Tatlı İntikam: Güven, az önce kollarımda can verdi!

Ezo Gelin & Kamber Ağa

“Dram- Komedi- fena hâlde dram” seyrine sahip bu bölüm bittiğinde, ne yalan söyleyeyim, son sahnenin etkisiyle gözlerim Pelin’inkine eşlik edercesine dolmuş halde ve içimde bir sızıyla kalktım ekran başından. Dördüncü bölümün finalinde darmadağın olmuş hâlde Sinan’a koşan Pelin ve onun acı çekişine kayıtsız kalamayan Sinan’ın yakınlaşacakları belliydi ama içimden “daha erken, çok erken” demiştim. Pelin, buna Sinan’a göre daha hazır olsa da, Sinan’ın kendini aşıp Pelin’e koşması için daha zaman vardı. Köyde yaşananlar bu yakınlaşmanın işaretlerini verse de hep kulağımda “hayır, şimdi değil!” diyen iç sesim vardı, ne yazık ki, haklı da çıktı.

Kabul; Pelin kısa zamanda çok yol aldı, değişmeye başladı, hatta büyük oranda değişti ama Sinan’ın yaşadıklarına bir anda perde çekip temiz bir sayfaya geçmesi çok zor… Bu ilişkide duraksayan, yalpalayan, hatta mehter adımlarıyla iki geri bir ileri yapan Sinan olacak ve çok da haklı... Köyden döndükten sonra olup bitenleri kızlara keyifle anlatan Pelin “Oraya tekrar gitmek isterim. Tabii Sinan’la…” diyerek yeni bir ilişkiye çoktan hazır olduğunun sinyalini açıkça verdi. O anda içindeki eski Pelin hortlayıverdi: “Ben istersem olur, bana hayır diyemez" öz güveniyle… Tamamen bilinçsizce, tamamen yürekten söylediği o cümle aslında hayatının aşkını yaşamaya hiç de hazır olmadığının en güzel işaretiydi.

Pelin yapı olarak şeffaf bir kız. Söylediklerinde de, yaptıklarında da, duygularını ifadesinde de… Oyunları sevmeyişinin en önemli sebebi de bu. Sinan’dan hoşlanmaya başladığını fark ettiği andan beri de net. Bunu kendinden de, arkadaşlarından da saklamadı aslında. Sinan’a hamleleri de hep direkt oldu. Onu görmek istedi, yanına gitti. Düşündüğünü, aklındaki gibi söyledi. Kızdı, öfkesini hissettiği gibi yansıtıverdi. Kırıldı, paramparça oldu; ona iyi gelecek tek adam Sinan diye, kalktı ona gitti. Hiçbir zaman evelemedi, gevelemedi; kem küm etmedi. Ne düşünüyorsa dosdoğru söyledi ya da yaptı. Bu, kişiliğiyle ilgili olsa da, bir yanıyla da Sinan’a olan güveninden kaynaklanıyordu.

Daha en başta, kalbini kırdığı adamı zihninde ararken bile Tankut’u hatırladığı saniyede, kırdığı kalbin onun olduğundan şüphe duymadı. Ne denli ciddiye almasa da, ne kadar alay etmiş de olsa Tankut’un onu sevdiğinden emindi çünkü. Tıpkı Sinan’ın iyi bir insan olduğundan ve ona değer verdiğinden emin olduğu gibi. Sinan, yalan söylemezdi, Sinan ona oyun oynamazdı, Sinan kötülük etmezdi. İşte tam da bu noktada kırıldı olay son sahneyle… Kulak misafiri olduğu anne-oğul konuşması hem bilincini açtı ve ona yaptığının Sinan’ın hayatında nelere mal olduğunu anladı hem de Sinan deyince yüreğinde oluşan “güven” duygusunu yerle bir etti.

Sinan’ın düşündüğünü söylemediğini ve anlık öfkesinin dışa vurumuyla annesine o cümleleri ettiğini elbette biz biliyoruz, ama kulaklarına inanmak zorunda olan Pelin için durum, tam anlamıyla 9.00 şiddetinde bir deprem… Şimdi oyun eşitlendi. Skor: 1-1 Bu aşamadan sonra Sinan’ın, Pelin’in yüreğine de yerleşen “korku” yılanını nasıl yok edeceğini, gerçekten çok merak ediyorum.
 
Nefesinden öpmek…
 
Olaya Sinan cephesinden baktığımda ise ona hiç kıyamıyorum. Beynim her yaptığına "ama…” ile başlayan mazeretler üretiyor ve ânı değil bütünü düşündüğümde hak verdiğim taraf, hep o oluyor.

Pelin’in her seferinde “Ben sana öyle davrandığımda çocuktum ama…” ( Bu arada Sevgili Pelinciğim, sen Tankut’u yerle bir ettiğinde 15 yaşında ergen değil eşşek kadar üniversite öğrencisiydin. Üstelik bile isteye yaptın ne yaptıysan, çünkü paşa gönlün öyle arzu etmişti, çünkü şımarık ruhun “yapabileceğini” buyurmuştu.) demesine karşın, belli ki ilk aşkını yaşayan bir adamın onu intiharın eşiğine getirecek bir travmayı atlatması imkânsız. Üstelik bu bölüm, annesinin söyleminden anladığımız kadarıyla çok sevdiği babasının ölümünden de kendini sorumlu tutuyor Sinan, kimseye itiraf etmese de…

İntiharın eşiğinden bugünkü Sinan’a varması elbette ki hiç kolay olmamıştır. Bu süreçte en büyük kaybının da “güven” duygusu olduğu çok açık. İlerleyen bölümlerde bu “güvenememe” sorununu çok daha net göreceğiz gibi geliyor. Aksi zaten inandırıcı da olmazdı. Olup bitenlerin üstünü örtüp, kendisine dev adımlarıyla koşan Pelin’e, kollarını açıp onun elini tutarak yeni bir hayata şıp diye başlayamaz bu adam.

Pelin onun sadece ilk aşkı değil, hayatının aşkı… Önce bu gerçekle yüzleşmesi gerekecek. Ardından Pelin’in değişimine ikna olacak. Yeniden güvenmeyi öğrenecek ve annesiyle Pelin için savaşa girmeyi göze alacak.

Pelin’in “On gönlüm olsa birini bile sana vermem!” sözü Sinan’ın “güven” duygusunu ve aşka inancını yok eden anahtar cümle… O kadar işlemiş ki içine, belki bilerek, belki bilmeden annesiyle konuşurken aynı cümleyi sarf ediverdi. “On gönlüm olsa birini bile sana vermem” bu ilişkinin anahtar ifadesi aslında. Pelin nasıl bunun bedelini ödüyorsa, Sinan da ödemeye şimdi başlayacak.
 

Allah’ım sana geliyorum!
 
Sanki çözülecek çok az sorun varmış gibi bir de adı batasıca Ceyda’mız var elbette… İkisinin de yaralarını sarmalarına izin vermez, aksine bir de tuz basar o yaralara… Ancak geçen bölümden beri düşünüyordum, bu bölüm kesinlikle emin oldum ki bir şansımız var: Ceyda kurnaz, hırslı filan ama aptal! Sinan’ı elde etmeyi kafaya koymuş ve önüne çıkan Pelin engelini ne pahasına olursa olsun ortadan kaldırmaya kararlı… Kısacası hedefe kitlenmiş, sağlı sollu ataklarla geliyor. Bu bölüm Sinan’ın, okulu yarım bırakmasına sebep olanın Pelin olduğunu, bütün çevreye ve en mühimi Meliha’ya duyurarak ilk bakışta, sağlam bir mesafe de almış gibi de görünüyor.

Ceyda, bütün sinsiliğiyle sürekli açık kollayıp yakaladıklarını art arda salvolarla Pelin’i çökertmek için kullanıyor ve asıl hatayı tam da burada yapıyor. Planları uzun vadeli değil. Düşünmeden anlık adımlar atıyor ve farkına sonradan varacağı gibi kozlarını hızla tüketiyor. Hatta son hamleyle büyük oranda tüketti. Soğukkanlı olabilse, bulduklarını toplayıp uygun an geldiğinde kullanmayı akıl edebilse, aksi kolayca ispatlanabilecek yalanlar söylemek yerine, planlarını ince ince kurgulayabilse, çok daha zararlı olacak. (Kötü olmak zor zanaat, Ceyda Hanım. Keskin bir zekâ ve iyi bir kumandan becerisi gerektirir ki, sende ikisi de yok, çok şükür!) Ceyda tipindeki insanlar, küçük cepheleri kazanmış görünse de, cephanelerini çok çabuk harcadıklarından savaşı kaybetmeye mahkûmdur.

Hele hele bu bölümde ikinci kez, izi beliren ve artık kadın olduğundan %100 emin olduğum Rüzgâr da geldiğinde, Ceyda’nın iki farklı tehdidi savuşturması, bu kıt zekâsıyla bana zor görünüyor. Tez vakitte kendi başını yer de biz de bed suratından kurtuluruz diye umuyorum.


Yazı devam ediyor...
 


BUNLARI DA SEVERSİN

BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER