Kiralık Aşk: Ve prenses uykusundan uyandı!

Kiralık Aşk: Ve prenses uykusundan uyandı!
Hayatta insanı hayal kurmak kadar canlı tutan bir şey yoktur çünkü hayal kurduğumuz kadar hayattayızdır. İmkânsız bile olsalar onlar sayesinde bir amacımız olur. George Bernard Shaw’un çok sevdiğim bir sözü vardır: “Hiç düş kırıklığına uğramayanlar hiç umut beslememiş olanlardır.” Bu nedenle sonunda bir düş kırıklığı yaşanacaksa bile hayal kurmaktan hiç vazgeçmemek gerekir. Aynen İtalyan misafirlere karşı Ömer’in nişanlı rolünü oynayan Defne gibi...
 
Herhalde geçmişe dönüp baktığımızda 4.bölüm birçoğumuzun en keyif aldıklarından biridir. Beraber yemek hazırlamalar, Ömer’in sırıtmaları, anlatılan tanışma hikâyeleri ve Ömer’in âşık olmasıyla sürekli yüzünün gülmesi ve Defne’yi araması... İçine girdiği hayatta oldukça acemi olan Defne rolünü o akşam en iyi şekilde canlandırmış ve kaybolan ayakkabının gündeme gelmesini engelleyerek geceyi başarıyla tamamlamıştı. Üstelik aklı başında değildi. Hiç beklemediği bir anda parmağına yüzük takılmıştı: Sonsuz aşkımızın ilk yıldızı...
 
Her genç kız için hayatındaki en önemli anlardan biridir evlenme teklifi alıp, o yüzüğün parmağına takıldığı an... İstemsiz olarak kurarsın onun hayalini. Defne de karşısındaki adamı kendisine âşık edip evlenmeyi amaçladığı halde, bir anda oyun içinde oyuna girerek parmağında o muhteşem anne yadigârı yüzüğü bulmuştu. O anki yüz ifadesini hiç unutmam. Ömer’in eğilmesiyle ağzından çıkan sözler ve yüzüğün güzelliğiyle adeta büyülenmişti. Benim için Ömer ile Defne’nin hikâyesi aslında o sahneyle başlamıştı: Her ne kadar oyun olsa bile oldukça gerçekçi sahnelenen o yüzük takma seremonisi bir anda ikisinin de kalbinde ampul yanmasına neden olmuştu. Emin olamadıkları duygular harekete geçmişti ve Defne bir oyunun içerisinde kendi hayalini kurmaya başlamıştı:
 
“Yüzük de bayağı güzelmiş. Bunu gerçekten takacak olan kız kim acaba?”
 
Ve ardından onu hayranlıkla izleyen Ömer’in sesleri: “Nasılsın karıcım?”
 
Yüzümde ufak bir tebessümle izlemiştim o sahneyi. Ayakkabının bulunmasıyla istemsizce birbirlerine sarılmaları, Ömer’in o etkileyici mutluluğu ve Defne’nin bir anda gerçekleri hatırlayarak kendini geri çekmesi...
 
Defne; içine girdiği oyunda Ömer’i kendine âşık edemeyeceğine o kadar emindi ki, elinden geleni yapacak ve sonrasında Neriman pes edecek diye inanıyordu. Bu oyunun başarıyla sonuçlanması imkânsızdı. Ancak Ömer ile birlikte geçirdiği o kısacık zamanda kimsenin göremediği birini görmüştü onda. Çirkinin içerisindeki güzeli. Yavaş yavaş etkilenmişti kendisinden. Kendini kaptırdıkça da ilk kez tanıştığı aşk duygusu ve oyunun yükü o anda ilk kez başlamıştı Defne’nin kalbini yormaya. Ömer’den çıktığında Şükrü abiyle yaptığı konuşmayı hiçbir zaman unutmam!
 
DEFNE: İnsanın ruhu yorulur mu? Benimki çok yoruldu biliyor musun? Son zamanlarda yaşadığım şeyler çok ağır geldi.
ŞÜKRÜ ABİ: Yorulur tabi. İncinir, kırılır, bükülür hele bir de gençsen, tecrübesizsen ufacık bir rüzgârdan bile etkilenirsin.
DEFNE: Biri sanki kalbimi böyle çamaşır gibi sıkıp atıyor, yani ruhumu…
ŞÜKRÜ ABİ: Merak etme geçiyor. Ya o yorgun ruhla yaşamayı öğreniyorsun ya da onu dinlendirecek başka bir ruh buluyorsun.
 
Ve Defne en sonunda ilk kez bu bölüm Tuzla’daki o yemek masasından el ele kalktıklarında yorulan ruhunun dinlenerek başka bir ruhu bulduğuna emin olmuştu. Kolay olmamıştı biliyoruz, bu yolculuğun her saniyesinde ona ortak olmuştuk.
 
Her ne kadar Ömer İplikçi’ye olan hayranlığım ve sevgim aşırı dozda olsa da, bilen bilir ben her zaman kendimi Defne’ye daha yakın bulurum. Onun savunma avukatlığı görevine ise ta 14. bölümde dağ evini terk ettiğinde atanmıştım.
 
J.M.Power, “Rüyaları gerçekleştirmenin ilk yolu, uykudan uyanmaktır!” der ve Defne de ilk kez 14. bölümde Neriman’ın telefondaki konuşmalarıyla anlamıştı rüyalarının gerçekleşmesi için önünde çok çetrefilli bir yol olduğunu. Ancak bu yolu tamamlamak için sevdiğinden uzaklaşması gerekiyordu. O zoru seçmişti. Kolay olan “Ömer de beni seviyor. Oyun belki hiçbir zaman çıkmaz. Neriman Hanım da aşkımızı görür ve vazgeçer. Bu nedenle oyun falan şimdi düşünmeyeyim, anın tadını çıkarayım. Gittiği yere kadar...” demekti. Ama o bunu yapmadı. İso’nun da “Sevmeden olmuyor. Sevmek yönünü belirliyormuş insanın. Kalbin güçlü olunca daha kararlı oluyormuşsun. Ne yola sapacağını biliyormuşsun.” sözleriyle dile getirdiği gibi aşkı onu zoru yani doğru olanı seçmesini sağlamıştı. İşte o gün Defne bir notla Ömer’i terk ettiğinde hayatın kendine uygun gördüğü yolda tek başına yürümeye devam etme kararı almıştı.
 
Daha önce de söylediğim gibi hepimiz kendi kaderimizi yaşıyoruz ve Herakleitos’un da dediği gibi: “İnsanların karakterleri onların kaderleridir ve insanlar layık oldukları hayatları yaşarlar.” Bu nedenle acı çekse bile Defne’nin o zamanki kararını doğru bulmuş ve onu savunmaya başlamıştım. Çünkü o zor olanı seçerek kendine yakışanı yapmış ve bu hareketiyle mutlu sonu garantilemişti. Onlarca hatta binlerce kere düşmüş, kendini rezil etmiş, yolunu kaybetmiş ama kurduğu hayalin gerçekleşmesi için hiçbir zaman pes etmemişti. Her hafta o acı çektikçe ben de kendi kendime “Ne çekti bu kız?” diye sayıklayıp durdum. Ancak çektiği her acının da Ömer’in oyun ortaya çıktığında onu affetmesi için arkasında bırakılan bir delil olduğunu bildiğimden isyan etmedim. Hansel ve Gratel misali, Defne arkasında Ömer’in zamanı gelince toplayacağı birçok ekmek parçası bırakıyordu. Ben de birçok kişinin eleştirilerine maruz kalsa bile onu hatalarıyla sevmiş ve kabullenmiştim. Acemiliği, kötülere rağmen iyi kalabilme savaşı ve masumiyeti beni kalbimden fethetmişti. İşte bu nedenle bu bölüm yemek masasında Ömer’in “Nişanlandığım doğrudur, hem de dünyanın en şahane kadınıyla. E işte aşk, vuruldum! Şanslı olan benim. Defne Topal, hayatımın aşkı…” ve “İşte bu kadar Defne, biz buyuz, birlikte şahaneyiz, kimse giremez aramıza.” sözleriyle kalbimdeki öküz kalkmış ve gözlerimde yaşlarla ekrana bakarken bulmuştum kendimi.
 
O anda anladım haftalardır ne kadar kasmışım kendimi. Defne’nin acısını ne kadar çok kendi acım gibi benimsemişim. Meğer ne çok istemişim onun Ömer’den bu sözleri duymasını. Bir çift “Seni seviyorum.”un bile yaratmadığı bir etkiyi yaratmıştı üzerimde. Ve kendi kendime aynen Nihan gibi “Mutlu olmak onun hakkı, ne badireler atlattı.” dedim.

Yazı devam ediyor..
BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER