Yolun açık olsun Vatanım Sensin!

Yolun açık olsun Vatanım Sensin!
İtiraf etmek gerekirse Vatanım Sensin başlamadan önce çok da ilgimi çeken ve beni sabırsızlandıran bir dizi değildi. Yayın tarihini öğrenip, bir an önce başlasın diye dört gözle beklememiş, hatta ilk bölüm akşamında tesadüfen denk gelmiştim. Ve sanırım yalnızca Halit Ergenç acaba yine neler yaptı merakından daha fazlası da yoktu içimde. Ama ne kadar yanıldığımı, kafamda kurduğum o fazlasıyla drama gömülmüş, kasvetli, tek derdi insanları ağlatmakmış gibi duran yola sapmadıklarını fark edip sevinmem hiç de uzun sürmedi. Elbette geçtiği dönemden dolayı üzerine sinmiş hüzünlü bir havası vardı ancak umulmadık hamleleri, olayları çekiştirip sündürerek değil hep bir adım sonrası için özenle zemin oluşturmasıyla "Biz çok güzel bir iş yaptık, görüyor musunuz?" diye bağırıyordu sanki.

Ve aradan geçen haftalar sonrasında hala sağlam kurgusundan, heyecanından, sıradan bir yemek masasında bile tansiyonu birden yükseltebilecek temposundan, bir şey kaybetmemiş olması da gerçekten alkışlanası. Tabii geçen hafta bunların yanı sıra öyle bir şey yaptı ki… İşte o an Vatanım Sensin’e hayran olmamak artık imkansızdı. 10 Kasım’ın takvimin diğer herhangi bir gününden ayrılan yanının, yalnızca hüzün olmadığını, bir milletin yüreğine işlemiş sevgiden, minnettarlıktan, içini yakan özlemden ilerini geldiğini olabilecek en naif biçimde hatırlattı. Çok uzun süre sonra ekran karşında gözlerim dolarken, bir yanda da coşkulu ve gururluydum. Bize böyle bir an hediye ettiği için ne kadar tebrik etsek azdır.

Hikayesine ve bu hikayeyi anlatış tarzına övgüler düzüp de oyunculuklarını atlamak olmaz. Halit Ergenç şahane anlar çıkarıp sesiyle, bakışlarıyla bile yıldızlaşırken, diğerlerinin de ondan aşağı kalır yanı yok. İlk kez bu kadar ağır yükün altına giren Miray Daner’den, yılların ustası Celile Toyon’a kadar (Ki hamam sahnelerindeki doğallığı ve rahatlığıyla böyle olur usta oyuncu dedirtmesini bilmiştir.) hemen hemen herkes döktürüyor. Azize’yi yine çok güzel benimseyen ve hayata geçiren Bergüzar Korel’e de makyaja -olması gerekenden daha fazla- ihtiyaç duymadan kamera karşısına geçtiği için ayrı bir teşekkürüm var. Başında bin türlü dert dolaşan cefakar anne veya kendi halinde yaşayan genç bir kız da olsalar, rolünün gereğini umursamadan kuliste sırasını bekleyen bir şarkıcıymış gibi yüzünde patlak sahne makyajıyla dolaşan kadın oyuncuların kendilerine pay biçmesini dilerim.

Bunca güzelliğin arasında, hiç mi kusur yok peki? Açıkçası bana kalırsa Ali Kemal ve Yıldız’ın içine düştüğü sarmal maalesef ki böyle bir dizi için fazla yüzeysel ve iki saatlik uzun maratonda her seferinde ekran başından uzaklaştırıp, insanın ilgisini dağıtacak dakikalar oluyor. Oysa ben Ali Kemal’in, Azize ve Cevdet’in öz oğlu olmadığı ortaya çıktığında çok daha farklı çatışmalar yaşanacağını düşünmüştüm. Ali Kemal’in yabancı ve hatta Osmanlı’nın savaş halinde olduğu bir köyde bulunduğunu varsayıp, dizinin adına yaraşır bir vatan sorgulamasına gitmesini, "Ailemi öldüren Osmanlı mı yoksa beni Osmanlı’dan kurtaran babam mı?" ikilemine düşmesini bekledim. Ancak tekrar izlediğimde bunun tam açıklığa kavuşmadığını, bir Türk köyünde de Cevdet’in onu bulma ihtimalinin olduğunu fark ettim. Son bölümde bu konu biraz daha açıklığa kavuşmuş ve olması gerektiği gibi Ali Kemal ailesinin, akrabalarının peşine düşmek istemiş olsa da Cevdet’in tam anlamıyla doğruyu söyleyip söylemediğine emin olamıyorum. Yine de Yıldız ile yaşayacağı olaylardan çok daha fazla merak edip, bekliyorum.

Yıldız’a gelirsek -sanki böyle bir karakter dizide hiç yokmuş gibi yapmayı fazlasıyla istememe rağmen- nereden nasıl başlasam bilemiyorum. Evet, bazı insanlar bazı durumlarda güçlü kalabilmek için içinde bulunduğu zorlukları inkar edebilir, kendini bile isteye kandırabilir. Ancak bunun da bir sınırı, bir patlama noktası vardır ve olmalıdır diye düşünüyorum. Milli mücadele döneminde yaşayıp, etrafında olan bitene bu denli kayıtsız kalmasını, üstelik bir de kendi -öz- kardeşi ve babaannesi ölümün kıyısından dönmüş, nefret kusan tüm gözler ailesi üzerine çevrilmişken, yaşadıkları tehlikeleri Yunan konağına taşınması için büyük bir mucize olarak karşılamasını artık aşırı buluyorum. "Olmaz Hristo, Rütbeli çok kızar, söz verdin Rütbeli'ye." dedikçe gözümün önünde yaşlı bir Dobby* canlanmasına neden olan Eftalya’nın babası Hristo’yu dahi ondan daha gerçekçi bir karakter olarak görüyorum.Yunan komutanın eşi Veronika gibi çok katmanlı, merak uyandırıcı bir karakteri çıkaran, yemek masasında silah sesi duyulduğunda alt kattaki babaanneyi unutmayacak kadar titiz çalışan kalemlerden, Yıldız içinde Z kuşağının atası gibi dolanmasından çok daha fazlasını beklemenin haksızlık olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz sanırım. Yoksa böyle vurdumduymaz, bencil ve konfor düşkünü olduğu sürece seyirciyle yıldızının barışması çok da yüksek şansa sahip değil.

Yazı devam ediyor...

BUNLARI DA SEVERSİN

BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER