Filinta: Dil söylese göz söyleyemez..
Hakem hatası görünce ben.

Aklımızı alan geçen bölümden sonra yeni bölümü kim iple çekmedi ki? Öncelikle Leyla’nın aşkına değinmeleri çok güzel oldu. En azından bir şeylerden emin olduk. Ben Leyla’nın aşık olmadığını düşünmüştüm. Fakat böylesi kolay olurdu. Yeni senaristimiz ise zor durumlar yaratmayı çok seviyor. Leyla’nın yoluna da bir zorluk gerekiyordu. Yüce Efendi’den Leyla’nın Mustafa’ya olan aşkının onayını aldık. Bu, gelecek bölümlerde çok büyük krizler yaratacak. Yüce Efendi, Leyla’dan emin. Leyla, kendinden emin ama aşk çok ama çok kuvvetli bir duygudur. 

Miloş, Zaharyas’dan öz kızının ölümünü istemişti. İstediğini alabileceğinden de son derece emindi. Zaharyas bir numaralar çevirdi ve Süreyya ile diyaloglarından Lara’nın hala yaşadığını öğrendik. Yüce Efendi bunu bilmiyor. Buradan iki sonuç ortaya çıkıyordu. İlk sonuç, Yüce Efendi’den de gizli bir şekilde numaralar çevrilebilir. İkincisi ise Yüce Efendi’nin isteklerini yerine getirmeyenler olabilir. Bakın getiremeyenler değil, getirmeyenler… Şimdi de en kallavi öğrencisinden aşık olduğu adamı öldürmesini isteyecek. Yapar mı yapmaz mı bilmem ama bu öyle çantada keklik bir durum olmayacak. Leyla allak bullak olacak. Bunu çatışmayı göreceğiz.

Ufosu olup da vermeyeni vururum!

Mustafa bir mektup alıyor, oraya koşuyor; bir mektup alıyor, buraya koşuyor. Sonunda adamı böyle pusuya çekerler işte. Biz bir kaç bölüm önce Es Film ayrılığı duyurduğunda Emre Canpolat’a veda etmiştik. Şehitlik mertebesiyle gerçekten güzel bir son hazırlamışlar. Gazanfer amirin ayrılışına o gün de üzülmüştüm, bugün de üzülüyorum ama oyuncusuna böylesi güzel bir veda hazırlamalarından dolayı da Es Film’i takdir ediyorum. Sonuçta başka dizilerde başrole çok yakın karakterleri canlandıran oyuncuların inanılmaz basit ve kısacık bir şekilde dizilerine veda ettiklerine şahit olduk. Emre Canpolat’ın yolu açık olsun…

Farah’ın hikayesi diziye girdiği ilk andan beri oldukça acıklı ilerliyordu. Kendini kaybetmiş, yolunu bulamayan kocca bir çocuktan başka bir şey değilken hayat onu babasına kavuşturdu ama bir kere bile sarılmalarına izin vermedi. Öğrendiği gerçeklerle büyüdü ve hayatı ve gönlü darmadağın bir kadın oldu. Onunla ilgili tek umudum annesine kavuştuğunda kendisini tamamen toparlamasıydı. Zira o gibi durumlarda insana tek bir dal yeter de artar bile. Fakat ne yazık ki beklediğimi bulamadım. Sahne çok daha düşük geçti. Yıllarca kızının hasretiyle yanan bir anne ve anne hasretiyle yanan bir kız birbirlerine bu kadar yabancı durmamalıydı. Birbirlerini tanımıyorlar, koca insanlar diyebilirsiniz ama anne yanında herkes biraz çocuktur be karşim. 

Yüce Efendi bence Solomon’dan çok Lord of The Rings büyücülerine benzemişti ama maalesef dönem tutmuyor. Beni şaşırtan bir kez daha Cemil oldu. Karakter, sarhoş adamın araba kullanması gibi ilerliyor. Hep çarpacağı anı bekliyoruz ama bir şekilde sıyırıyor. Padre’yi savuşturmuş, Yüce Efendi’ye baskına bile gelmiş. Açık konuşayım sıkacak sandım fakat paşam hala güç derdinde. İstanbul’un en büyüğü olmak istiyormuş. Cemil de bir gün ölürse güç aşkına ölecek. Tıpkı kendini çok farklı gördüğü Boris Zaharyas gibi. Ben de dilimden Boris’i düşüremiyorum. Dua mı istiyor ne?..

Bu ayazda bu kadar beklettiği için en azından topuğuna bi kere sıksam mı?

Sansar’ın o kasayı bulması ve o mesafeden şifreyi duyabilmesi gerçekten enteresan. Güzel bir bağlama olmuş ama Yüce Efendi, "ben zaten kasayı açmanı istiyordum" dese de, o flashback’leri görsek de bence orada biraz sıktı. Hani bazı arkadaşlarımız vardır. İki dakika önce gözünüzün önünde bir arabanın üstüne kuru yük gemisi düşse bile bunu ona anlattığınızda “ben biliyordum ki zaten..” derler. Herkesin çevresinde bunlardan numunelik en az bir tane bulunur. Yüce Efendi de bunlardan biriymiş gibi geldi bana. Ne diyecekti? "Helal olsun Cemil, en saklı kasamıza hemen ulaştın" mı diyecekti? O biliyordu ki zaten onu. Hıh.

"Bunların hepsi sınavdı" derken Cemil’i zayıf noktasından yakalamayı başardı. Yüce Efendi’de işte bu tecrübe var. "Ben sizi Padre’yle birbirinize saldım. Kalan sağlar benim olacaktı" diyemezdi. Efendi Cemil de gücü o kadar istiyordu ki bu tip ayrıntılarla canını sıkmadı. Hem daha adım adım işleyecekleri kusursuz bir planları var ama öncelikle Padre meselesi… Merak ettiğim soru, Ana öz oğlunu Yüce Efendi’ye ispiyonlamamış olsaydı, Yüce Efendi yine de Padre’yi böyle hızlı bir şekilde satar mıydı? Öyle böyle değil, kısacık bir dönemde bu adam Osmanlı istihbaratının başındaki iki ismi indirdi. Zira inanıyorum ki İstanbul’u verip Padre’yi kendi yanına alabilirdi. Cemil bu şartları kabul ederdi.

Ağır Filinta

Geçen haftaki yazımda Padre-Sansar kapışmasını heyecanla beklediğimi yazmıştım. Nihayet sahne geldiğinde gözlerim fal taşı gibi açarak izledim. Şu darbuka temposuna da bayılıyorum doğrusu. Aslında biraz tanıdık geliyor ama nerden tanıdık geldiğini çıkartamıyorum. Belki ilk sezonda vardı bir şekilde duydum veya gördüm bilmiyorum ama çok da önemli değil. Önemli olan şu an çok güzel bir şekilde kullanılması. Sahneye çok lezzetli bir gerilim katıyor. 

Bıçaklar çekildiğinde aklıma birden muazzam film Ağır Roman geldi ve yazının sonuna oradaki bıçak sahnesini de koyayım da güzel bir hatırlatma olsun istedim. Sahneyi bulunca aynı darbuka sesi orada da karşıma çıktı. Önce ufak bir şok yaşadım sonrası hem güldüm hem de çok büyük keyif aldım. Buna selam çakma denir. Filinta gözümüzün önünde son bir kaç haftadır "Ağır Roman" selamlıyormuş da farkında dahi değilmişiz. Kim bilir daha ne tatlı göndermeleri kaçırıyoruz. Bıçak sahnesine gelince enfesti ama bana kısa geldi. Biraz daha izlemek isterdim.

BUNLARI DA SEVERSİN

BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER