Poyraz Karayel ile dertleşmece...

Poyraz Karayel ile dertleşmece...
Yaralarımız var hepimizin. Kiminki neresinde bilemeyiz, kiminkinin neresinden tutarsak kanar onu da bilemeyiz. Kim hangi genetiği bozuk duygularla boğuşuyor, o da muamma... Hâl böyleyken yani iş biraz duygular, biraz edebiyat, biraz da insan olunca rotayı Poyraz Karayel'e çevireyim dedim. Bu yazı fazlaca 'hayal ürünü' içermektedir sevgili okuyucular. Karşımda Poyraz Karayel varmışçasına soru cevap olayına girdim... Bakın bakalım neler konuşmuşuz?

S: Maşuklar telef olmaz, aşıklar telef olur diyorlar, ne dersin?
Poyraz: Doğrudur. Aşık olursan kanına panzehiri olmayan bir zehir enjekte edersin. Hem de bile bile.. Kafan güzel olur. Doğruymuş yanlışmış ne fark eder? E uyuşturucu kullanıyorsun bir nev-i işte. Muhtaç oluyorsun. Aşka, aşık olduğun insandan daha fazla muhtaç olmaya başlıyorsun bir süre sonra hatta. Ama işin garibi yüzyıllardır yasaklanmıyor aşık olmak. Oysa insana duygularından, en baba duygu aşktan daha fazla ne zarar verir ki bu hayatta? Ama iş aşık olunansa eğer... Orada duracaksın işte! Hastalığı kuluçka süresinde atlatan şanslılardır. Onlar Canan Tan hikayelerinin sonunda bile mutlu yaşayabilecek insanlar... Yanisi aşık, maşuğun önüne toprak olur; maşuk ezer geçer. Maşuk toz eder, aşık toz olur.

S: Aslında insanların tek mutsuzluğu aşkta değil ki be Poyraz... Olay duygular...
Poyraz: İşte o kısım kara bir delik. "İnsanı insan yapan ne?" diye sorunca şak diye 'Düşün-meek' cevabı yerleştirildi bugüne kadar. Oysa bırak düşünmeyi... İnsanı insanı yapan duygularıdır be kardeşim... Bir köpek kedi ile eş olabiliyor mu? Bir aslan bir kuşa aşık olabiliyor mu? Bir martı, karıncaya üzülebiliyor mu? HA-YIR! Onlardaki duygular bile kazasız belasız. Ama bizde illa her şeyde bir entrika, bir şov. Hamurumuzda hep bir hayal kırıklığı var, o kesin. Üstüne ağzının tadına göre biraz sevgi, biraz güven, biraz acı filan serpmişler bize de hayat diye vermişler. Sonra bu insanlar neden deliriyor? Ulan bu kadar karışımda mikser kurbanı oluyor insanlar da ondan. Güven mesela... Klişedir ama yıkılırsa ne kadar mesai harcarsan harca, tekrar inşası hayli zor. Her duygunun yedi sülalesi var işte. Uğraş, dur.

S: Üzülmenin en az on sülalesi var ama...
Poyraz: Geniş aile o... Kapıları maalesef herkese açık. "Şu yaş altı-şu yaş üstü, şu sağlık sorunları olan, duygu gazisi giremez." ibaresi de yok. Hâl böyle olunca, ipini koparan üzülüyor. Sevdiğini kaybeden üzülüyor. İstediğini alamayan üzülüyor. Alıp da mutlu olamayan, mutluluk peşinde koşup bitişe varamayan, sevip de sevilmeyen... Herkes üzülüyor be işte. Ama bazıları güzel üzülüyor. Bazıları gözyaşı dökmeden nasıl okkalı üzülüyor hem de!

S: "Bazen üzüntüler, gözyaşlarının uzanamayacağı kadar derindir" olayı yani...
Poyraz: E öyle! Bazı anlar vardır. Acırsın, kanarsın. Sırf yanındaki değerli varlıklarda ufak da olsa bir kesik bırakmamak için eşekler gibi debelenirsin. Yüzüne alırsın en oscarlık bir gülümseme, benliğine takarsın. Sonra kanıksarsın. Bakmışsın, ne kadar dibe vurursan vur, o gözyaşı bir türlü akmıyor. Ardından ağlamak istersin. Kurarsın bir rakı sofrası, koyarsın bir radyo, alırsın önüne bir fotoğraf... Ağzında en sevdiğin kitabın, en hayati cümlesi... Ama ağlayamazsın. Yaran o kadar derindedir ki, artık sen bile dokunamazsın.

S: Dokunamadığımız yere dokundurtmadığımız için bazı trenleri de kaçırıyoruz galiba?
Poyraz: O müstahak oluyor işte. Asl'olan göremediğin, bilmediğin, farkında olmadığın, iyileştiremediğin parçalarının birileri tarafından keşfe çıkılmasıdır. Onu da durdurunca elinde 'daha ayak basılmamış kara parçası' nın sendeki versiyonu çıkıyor. Sonuç? Elinde koca bir sıfır kalıyor. Ne eklesen üstüne anlamı yok, ne ile karıştırsan yok ediyorsun. Oysa insan bazen keşfetmeye müsait olmalı. Bırak dağılsın içindeki... Bırak rüzgara karışsın... İçindeki mahvolmuşluk zaten toz tutmuştu. Bu değişim belki cilalayıp parlatacak içindekini. Belki rüzgarın ayarı değişecek,fırtınaya çevirecek kendisini. Ama ne fark eder? Acının derecesi zaten sıfırdı. Eksi sonsuz hiçbir zaman sıfırdan daha değersiz değildir bazen.

S: "Ne ölmek nefessiz kalmaktır, ne de yaşamak nefes almaktır." diyelim mi?
Poyraz: Diyelim, desinler. Denilsin. Ama son olarak bir şeyler denilecekse o da şunlar olsun: İnsan gibi geldiğimiz dünyada insanca yaşayabilelim be! Sevmenin ne muazzam duygu olduğunu her gün en az iki defa diş fırçalarken hatırlayalım. Yalan üzerine tırnağımızın kirini bile atmayalım. Sarıldığımızda, onun kokusunu sinenin her zerresine hapsedelim. Zorla güzellik oldurmayalım. Bunun, burnu bir türlü düzelmiyor diye 15. kez bıçak altına yatan Sibel Hanım'ın yaptığından bir farkı yok! Kimseye değer vermeyin saçmalığına karşı kulağımıza tıka basa pamuk dolduralım. Sevince her milimetresini sevmeyi öğrenelim. Tek hatada silgiyi boşa harcamamayı, hayata dair tükenmez kalem değil; kurşun kalem kullanmayı adet edinelim mesela. Gözyaşını, dünyanın en büyük hazinesiymiş gibi saklamamayı...

Oğuz Atay okuyalım yahu! "Provası yok hayatın. Ne yeniden yaşamak mümkün, ne de yaşadıklarını silebilmek. Önemli olan, ilk defa değil son defa sevebilmek.." gibi bir cümleyi kalbimizde taşıyalım. Pişman olursak köküne kadar acısını çekip efendi gibi yolumuza bakalım. Yiğidi öldürüyorsak, hakkını takside bölerek de versek, verelim. İnsanlık yapıldığında üstü kalıyorsa bırakalım kalsın. Gülüşlerimize, ayrı itina gösterelim. Güzel gülen insanları üzmeyelim. En çok sevelim ama! Topumuzu kurtaracaksa bu kurtaracak, iyi belleyelim! Sonsuz bir mavimiz olsun. Ne seversek içine koyarız! Sonsuz olur. Şu hayatta bir kalbe dokunmadan son nefes raddesine gelmeyelim. Çünkü şairin de dediği gibi : "Ne gelir elimizden, insan olmaktan başka..."
BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER