Yaz'ın Öyküsü: Geçmiş ile geleceğin savaşından galip çıkan olmaz!
Dün gece sanki yeni başlamış bir dizinin üstelik çok yüksek ve sağlam giriş yapmış bir dizinin ikinci bölümünü değil de, üçüncü sezonundan bir bölüm izliyormuşum hissine kapıldım. İlk bölümde kalbimi sızlatan tüm duygular dağılmış ve sıradanlaşmış gibiydi.. Rejinin geçmiş söz konusu olduğunda kurduğu şahane sahneleri ise pamuklara sarıp, kenara alıyorum. Onlar bir ilkti ve asla unutmayacağım şekilde zihnimde dosyalandılar. Yerli ekranda ilk defa bu kadar stilize ama duygulu tasarlanmış "flash back" sahne izledim desem, yeridir. Mert'in kavga sahnesi de çok güzel kotarılmıştı.. Ellerinize sağlık! Umut'un annelik çabalarını sergilediği her sahneye ve Vildan Atasever'in performansına bayıldım. Dört bölüm daha izlesem "Ranini Atasever" diye hesap açacağım; biri buna engel olsun!

Yaz, başına açtığı belalardan bu bölüm şıp diye hemencecik kurtuldu. Parmak şıklatma hızında konuyu halletti gamzelerini yediğimin Tunç'u ancak kendi kardeşine o kadar geniş davranmadı. Bu da onun hayattan alması gereken ders olmalı. Tam olmak ve eksik olmak arasındaki farkı Tunç Bey de belki bu yaştan sonra kıra döke öğrenecek. Geçen bölüm tatlı sert otoritesiyle dikkatimizi çeken, kızları da basit bir ergen yaramazlığında dahi sigaya alan Peri Anne, bu hafta olan bitene kör mü baktı, ben mi sahne kaçırdım? Peri Annecim, bu kızlar (Tunç Bey her ne kadar "Hocalarıyla konuştum şikayetçi olmayacaklar" dese de) soygun, adam yaralamaya kalkışma, kamu malına zarar vermek ve kesici alet kullanmak gibi suçlara bulaştılar ve Yetimhane'ye de polis eşliğinde geldiler. Siz o esnada nerelerdeydiniz? Olmayacak mı bunların bir yaptırımı? Gördüğüm kadarıyla olmadı. Yetmedi, bütün bunların üzerinden 24 saat bile geçmeden genç kızlarımız şık şıkıdım giyinip konsere bile gittiler. İlginç. Hele Yaz'ın her şey bittikten sonra "Ulan az daha katil oluyordum" travması yaşamaması, duruma aymaması; aydıysa ve travma yaşadıysa da bunu bize geçirememesi karakter bütünlüğü açısından daha da ilginç. Babası durumu hatırlattığında yani "Biz karşına çıkmasaydık şimdi bir adam yaralamıştın" dediğinde cevaben verdiği mimik de yetmedi.

Bunlar bana neden batıyor? İlk bölümde herkesin duygusu o kadar "kaliteli" ve yüksekti ki birden bire kilit karakterlerin yarısının içinin boşalmasını seyirci olarak yadırgıyorum. Ekim'in aslında kader ortağını kaybetmek gibi çok yüksek travmalar yaratacak, ihanet olarak algılanmaya müsait ve etli duran "Yaz kendine aile buldu" hikayesinin duygusuyla birlikte ikinci plana atılması gibi.. Oysa bana göre Yaz-Ekim kardeşliği eldeki en güçlü ve etli hikaye.. Yetimhanede büyümüş, birbirine tutunmuş iki kızdan biri kendine aile ediniyor; özetle kimsesizlik savaşından galip çıkıyor. Bu durum aralarında "aynı erkeğe aşık iki genç kız" klişesinden daha güçlü bir çatışma yaratabilecek kapasitede ve taze bir duygu. Bizden bunu esirgemeyiniz, lütfen..

Adeta Baba Mert o sıkıcı (üzgünüm ama dinlediğim en sıkıcı vokal yorumuydu aynı zamanda, 23 Nisan şiiri gibi yorumlanmıştı) Barış Manço şarkısını söylesin diye kurgulanmış kadar eğreti duran "müzik aletlerini kurtarma konseri" de bölümün EN sıkıcı sahnesi ve anıydı. Aslında dün gece beni en cezbeden yerler Yaz ile babasının kaynaşması, Umut-Yaz itişmeleri ve Umut ile Tunç'un yakınlığını anladığım sahneler oldu. Umut ve Tunç'a inanmakta hiçbir zorluk çekmediğim gibi aralarında yaşanan/ yaşanmış/ yaşanacak her hikayenin de alıcısıyım. "Seni o mahalleden çekip çıkarmasaydı" diye kodlanan, Tunç'un Umut'u keşif anı ve hikayesini de merak ediyorum hem de Mert ile geçmişinden çok daha fazla ve dahi delicesine!

Nevra Hanım hâlâ saha kenarında maça çıkmak için ısınan ama Hoca'dan işaret alamayan yedek oyuncu gibi. Rengi belli değil ama şikayetçi değilim. Onun altından çıkacakları merak ediyorum. Mirasın %70'i torunda ve hanımefendi velayet konusunda umursamaz davranıyor. Ne planlıyor gerçekten çok merak ediyorum.. Umut'un anası ise bu bölümde artık iyiden iyiye kumaşı beş para etmez, ucuz bir kadın hissi vermeye başladı. İzlerken, "iki tane kızım var onları zengin adamlara pazarlar ölene kadar da huzur içinde yaşarım" tadı veriyor. Planlanan bu ise çok başarılı, değil ise acil olarak biraz derlenip toplanmalı.

Gelelim Baba-Kız sahnesine... O sahneyi bir kez yayında izledim, bir kez de yayın sonrasında gözlerimi kapatarak dinledim. Bu dizi yayına çıkmadan haftalar önce başlayan Vildan Atasever'in anne olmak için genç durduğu tartışması nazarımda ne kadar boşa düştüyse, Tansel Öngel- Ece Çeşmioğlu arasındaki yaş farksızılığı o kadar gündemime oturdu. Baba-Kız sahnesinde adeta iki sevgili gibiydiler. Sahnenin sesini kısıp birine izletin ve sorun, "Evet bunlar Baba-Kız" diyecek milyonlar bulmanız gerçek bir sürpriz olur.

Özellikle Yaz'ın arkadaşlarının yanındayken de Mert'in -aykırı demek istemiyorum ama- alışılmadık tipte bir baba olması kağıt üzerinde şahane bir fikir gibi dursa da bu tip bir uygulamada pek inandırıcı olmuyor. Tasarlanan karakter seyirci için "değişik" ise yorumunun dikkatli olması lazım. Hâlâ Tansel Öngel'in rolü bi tık yukarıdan aldığını düşünüyorum. Sustuğu sahnelerde Mert ne kadar kusursuz bir resim ise, konuşunca o kadar inandırıcılıktan uzak oluyor. Mert'in "annem kan tükürüyor" diye ağlayarak yardım istemeye gelen çocuğa (Allah günah yazmasın da, çocuk oyuncu da kötü oynadı ve sahneyi tabana çaktı) şaka yapması mesela, dev itici duruyordu. Tamam, Mert'i erkek/koca/sevgili/Doktor olarak sevmek zor ve bu durum hikayenin işine yarayacak bir hâl. Ancak baba olarak sevmek, onunla yaşamak, "Hacı işte beklenen baba budur 2015 yılında!" demek istiyorum çünkü bana göre çatışmanın sağlığı açısından Mert'in tercih edilir bir baba olması elzem. 

Özetle, Yaz'ın Öyküsü ekrana çıkan teenage işlerle kıyaslasığımda beni kendine bağlayacak "adult" öğelere sahip ve bu umudun peşinde birkaç hafta daha gitmeye niyetliyim. Emeği geçen herkesin gönlüne bereket!

Böyle işte..
R.

BUNLARI DA SEVERSİN

BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER