Kördüğüm: Yaralandığımız yerden iyileşmiyoruz her zaman...
Her zaman yaralandığımız yerden iyileşemiyoruz; belki de bu yüzden devam edebiliyor hayat. Başka bir dalda çiçek açtığında kendi kuruyan dalımıza ağlamayı bırakabiliyoruz. Baharın güzelliği unutturmuyor sert geçen kışı belki, ama kışın ardından bir başka baharın daha gelebileceğini öğreniyoruz...
 
Kördüğüm oldukça sakin ama derin bir bölümle ekrandaydı bu kez. İlk dört bölümdeki süratin ve olay bolluğunun aksine, yavaş ama emin adımlarla ilerledi. Bunu yapabilecek bolca malzeme varken elinde, hiç yüz vermedi ajistasyona. Olabilecek belki de en hafif yoldan, en nazik cümlelerle döktü ortaya en büyük yaralarını.
 
Havuzdan Kaan’ı kurtaran Feyza oldu, beklediğimiz gibi. Onu elleriyle kurularken sanırım ilk kez gülümsedi, içinden gelerek hem de. Kaan’ı kabullenmeye, iyileşmeye başlayacak diye düşündüm. Oysa daha derin bir yara oldu bu Feyza için, çünkü o Kaan’ı değil, kendi oğlunu kurtarmıştı ve bundan sonra oğlunu gözünün önünden ayırmamak olacaktı tek isteği. Islanan pijamaları yerine Barış’tan kalanları giydirirken Kaan’ın sorusuyla uyandı tatlı rüyasından: “Bu giysiler kimin?” Ve köşkte bir ölüm sessizliği...
 
Kaan bütün akşam Ali Nejat’ı beklemişti, yaptığı makarnadan yedirecekti ona. Babasının gelmeyişiyle bir terk ediliş daha yaşadı. Ali Nejat henüz idrak edemedi dünyanın en önemli işini yapıyor bile olsa, onu bekleyen bir çocuk varsa, o yemekten/toplantıdan daha önemlisi de vardır. Toplantıdaki adamlardan birine, bunu ilk kez söylüyor olmanın heyecanıyla, gözleri parlayarak “Oğlum var” dediğinde biz ikna olmuştuk onun iyi bir baba olacağına. Bunu hissederek söylediği sesinin titreyişinden belliydi, ama Kaan’ı ikna etmesi daha zor olacak. Çünkü Kaan’ın baktığı yerden bakınca, annesinin gökyüzüne gitmesi ile babasının akşam gelmemesi aynı şey; artık sevilmediğini, istenmediğini düşünmesine neden oluyor. Bunun üzerine Naz’a gidip ondan da ilgi göremeyince Kaan herkese küser, hiçkimse tarafından sevilmediğini düşünür tabii.
 

"Hayatıma girip beni babası yaptığı için çok şanslıyım."

Burada durup, Kaan’ı hüngür hüngür, salya sümük ağlatmadıkları için çok teşekkür ederim. Bizim dizilerimizin öfkeyi, üzüntüyü, acıyı büyük büyük hareketlerle, yeri göğü inleterek gösterme alışkanlığından gına geldi artık. Sessiz sessiz gözyaşı döken kırgın bir çocuk vardı ekranda ve biz onun hissettiklerini böyle de duyumsayabildik.
 
Naz’ın, Umut’un ihanetini öğrenişi, Umut’un inkar etmeye çalışması, Naz’ın tokadı ve Ali Nejat’ın bu sahneyi izleyişi... Naz’a yaklaşmasının o kadar da yanlış bir şey olmadığına böylece karar vermesi ve çekildiği inziva köşesinde bulması onu; biraz Kaan, biraz da kendisi için...
 
Otelde birlikte vakit geçirebilmeleri güzeldi de, yolun tamamen kapalı olması nedeniyle İstanbul’a dönememeleri hikâyesini ben yemedim. Yüzlerce kez izlediğimiz, kötü hava koşulları nedeniyle son vapurun kalkmaması klişesinin bir başka versiyonuydu bu da. Ne olurdu yani Naz, Ali Nejat ve Kaan’ı yanında görünce aniden İstanbul’a dönmek istemeseydi? “Ne kadar da teşneymiş elin adamıyla vakit geçirmeye” diye kötü kadın mı ilan edecektik kendisini? Kafa dinlemek için uzaklaşmış bir Naz’a Kaan’dan daha etkili bir ilaç olamayacağını hepimiz bilmiyor muyuz? Bir de üstüne, otelde tek oda kaldı klişesi... İki ayrı oda olsaydı ve Kaan uyumadan önce masal dinlemek isteseydi, Ali Nejat da masal bilmediği için Naz’ın kapısını çalsalardı olmaz mıydı mesela? (Bu fikrin de çok orijinal olmadığının farkındayım ama her şeyin bir zorunluluk gibi sunulmasından rahatsızım. O yüzden kızıyorum.)
 
Bölümün twitter etiketi #BuBenimSuçum’du. Sürpriz değil, gece olunca Candan Erçetin’i duymaya başladık, Onlar Yanlış Biliyor şarkısıyla:
 
“Puslu, soğuk hava, dökülen yapraklar/ En sevdiğim mevsimdi sarı sonbahar/ Artık değil/ Kalbimde hüzün, aynada üzgün yüzüm/ Beni tanıyanlar buna birisi sebep diyor/ Susuyorum...”
 
Bizde mevsim kış, hikâyemizdeyse zemheri; rengimiz kasvet grisi... Sabaha karşı göl kıyısında, puslu, soğuk bir ortam. Hani bu rengin tasviriyle başlayan bir roman okuyor olsam, derim ki ölüm geliyor, öyle ağır bir hava. Ama burada bu ortam, yeni başlangıçların habercisi. Güneşin doğmak üzere oluşu tesadüf değil. Naz ve Ali Nejat, usul usul birbirlerine açıyorlar yaralarını, korkularını, tedirginliklerini...

İsteseler bunları büyütüp feryat figan dökebilirlerdi ortaya, ayrı ayrı ve onlarca bölüm sonra. Tam da birlikte olacaklar diye beklerken biz, bu acıların ağırlığı önce birer şantaj malzemesi olup bükebilirdi boyunlarını, sonra birbirlerinin geçmişlerini öğrenen aşıkları ayrı yollara savurabilirdi. Yapmadılar. En çok bu noktada memnun oldum diziyi takip etme kararını verdiğim için. Hoşuma gitmeyen yanlar olsa da, düğümün çözülmezliğine ikna olamasam da bu hikâyenin tanığı olmak istediğim için. Bu kez başka yolların deneneceğinden umutlu olduğum için.
 
Ali Nejat’ın haklı korkularını öğrenen Naz, o kasvetin içinde umutla göz kırpan kırmızı şalın hakkını verdi, karanlığı arayan bir şey söyledi: “Onun sana ihtiyacı var ve o hiçbir zaman bu korkuyu anlayamaz.” Ve zaten kimse bunu anlamak zorunda da değil. Herkesin başka korkuları, başka yaraları var ama yaşamaya devam ediyorlar. Çünkü bu yolların geri dönüşü yok. Yaralandığımız yerden iyileşmek zorunda olmayışımızın da bir şans olduğunu görebilmek ve yola devam edebilmek gerekiyor. O küçük ve masum çocuğun elinden tutup korkuların üstüne gitmek gerekiyor.

BUNLARI DA SEVERSİN

BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER