Hepimiz İsmail Abi’yiz!

Hepimiz İsmail Abi’yiz!

İsmail Abi’ye özlemle…

Burak Aksak Leyla ile Mecnun’u yazmamış olsaydı kendimizin bile fark etmediği özlemlerimiz, içimizde çürüyüp kanımıza karışacaktı muhtemel. Neyse ki olmadı. Bir gün Leyla ile Mecnun çıktı karşımıza. Ve biz, ismini koyamadığımız onca gamı, kederi ve komikli mahalle insanlarını ete kemiğe bürünmüş halde görünce sevinçten çıldırdık. Bilmem kaç bölüm?

Gönül telimizin üzerine basa basa geçip giden bir İsmail Abi gördük orada. Hikâyesiyle kalbimizin en derinine gömdüğümüz, hayaline bile saygı duyduğumuz, ‘aman biri yarasını kanatmasın’ diye tv başında tedirgin olduğumuz kocaman yürekli bir İsmail Abi. Onu terk edenlere kızdık. Kimsesizliğine, yalnızlığına, işsizliğine öfkelendik ve şapka çıkardık hayal gücünün bereketine.

İş bu yazıyı İsmail Abi’den aldığımız ‘hasret’ dolu yetkilere dayanarak yazdık:

Bazı insanlar siyah önlük, beyaz yaka gibi çocukluğunuzdan hatıradır. Ama onlar bunu bilmezler. Eski bir radyodan şarkı dinlemek gibidir onları görmek. Nereye koyacağınızı, nasıl saklayacağınızı bilemezsiniz hiç.

‘İnsanın cenneti çocukluğudur’ diyordu bir yazıda. Sizi o cennete götüren bir gemi geçse kıyınızdan ona bir çay demlemez misiniz? Şarkılar söylemez misiniz eskilerden, ille akşamlayalım diye ısrar etmez misiniz? 

Biliyor musun ‘madde’ değil sandığın. Aslında hiçbir şey sandığın gibi değil.

Biz pullu ceketiyle kıyıda çocukluğuna el sallayan ümitli İsmail Abi’den başkası değiliz. İnsanın her kaybı çocukluğunu öldürüyor. Kaybın yoksa bunu bilmen mümkün değil. Baban mesela. Ölüyor ve giderken senin çocukluğunu da götürüyor yanında. Bir bayram sabahı kapısını çalıp sofrasına oturabildiğin ve elini öpebildiğin bir baban varsa bunu anlaman mümkün değil. Gurbette geçirmiyorsan bayramını, çocuğunun elinden tutup kendi çocukluğunun geçtiği eve götürebiliyor ve anlatmak zorunda kalmıyorsan hayal etmesi için, sevdiklerinin yattığı toprağı dahi kokusundan mahrum olmamak için kavanoza koyup yanında taşımıyorsan beni anlaman imkansız.

'Delisi dışına' dedikleri kimse, biz oyuz işte. Sevindirik olmak kalıbını duyduysan o da bizim halimiz. Çocukluğunu kaybeden insanlar eski bir çaydanlık görünce bile oturup ağlayabilirler. Bir kırık düğme için şiir yazan insan tanıyorum ben. Ölmüş annesinin gömleğinin kırık düğmesine.. Annesi ya da babasını yitirmiş olanlar için mazi kıymetlidir. Her giden bir parça götürmüştür çünkü ve elinde ne kalmışsa bütün gücünle sahip çıkmalısındır ona. Çünkü geçmişi olmayanın geleceği de olmaz.

Bundandır biz çocukluğumuzu anımsatan ne görsek -bir kırık düğme, bir çaydanlık ya da bir aşina yüz- annesini görmüş bebek gibi el çırparak koşarız ona. Hiç demeyiz ki düşer miyiz o yolda, canımız acır mı? Uzaktan el sallarız çocukluğumuzu taşıyan gemilere. Şiirler okur, ses verir, şarkılar söyleriz. Hiçbir gayemiz yoktur bizim anılarımıza sahip çıkmaktan başka. Eski yüzlere, eski günlere sahip çıkmayı boynumuzun borcu biliriz.

Yaş alır, yol alır, yara alırız. Yaşlandıkça artar özlemimiz. Yara aldıkça çocukluğumuza, anılarımıza sararız acılarımızı. Çünkü insanın yüzünü bazen anılarından başka hiçbir şey güldüremez. Çocuğumuz ‘anne tatilde nereye gidiyoruz’ dediğinde, onu elinden tutup kendi çocukluğumuza götürürüz. Niye bu kadar sevindiğinizi hiç anlamaz o. Umarım anlayacak kayıplar yaşamaz.

Şimdi sen diyorsun ki gemilerimizi yüzdürdüğümüz nehirler farklı denizlere dökülüyor, ondan sebep al git gemini. Öyle mi?

İsmail Abi’nin aslında bir balık olduğunu öğrendiğim gün gibi kederdeyim şimdi (ismini çokça andık cevap hakkı doğdu kendisine). Aslında ben de mi bir balığım da çaktırmıyor senarist?

Sudan çıkmış İsmail Abi gibiyim.

BUNLARI DA SEVERSİN

BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER