Erkekler de yanar...
Naz’la konuşamayan Ali Nejat kendini viskiye vurdu. Kaan, babasını öyle görmekten korkup Naz’ı çağırdı yanına. Naz’ın geleceğini öğrenen Neslihan aklına ilk gelen yerli dizi klişesini gelişine vurdu ve gooooool! Ama kendi kalesine! Bölüm sonları bildiğimiz yerlerden gelse de yeni bölümlerde yeni şeyler söylüyorlar, bunu seviyorum. Neslihan’ın üstten üstten konuşmalarına karşılık Naz’ın nazikçe konuşması çok şık durdu. Bir de şaşkınlığını üzerinden atıp Neslihan’ın gözlerindeki hüznü görebilseydi... Naz göremedi ama, yaşanmış gibi göstermeye çalıştığı şeyi asla yaşayamayacağının bilincindeki Neslihan’ın ifadesindeki kırgınlığı, çaresizliği biz gördük, Rojda Demirer bunu bize yaşattı. 
 
Neticede hayal kırıklığına uğrayan, o evden ağlayarak çıkan Neslihan oldu. Seyircinin içini soğutan; kötülerinse öfkesini bileyen hareketler. Ama bana bunlarla gelin işte!
 
Kaan’ı bir kreşe yazdırdılar, babası ve halası umutlu ama Kaan tedirgin, ya okuldaki çocuklar onu sevmezse? Çevresindeki herkes üstüne titrerken bir çocuğun bunu düşünebilmesi, annesinin ölümüyle içine düştüğü boşluğun derinliğinin bir göstergesi. Geçen bölümde de bahsi geçmişti, Kaan yalnız bir çocuk. Annesinden başka kimsesi olmamış, bu nedenle bütün dünyası annesinden ibaret olmuş. Şimdi etrafında bir sürü insan var ve hepsini sevebilecek kadar kocaman bir yüreği de var. Ama kendisini koşulsuz seven insanlardan oluşan çemberin dışına çıkacak olmak onu endişelendiriyor. Yine de oturduğu yeri vermemek için yaşadığı tartışma, Kaan’ın bu mücadelede yenilmeyeceğinin işaretiydi bence. Başkalarının sevgisini kazanmak için susmayı da seçebilirdi ama susmadı.
 
Naz’ın geçen haftaki asabiyetten kurtulması ve olaylara mantığıyla yaklaşması, onu yeniden izlenilebilir bir karakter haline getirdi. Sonunda Ali Nejat’la görüşmeyi kabul etti ve aradaki buzlar eridi bir kez daha. Ali Nejat’ın Kaan’ı okuldan almaya Naz’la gitme fikri de çok güzeldi. Bu adamın bu ince çakallıklarını izlemek çok keyifli. Okulda Neslihan ve Feyza ile karşılaşmaları da cabası. Neslihan’ın yaşadığı şaşkınlığı görmenin paha biçilmezliği bir yana, Feyza ile Naz’ın resmen tanışmaları, Feyza’nın Naz’ı köşke yemeğe davet ederek bir taşla üç kuş vurması şahaneydi: hem Ali Nejat’a Naz’la zaman geçirme fırsatı sundu, hem Kaan’a ilgi gösteren biriyle yakınlık kurmanın yolunu açtı, hem de Neslihan’ı çıldırttı – Tombala!
 
Didem’in doğum günü... Kaan erkenden kalktı, giyindi, ayna karşısında uzun uzun hazırlandı annesi için. Kahvaltısını hızlıca yapmaya çalıştı, bir an önce annesine gitmek için. Çiçekçiye gidip çiçek seçtiler birlikte. Sonra Hasan Dedesini de alıp mezarlığa... Kaan’ın annesine anlattıkları üzerine konuşamayacağım, canım hâlâ yanıyor. Ama Ali Nejat’ın Kaan için Didem’e teşekkür etmesi de muazzamdı. Didem gibi her şeye rağmen çocuğu için ayakta kalmayı başarmış bir kadının duymaktan en çok hoşlanacağı cümleyi kurdu Ali Nejat. Ben eminim Didem duydu bunu ve anladı bir hiç uğruna canından geçmediğini...
 

Bu çiçekler annem kadar güzel değil ki...

Bölümün en can alıcı konularından biri de, ellerindeki parayla nasıl geçineceklerini hesap etmeye çalışan Hasan Amca ve eşinin kapısını çalan Suriyeli mültecilerin hikâyesiydi. Kucağında bir bebek, yanında Kaan yaşlarında bir çocukla bitap halde bir kadın geldi kapıya. Dilini anlamıyoruz ama derdini anlamak için insan olmak yeterli. Hasan Amca gibi inançlı ve vicdanlı birinin tam da “tanrı misafiri” diye tanımlayacağı insanlara o kapı elbette sonuna kadar açılacaktı.
 
Anne ile ateşli bebeği Naz’ın çalıştığı hastaneye götürürdü Hasan Amca. Orada dil bilen biri varmış da öğrendik kadının hikâyesini. Savaş başladığından beri kendi evlerinden kaçan milyonlarca Suriyelinin yaşadığı dramın tekil bir örneği: Yunanistan’a kaçmak isterlerken bindikleri tekne batıyor, eşi ölüyor kadının, çocuk hastalanıyor. Daha iyi bir yaşam için değil, yalnızca yaşam için, hayatta kalabilmek için milyonlarca insanın çektiği çilenin yalnızca bir parçası bu. Biraz şanslı olanlar Hasan Amca gibi iyi insanlara rastlıyor, Ali Nejat gibi gönlü ve eli bol insanların inayetine nail oluyor. Onlara yeni, temiz, barışçıl bir dünya veremesek de bazı hayatlara dokunabiliyoruz işte böyle. Yıllardır bir biçimde tesadüf ettiğimiz, hatta belki de kanıksadığımız bu acıları bir dizide görmeyi uzun zamandır istiyordum ben. Çünkü yabancı bir şey değil, bu bizim hikâyemiz, bizim acımız. Dilerim bu hikâye bu bölümle sınırlı  kalmaz, bu kadın ve çocuklarının hayata tutunma çabası ekseninde Suriyeli göçmenler konusunu daha fazla ekranda görürüz.
 
Mezarlıktaki Ali Nejat, Kaan ve Hasan Amca’nın hüznü, evde Emre ile oturup Gökçe’nin şerefine içen Genco'nun içine attıkları, başta kendisiyle dalga geçen kızla arkadaşlığı ilerletmeye çalışan İsot'un heyecanı, Naz’da kırdıklarını toparlamaya çalışırken ne kadar acıttığını fark etmeden kırıp döktüğü diğer kadından özür dileyen Umut, canının acısını hoyratlaşarak ifade eden Tarık Bey... Televizyonda ağlayan, feryat eden, şiddet gören, aldatılan, çaresiz bırakılan, yani türlü türlü acılar çeken ve bu halini ancak histerik ağlamalar ve nedensiz sinir krizleri ile gösterebilen kadınları izliyoruz sürekli. Buradan bakınca bu ağırlığın kadınların üzerinden çekilip erkeklere yüklendiği tek drama belki de Kördüğüm. Bu bölüm sık sık “erkekler de yanar” dedim içimden, “hem de nasıl yanar”...

BUNLARI DA SEVERSİN

DİZİ-YORUM : SEZON 1 , Bölüm 38
DİZİ-YORUM : SEZON 2 , Bölüm 55
DİZİ-YORUM : SEZON 1 , Bölüm 35
DİZİ-YORUM : SEZON 1 , Bölüm 9
DİZİ-YORUM : SEZON 1 , Bölüm 17
BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER