Fare deliğe sığmamış bir de kuyruğuna kabak bağlamış..
Aşk Yeniden'in 54. bölümü sona ereli 24 saati geçti.. Yani, normal şartlarda 10-14 saat içinde bölüm yorumunu yazan biri olarak geç kalmış durumdayım. Peki, ama neden? Çünkü, ne yazacağımı bilmiyorum.. Dünden beri düşünüyorum, düşünüyorum, gel gör ki bölümün içeriğine dair üzerine konuşabileceğim net bir tema bulamıyorum.. İyi de neden? Sanırım, birkaç örnekle açıklarsam daha iyi olacak..

Bence, Aşk Yeniden'in uzunca bir süredir yaşadığı en büyük sorun, ikinci sezonun başından beri senaryodaki dengenin bir türlü kurulamamış olması. Anlık başarılar için bir yola sapılıyor, haliyle o hikayenin ömrü kısa oluyor. Hemen sonrasında yeni bir açılım ile başka bir yola sapıyoruz, bu sefer de hızla kördüğüme dönen bir akışa doğru yol alıyoruz.. Gün geliyor, dramlardan dramlara koşuyoruz. Silahlar bir yanda patlıyor, insanlar öte yanda kendini parçalıyor, ağlıyor. Sonra başka bir gün geliyor, ana hikayeyle hiçbir bağlantısı olmayan tamamen komedi odaklı bir bölüm izliyoruz. Tıpkı, bu hafta izlediğimiz gibi.. Hikayedeki bu çıkmazları neye mi benzetiyorum?

Mahkûmun Çıkmazı
Prisoner's Dilemma; ikilem konusunda bilinen en net örneklerden biridir. Esas hikaye çok akademik kaçabilir, o yüzden benzeri mantığı güden içimizden bir örnek vermek istiyorum..

Merkezi ısıtma sistemi olan, 12 daireli bir apartmanda oturduğumuzu düşünelim. Ay sonu ne olur? Koca apartmana gelen ısıtma parası 12 eşit parçaya bölünür ve herkes aynı parayı öder. İlk bakışta ne kadar adil ve mantıklı değil mi? Peki, sonra ne olur? Kışın ortasında, apartmandaki dairelerin 11'i de kapısını, penceresini sıkı sıkı kapamışken, içlerinden birinin -Diyelim ki onun adı Şakir- keyfine düşkün olduğu anlaşılır. Öyle ya, Şakir açmış camını penceresini gece gündüz evinde don atlet gezmektedir. Nasılsa, kalorifer sistemi minimum bir oda sıcaklığını sağlamaya yönelik olarak ayarlanmıştır. Gel gör ki asıl problem şudur; o dairenin sıcaklığının belirli bir düzeyde kalabilmesi için kaloriferler harlandıkça, evinde kapısı penceresi kapalı oturanlar buhran geçirmektedir..

Geri kalan 11 daire sakini, çıkıntılık eden Şakir'i ortak bir paydada buluşmak için davet eder. Ancak, Şakir her türlü teklife kapalıdır. O, sadece kendi yararını düşünmektedir. 11 daire sakininden bazıları bir öneride bulunur; geri kalan herkes kendi evinin odalarındaki kaloriferlerin vanalarını kısacaktır. Böylece de evlerdeki cehennem sıcakları dengelenebilecektir. Lâkin, o 11 daire sakininden bir tanesi bunu kabul etmez ve o da camlarını açmaya başlar. Çünkü, enayi yerine konmayı kendine yedirememektedir. Günler geçmeye devam eder.. Sonra biri daha pencelerini açar ve ardından biri daha. Haliyle adam başına düşen fatura miktarları da gün geçtikçe yükselir..

Sonuçta ne olur? Herkes zarar eder.. Çıkıntılık eden ve pek sıcak sevmeyen keyfine düşkün Şakir, peteklerini kısmak yerine pencereleri açtığı için kısa zaman için herkesten daha fazla kâr etmiştir. Hem istediği gibi evinde yaşamıştır hem de bireysel bir kalorifer sistemi olsa, ödemesi gereken fatura miktarından çok daha cüzi miktarları ödemiştir. Keza, Şakir karşısında kendini enayi gibi hissetmek istemeyen daire sahibi de bir süre için istediğini elde etmiştir. O da dediğini yapmıştır ve kendini ezdirmemiştir. Hem onun sayesinde artık Şakir de daha fazla kalorifer ücreti ödemek zorunda kalmaktadır. Geriye kalan diğer 10 daire sakini de zaman içinde bu düzene ayak uydurarak herkesin daha fazla zarar etmesine sebep olmuşlardır. Halbuki, örgütlenip apartmanın daire bazlı bir ısıtma sistemine geçmesi için çalışmalar yapabilirlerdi ya da en olmadı, kendi aralarında tasarruf tedbirlerini uygulayabilirlerdi..

Tüm bunlara bakınca ne anlıyoruz? Bireysel olarak gerçekçi ve hatta faydacı olan bir tercihin, kollektif olarak gerçekçi olmayan ya da mantıksız olan bazı durumları yaratabileceğini..

Sezonun Problemi
İşte bence Aşk Yeniden'in ikinci sezonundaki sorun da tam olarak bu.. Temel olarak bakarsak; Ertan'ın "babalık" olayının defaatle kaşınması bence çok doğru bir karar. Keza, hala ve hala Vahit'in hem "karakter" hem de oyunculuk olarak muhteşem bir başarı olduğunu düşünüyorum. -Karakterin, dizinin temasına ağır gelip gelmediğinden bağımsız olarak- Selin ve Orhan'ın evlendirilmesi ve hayatlarına dair gerçekçi sorunlarının olması, ayrıca Şevket ve Meryem'in orta yolu bulması.. Özellikle, hikayeye Mukadder'in girmesi sonrası Mukaddes'in yaşadığı evrimin güzelliği ve dahası. Ve her şeyden önemlisi, Zeynep'in iyi yönde yaşadığı Fatih eksenli değişimler. Sözün özü; tek tek bakınca insanın aklına çok da yatmayan hikayeler izlemedik aslında. Ama, yine de şöyle bir hafızalarımızı tazelediğimizde genel itibariyle ağzımıza kekremsi bir tat geliyor..

Çünkü, şahsi kanaatim şu; hikayelerin bütünlüğünde sorunlar var. Örneklemek gerekirse; Vahit diye biri ortaya çıkıyor ve 3-4 hafta boyunca etrafı yakıp yıkıyor, sonra bir bakıyoruz adamın hikayesi bilmem kaç hafta yok, zira adamı ıssız adaya hapsediyorlar. Bir ay sonra ise Vahit hikayesi kaldığı yerden devam ediyor. Peki, o hikayenin etkisi ve vuruculuğu aynı oluyor mu? Bence, hayır..

Bir başka örnek ise Ertan meselesi. Zeynep, Ertan'a "baba" olduğunu söyleyeli 5-6 falan değil, tam 14 hafta oldu. Sonuç? Ne kadar yol alındı bu süreçte? Ertan bu süreçte; bir geliyor "oğlumu alacağım" diyor, bir geliyor "almayacağım" diyor sonra ise zaman zaman hiçbir şey diyemiyor. Neden? Çünkü, adam aniden dizinin içinde yok oluyor ve biz onu koca bölümler içinde on dakika görememeye başlıyoruz.. Hemen sorayım sizlere de; bu hafta Ertan hikayesi ne kadar yol aldı? Kaç saniye? Haftaya ne kadar alır sizce?

Daha küçük detaylardan da elli tane sayabilirim.. Misal, Zeynep ile Fatih takılıyor Cevat ve Kamil'in peşine.. Başlıyorlar, "Hazine, hazine!" diye dört dönmeye. Sonra, birden titreyip kendilerine geliyorlar ve o hikaye kapanıyor..

Hülasa, hikayenin asıl problemi bence, artık akışının belli bir tutarlılık çizgisinde ve sebep-sonuç ilişkisi gütmeden ilerliyor olmasıdır. Aynı sorun duygu değişimlerinde de mevcut. Ya tam absürt komedi izliyoruz ya da aşırı dramatik ve yüksek sahneler.. Ayrıca, bu akış tarzı şuna da sebep oluyor. Cevap bekleyen sorular haftalarca hatta aylarca havada kalıyor, o sırada ise kafamızda yeni soru işaretleri yaratan başka sorunlar oluşuyor. Ve bu yığın hiç durmadan, üst üste birikiyor.. 

Bitirirken..
Hikayenin "anlattığı" şeyi eleştirmediğimi bir kez daha vurgulamak istiyorum. Çünkü, herkesin kendine göre bir hikayesi vardır ve yaratıcı, yani yazar neyi isterse onu anlatmakta özgürdür. "O hikayeyi şöyle değil de böyle anlatmalıydın!" şeklinde bir tavır da kimsenin haddine değildir. Benim dikkat çektiğim husus, hikayecinin anlattıklarının "kopuk-kopuk" olmasıdır..

Orhan dedi ya; "Niye, bu kadar çok baba olmak istiyorum biliyor musun?" Ah be Orhan.. Daha önce yazdıklarımı biliyorsun, "Oğullar babasız büyümemeli.." Cidden çok güzel sahneydi..

Valandil..

BUNLARI DA SEVERSİN

BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER