biraz.

Çünkü geriye dönüp baktığımızda Bir Demet Tiyatro:

Çocuk olmaktan vazgeçtiğimiz, ama hayatın en güzel günleri olduğunu henüz fark etmediğimiz o günlerde, sobanın üstünde demlenen çayın, henüz acısı yaşanmamış aile büyüklerinin, 90’ların samimi, sıcak kokusudur, bir daha yaşayabilme ihtimalimizin olmadığı…
 
 

 



BUNLARI DA SEVERSİN

BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER