Ebru Akel: Birinin üzerine basarak yürüyemem çünkü ne ekersen onu biçersin

Ebru Akel: Birinin üzerine basarak yürüyemem çünkü ne ekersen onu biçersin
Onu ne zaman dikkatle izlemeye başladığımı düşündüm yol boyunca. Yarışma programlarında sergilediği performasların son demlerinden hatırlıyordum, daha gerilere gidemedim. Ve bir ekran figürü olarak dikkatle izlemeye başladığımda, kısa bir süre sonra yolunu değiştirmiş, dramalarda rol almaya başlamıştı. İlk Göz Ağrısı. Evet. Atv ekranlarında sadece 8 bölüm yaşayabilen iyi bir hikayeydi. Yine ve daima ilgimi çeken yönetmen Faruk Teber’in rejisini gözlerken bir yandan da onu izliyordum. Ancak Ebru Akel’in oyunculukla ilgili samimi isteği ve bir çabası olduğuna kani geldiğim asıl proje, Davut Güloğlu’yla birlikte rol aldığı Star tv dizisi “Tatlı İntikam” oldu. Absürt denemesi ya da romantik komedi benzeri bir şeydi ve Ebru Akel gibi “ekran perisi” için fazlasıyla riskli bir rol seçimiydi. Düşündüm, oyunculukla ilgili samimi bir talebi olmayan kaç kişi bu riskli rolü kabul ederdi ya da kaç kişi bu riski fark ederdi? İzledim. Proje çabuk kalktı ama, ben onu izlemeye devam ettim.

Blog için söyleşi dizisi yapmaya karar verdiğimde hazırladığım 10 kişilik listeye Ebru Akel de dahildi ve söyleşiyi ilk kabul edenlerden biriydi. Son filmi “Sıcak”ın çekimleri yeni bitmişti, vizyona yakın bir tarihte söyleşmeye karar verdik. Kasım sonunda tekrar irtibata geçtiğimde, geçiştirilmediğimi anladım. Söyleşi gününü saptadık. “Yarın Şirin’le randevum var, perşembe gününü de sana ayırayım istersen?” dediğinde legal medya kadar önemsenmenin tatlı gururunu da yaşamadım dersem, yalan olur. Buluşma yerine tam vaktinde geldi, bitmek bilmeyen enerjisi, neşesi ve gülen yüzüyle birlikte. Bakımlı. Göze batacak, kadın erkek her insanı rahatsız edecek kadar fit ve sağlıklı görünüyor. Sopayı taze yutup da spa’dan öyle çıkmış, o kokoş bakımlılığı değil anlatmak istediğim. Doğal ve kendinden emin genç bir kadın Ebru Akel. Neredeyse sıfır makyajla geldi söyleşiye. Her sorumu açıklıkla cevapladı. Bir kez bile, “bunu yazma..” demedi, cevap verirken tereddüt etmedi.

Kısacası her bakımdan keyifli bir söyleşiydi. Susup, uzun uzun yüzüne bakmak isteyeceğiniz bir dinginliği var gözlerinin, pozitif enerji denilen nanenin varlığına inanmakta zorluk çekiyorsanız, Ebru Akel’le tanışmayı denemelisiniz. Buyrun…



Ekran yolculuğunuzun büyük kısmını kapsayan bir sunuculuk kariyeriniz var. “İlk Göz Ağrısı” sonrası oyunculukla ilgili ciddi bir derdiniz olduğuna“Tatlı İntikam”da izlediğim zaman kişisel olarak ikna oldum. Birçok açıdan riskli bir projeydi, belki yanlıştı ama o rolde abartılı bir komedi tiplemesi vardı. Bana göre cesur bir seçimdi. Nasıl geldiniz bu notaya?
Aslında bildiğim başka bir iş yoktu. Aldığım eğitim ve sonrasında, ailemden gördüğüm her şey beni bu noktaya zaten getirecekti. Bir gün avukat ya da doktor olmak üzere eğitim almadım. Sekiz yaşından itibaren konservatuarda 10 yıl profesyonel eğitim almış, dans etmiş, mimik, solfej, piyano eğitimi alarak yetişmişim. Yani görsel sanatların dallarından birinde bir iş yapacağım gün gibi aşikardı. Baleyi bırakmak zorunda kalınca da, tamam o zaman şimdi memuriyet yapayım, masada başında oturacak bir iş bulayım diyerek bu yönde bir kariyer seçimim olamazdı.

Yeteneğimi ve yoğrulmaya hazır her türlü malzememi önüme serip o doğrultuda bir şeyler yapmam lazımdı ve bu son derece iç güdüsel bir durumdu. Sanılanın ve bilinenin aksine de ben sunuculukla değil, oyunculukla başladım. Ama 20 yaşındaydım. Bir sürü dizide çeşitli roller oynadım. Bir sinema filmi denemem oldu. Bütün bunları yaparken de televizyondan gelen başka teklifler vardı, o teklifleri değerlendirdim.

"KENDİMİ RÜZGARA KAPTIRIP BİR BULUT GİBİ ORADAN ORAYA SAVRULMADIM"

Sunuculuk benim sahneye çıkma meselesine karşı duyduğum özlemimi giderdi. Danstan uzak kaldığım üzüntülü zamanların telafisi gibiydi. Sahneye çıkıyordum. Çoğunlukla da canlı yayında sunuculuk yaptım. Sahne üzerinde çok doğal olabildiğim ve gerekli hakimiyeti sağlayabildiğim için bana bir tür er meydanı, tiyatro sahnesi gibi geldi sunuculuk yapmak. “Sunucu Ebru” bir karakter yaratmak gibiydi. Bir süre sunuculuk oyunculuğun önüne geçti, evet. Ama severek yaptım ve hiç pişman değilim. Benim şansım yaptığım işin çok başarılı olması ve çok konuşuluyor olmasıydı. Her eve giren bir kızdım. Ne yapayım? Kusura bakmayın ben bunu kabul edemeyeceğim mi deseydim? Hayat onu getirdi ve yaptım. Önemli olan şu, bütün bunlar olurken kendimi rüzgara kaptırıp bir bulut gibi oradan oraya savrulmadım. Bütün bunlar benim oyunculuğum için yaptığım küçük alıştırmalar, yatırımlardı. Bir gün, bir noktada durup, oyunculuğa geçiş yapacağımı biliyordum. Ve bunu yaptım aslında.

Durup, tamam artık yeterince alıştırma yaptım, hareket etme zamanıdır dediğiniz noktadan sonra neler hissettiniz ve ne tür yatırımlar yaptınız oyun kabiliyetinizi parlatmak için?
Yoğun olarak sunuculuk yaptığım zamanlarda da oyunculuk projeleri geliyordu ama değerlendiremiyordum. Oyunculuk yapmak istiyordum ama bir işi yaparken en iyi şekliyle yapmak gerektiğine inanıyorum. Ekranda iki iş aynı anda, aynı yoğunlukta yapmak ve her ikisinde de gerçek anlamda başarılı olmak mümkün değil. Ilk Göz Ağrısı mesela, çok inandığım bir hikayeydi. Ama aynı zamanda sunuculuk devam ediyordu. Bir kere teknik olarak bu tempo çok yorucu geldi. Gün geldi, iki saat uykuyla derbeder bir halde devam ettim hayata. Ama İlk Göz Ağrısı zamanında daha jenerik dönerken oyunculuğumla ilgili yazmaya başladılar. Çok iyi övgüler aldım ve karar verdim. Bu sebeple de durdum. Sunuculuk işini durdurdum. Daha az sayıda iş yapmayı göze aldım ve durdum. Yurt dışına gittim. Çok değerli bir hocayla çalıştım. Burada bir aktör koçum var. İpek Bilgin’le çalışıyorum ki, çok kıymetli bir oyuncu ve çok iyi bir hoca. Ablam zaten yanı başımdaydı. Bugün herhangi bir dizide oynasa, benim diyecek oyuncuyla yarışabilecek bir yeteneğe sahiptir ablam Deniz Akel. Çalıştım ve bekledim. Ve bir gün bu senaryo geldi. Çok beğendim. Kadının hüznü benim hüznümle örtüşüyordu. Çok üzüldüm Meryem’e ve çok da severek oynadım. Müthiş bir yolculuktu benim için umarım ömrüm oldukça buna benzer işlerin içinde olabilirim.

Sıcak nasıl bir film oldu?
Şimdi ben çok büyük sözler söylemeyi hiç beceremedim. Özellikle kendi içinde olduğum işlerle ilgili... Pek de doğru bulmuyorum zaten büyük sözler söylemeyi. Beklenti, beklenti olarak kalmalı. Kendi adıma cevap vermem gerekirse, Meryem’in girinti çıkıntılarına ne kadar nüfuz edebildim, yansıtabildim bilmiyorum ama oyuncu olarak elimden geleni yaptım. Sıcak, her şeyden önce çok gerçek bir hikaye. Oyuncusu olduğum halde, filmi her izlediğimde içimin acıdığını hissediyorum. Aslında bir yolculuk hikayesi. Karakterlerin her birine eşlik eden büyük tutkular ve vicdan hesaplaşmaları var.

" style="font-style:italic;color:#ff6633;font-weight:bold">"OYUNCU PLASTİK BİR MALZEME OLABİLMEYİ BECERDİĞİ ZAMAN VE KENDİNİ YÖNETMENE TESLİM EDEBİLDİĞİ ÖLÇÜDE BAŞARILIDIR"

Beyazperde’de ilk başrolünüz. Dizi seti ve sinema seti arasındaki fark nedir?
O kadar büyülü bir durumki nasıl anlatılır inan bilmiyorum. 15 tane dizi yaptım bugüne kadar ama sinema seti gerçekten büyülü bir ortam. 35’lik dönmeye başladığı anda duyduğun o sesten itibaren biliyorsun ki, bu unutulacak bir durum değil. Aldığın nefes, durumu yansıtışın, söylediğin söz, derdini anlatma biçimin hepsi bir daha kaybolmamak üzere kariyer hikayenin bir kenarına not edilecek ve seninle birlikte yaşayacak.

Yumuşak başlı bir oyuncu musunuz?
Söz dinlerim. Eleştiriye çok açığım. Kıvrak olduğumu düşünüyorum aslında. Oyuncu, plastik bir malzeme olabilmeyi becerdiği zaman ve kendini yönetmene teslim edebildiği ölçüde başarılıdır bence. Bu sebeple oyuncu yönetmen ilişkisi güven gerektirir. Bütün malzemenizi koşulsuz teslim edebildiğiniz ölçüde başarılı olabilirsiniz diye düşünüyorum.

Yönetmenin tarif ettiğiyle zıt düştüğünüz anlar oldu mu?
Oldu tabii. Şöyle anlatayım bu durumu da, hikayenin yazılma aşamasından itibaren işin içinde oldum. Aslında Mayıs ayında Antalya’da bu filme başka bir senaryoyla başlıyorduk. Farklı bir hikaye ve oyuncu kadrosuyla çekimlere başlamaya hazırdık. Sonrasında bütün yaz boyunca hikaye değişti. Ve ben de yazarın yanındaydım. Aşağı yukarı her sahneyi bilip, yorumlama şansım oldu. Sete çıktığımda Meryem için çok hazırdım.




İlk Göz Ağrısı’nda aksi önerildiği halde kendi dublajınızı kendiniz yaptınız. Bir çok oyuncu bu teklifi nimet farz edip, kabul ederdi. Halen dublaj kullanan ve iyi oyuncu olarak anılanlar varken siz neden kendinizi zorlamayı seçiyorsunuz?
Ama ben bunu nasıl kabul edebilirim? O dizide başrol oynuyorum nasıl beni bir başkası konuşabilir? Sesim benim enstrümanım, yüzüm, elim ayağım, bakışım gibi sesimle bir bütün halinde var olabilirim. Beni başkası seslendirecekse o zaman başkasını oynatsınlar. Evet, proje başlarken vakit meselesi yüzünden de dublaj önerildi ama kabul etmedim. Bir iş günü boşluk kazanacağım ama yapay bir sonuç çıkacak, mümkün değil. Çok da maceralı geçti hatta şimdi anlatırken gülerek anımsıyorum ama eziyetli ve yorucu oldu. İlk gün dublaja gittim. Evvelce dublaj yaptım ama daha küçük roller ve kısa sahnelerdi. Ve yorgunum da. Demin de söyledim ya, aynı anda birden fazla işi yapıyor olmak bu sebeple de sakıncalı işte. Dublaj yönetmenimiz de daha ısrarcı, daha iyisini almak için kararlı ve zorlayıcı biriydi. Ayrıca bana çok faydası oldu varlığı yolumu değiştirdi diyebilirim. Girdim, dublajımı yaptım. Dublaj yönetmeni, “İzle bak! Ne kadar güzel oynamışsın ama kendi oyununu aşağı çekiyorsun” dedi. Herhalde o anda bana bu cümleden daha ağır gelecek bir durum olamazdı. Dizide Cem Davran’la birlikte oynuyoruz. Hemen onu aradım. Kaldım ben burada, yapamıyorum dedim. Cem, dublaj stüdyosuna geldi. Girdi ve kendi sahnesini seslendirdi, bana da “izle” dedi. İzledim. Sabah 10.00’da dublaj stüdyosundaydım, öğlen sete döndüm. Kaseti aldım yanıma, boş vaktimde biraz çalışayım dedim. Gece 02.00’de tekrar dublaja girdim ve yaptım. “Sabahki kız gitmiş başkası gelmiş, nasıl oldu bu?” dediler. Ben biraz böyleyim sonradan açılıyorum. Balede de böyledir. Hoca bir hareketi gösterir, anladım dersin. Hayır, anlamazsın. Tekrar etmek zorundasın. Tekrar ederek anlar ve öğrenirsin. Bu yüzden prova yapmanın, bu yüzden tekrar etmenin, bu yüzden çok çalışmanın faydasına inanıyorum.

Sinema filminde de sahnenin provasının yapılması gerektiğine inanıyor musunuz?
Şöyle, sahnenin kendisiyle ilgili değil, halin kendisiyle ilgili çalışıyorum. O hal aslında benim hangi halimdi, hangi halde olmalıyım o sahnede diye düşünüyorum. Tarif edeceğim hal, aslında benim hangi halimle örtüşüyor diye bir farkındalık geliştirmeye çalışıyorum. Bu farkındalığımı geliştirmek için çalışıyorum uzun zamandan beri. En doğal, en geçirgen olanı arıyorum. Ağlaman gereken bir sahneyi acılar içinde gülerek de oynayabilirsin. O esnada girdiğim fiziksel durumun, şeklin önemi yok. O halin, o anda bana nasıl geldiği önemli. İşte bu raddeye gelebilmenin alıştırmalarının mutlaka yapılması gerektiğini düşünüyorum. Sahneye bu anlamda hazır girmeye çalışıyorum.

"OYUNCULUK ŞİZOFRENİK BİR DURUM"

Fiziksel ve ruhsal olarak nasıl hazırlandınız role?
Saçımın boyunu kısalttık ve rengini değiştirdik. Biraz daha zayıfladım. Hatta son sahnede kendimi gördüğümde korktum, iyice hayalet gibi olmuştum. Bu role hazırlanırken, beni tanıyan, benimle uzun zamandır çalışan, kendimi iyi ve ve konforlu hissettirecek hiç kimseyi, ailemi bile yakınımda istemedim. Yalnız kalmak, olacaklarla kendim baş etmek istedim. Tek başıma olmak istedim. Bir tür Meryem’in yalnızlığını yeniden kurdum etrafımda. Sette de böyleydim ve bu bana çok iyi geldi. Öncesinde de, sadece film izledim ve okudum. Oyuncu koçum İpek Bilgin’le günlerce, saatlerce çok zevkli çalışmalar yaptık. Bana verilen görevi o hikayedeki karakteri doğru bir şekilde geçirebilmek için elimden geleni yaptım.

Sıcak, teknik açıdan da zor bir film olmuş. Web sitesindeki çekim notlarına baktım, galiba filmin kilit sahnelerinden biri olan yağmur altındaki kaza sahnesinde 80 ton deniz suyu kullanılmış…
Hiç bu kadar ıslanmadım hayatımda. Saçlarım günlerce kurumadı. Çok zordu. Soğuk, üşümek, ıslanmak, kurumak bunlar fiziksel şeyler önemli değil. Saçını kurutursun, çok üşüdüysen sıcak odada oturur ısınırsın, geçer. Zaten ekip bunu sağlıyor sana. Bunlar önemli değil. Ama kontrolünü kaybediyorsun. Bahsettiğin sahne zor ve çok şiddetli bir sahneydi. Yüreğin dayanmıyor. O sahne 3 gün, 3 gece sürdü suni yağmur altında. Toplamda bir hafta süren bir çekimdi. Sahne sonunda yanıma kimseyi yaklaştırmayıp hüngür hüngür ağladım. Böyle bir sürü sahne oldu. Zor ama çok zevkliydi. Sonucu görünce çektiğin bütün fiziksel eziyetleri unutuyorsun.

İnsanlar, filmlerin perdede izledikleri sıralamayla çekildiğini sanıyorlar. Oysa karmakarışık bir programla gerçekleşiyor çekimler. Siz ilk hangi sahneyle başladınız çekime ?
Benim için çok zor bir sahneyle başladık. Yolda kadının kendiyle kalıp düşündüğü aslında tükenmeye başladığı hali çekiyorduk. Çok önemli bir sahneydi. Başını sonunu çekmeden bir durumun ortasını çekmek çok zor. Final sahnesini çektik mesela ve sonrasında finalin bir öncesindeki sahneyi çektik. Fakat ben bir önceki sahnede nereye geleceğimi tahmin edemediğim için sonrasındaki yolculuğa çok korkarak girdim. Oyunculuk şizofrenik bir durum. Sağlam değilsen çok başka yerlere gidebilirsin.

Maalesef sektörde yapılan kimi işleri alkışlamaktan imtina eden bir grup var. Yani çok iyi bir iş çıkarmış olabilirsiniz ama yeterli alkışı almama riskiniz var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bu işin bedellerinden biri de bu zaten. Eleştirilmek. Beğenilmek, beğenilmemek. Önemli olan senin hayal gücünün ve iç dünyanın ürünü olan bir durumu kalabalıklara açma cesaretini göstermek ve bunu her sonuca rağmen tekrarlamayı istemek. Bu konuda da hazırlıklıyım. Ebru bu iş için çalışmış denilsin, samimiyetle çabaladığım anlaşılsın yeter diyorum. Ne diyeyim başka? Dünyanın da merkezine oturacak bir durum değil bu rolü Ebru’nun oynaması. Her şey benim için dönüm noktası. Burada seninle bu röportajı yapmam da, dün yaptığım söyleşi de, bu filmde bu rolü oynamam, önümüzdeki başka bir filmde oynayacağım başka bir karakter, yarın sunacağım başka bir program hep bir dönüm noktası. Televizyondan da yüzde yüz koparım gibi bir iddiam asla yok. Yılda en az bir tv programı yapmak istiyorum.

Şimdi rotanız nedir?
O kadar sakinim ve dinginim ki… Oyunculuk yapmak istiyorum elbette. Uzak vadede bir sinema filmi projesi daha var. Keşke yılda en az bir sinema filminde oynasam diyorum. Televizyon için konuşulan projeler var ama, şimdilik bekliyorum.

Kariyer planlamanızı kendiniz mi yapıyorsunuz?
Elbette danıştığım ve fikirlerini dinlediğim insanlar var hayatımda. Ama şöyle bir huyum var. Dinlerim. Anlamaya çalışırım ama sonunda mutlaka kendi içimin sesiyle karar veririm. Ama mutlaka fikir alırım. Iç güdülerimle bugünlere geldiğime inanıyorum. Yanlış da olsa kararlarımın da arkasında durur, o hatanın da bana getirileri olacağına inanırım. Önemli olan hata yapmamak değil, hatalı bir karardan ders almak sana katacaklarından zenginleşip büyümeni izlemek. Mesela “tatlı intikam” konusunda herkes hem fikir. Yanlış bir seçim. Başka aksayan şeyler de vardı. Fakat ben o role kendimi denemek için girdim. Benim seçimim. Ama bak, o dizi yüzünden sen bana karşı bir farkındalık çıkardın. Bu romantik bir avuntu değil. Senin üzerinde bu etkiyi yarattı. Zaten böyle böyle inşa etmiyor muyuz varlığımızı, hayatı? Ben mutluyum. Benim dünyam hep böyle baloncuk baloncuk!

Oyunculuk sebebiyle giymeniz gereken kılıkların “evimizin kızı” kavramıyla çatışmasından, şu anda size gösterilen sevgiyi kaybetmekten korkmuyor musunuz?
Hiç korkmuyorum. Sevgi bir tanedir. Tek taraflıdır. Gerçekten seven insanın da sevdiği insanın her halini kabulleneceğini biliyorum. Beğenmek başka bir durum. Beğenir ya da beğenmez o bir tercihtir ama sevmekten vazgeçmez diye düşünüyorum. Çünkü bir insanın sevgisini kaybetmenin gerekçeleri başkadır. Çok keskin manevralar, hatalar gerektirir. Oyunculuk çok uzun bir yolculuk. O gün geldiğinde, hangi zamansa o, iyi bir oyuncu olarak anılmak için çalışıyorum. Şu anda emekliyorum. Önümde çok uzun bir yol olduğunu biliyorum. Ama bilmediğim bir denize atlamadım. Yüzme bilmeden atlayıp debelenmiyorum. Bu uzun yolda çok randımanlı bir şekilde nefes aça aça gitmem gerektiğini biliyorum.



Birlikte çalışmak istediğiniz insanlar mesela bir rüya takımınız var mı?
Meryem’den sonra nasıl bir karakter karşıma çıkar ben nasıl karar verebilirim bilmiyorum. Çünkü Meryem benim mesleki farkındalığımı ve seçim kriterlerimi birkaç basamak birden atlattı. Şöyle söyleyeyim, Abdullah Oğuz’un olduğu her projeye çekinmeden girerim, bana görev düşerse elbette. Bunun dışında Reha Erdem’le çok çalışmak isterim. Televizyonda da aslında ben çok şanslıydım ve hep çok iyi, zeki yapımcılarla çalıştım.

"BİRİNİN ÜZERİNE BASARAK YÜRÜYEMEM ÇÜNKÜ NE EKERSEN ONU BİÇERSİN.."

Algılarımız, değerlerimiz farklılaştı ve dolayısıyla da sektör öyle tuhaf bir hale geldi ki, zaten olması gerekenleri maalesef ekstra hallermiş gibi görüp değerlendirir olduk.. Mesela sizin sette çok disiplinli ve tevazu sahibi bir oyuncu olduğunuz söyleniyor, özellikle altı çiziliyor bu durumun, öyle misiniz?
Hepimiz işimizi yapıyoruz. Kimsenin bir diğerine üstünlük satmasının gereği yok. Ben yemeğimi de gider kendim alırım. Çay da demlerim. Bekle, derlerse saatlerce beklerim. Oyuncunun egosu kendini beslediği gibi öldürebilir de, çok tehlikelidir. Bu benim işim ve işimi yapıyorum, gereklerini yerine getirmeye çalışıyorum. Ama elbette ben disiplinle işimi yapıyorsam karşılığını da bekliyorum. Aksi bir durumla karşılaşırsam eğer çok büyük tepkiler verebilirim ve beni tanıyamazsın. Mesela bir dizi setinde az kalsın ölüyordum. Beni gecenin köründe buz gibi suya atıp, bütün önlemleri aldık dedikleri halde, teknenin motorunu çalıştırıp beni girdaba kaptırırlarsa işin tadı kaçar. Bu bir ekip işiyse herkes işini ciddiye alacak. İstisnasız. En küçük suistimali kabul etmeyecek hallerle karşı karşıya kalabiliyoruz çünkü. İşte bu tür durumlarda da inan beni tanıyamazsın, o zaman avazım çıktığı kadar bağırırım elbette.

Geçmiş olsun... Sektörün maalesef en önemli sorunlarından biri de “kaliteli işgücü” meselesi galiba değil mi?
Hem öyle, hem de haftada 90 dakika iş çıkarmak ve bunu uzun zaman devam ettirmek çok zor. Kaldı ki, biz oyuncuyuz. Sahnemiz bitiyor, gidip dinleniyoruz ve geliyoruz. Ama yönetmen, asistanlar teknik ekip hep iş başında. Kameraman, ışıkçı hep çalışıyor. Bütün ekip, maksimum mesai saatlerinde çalışıyor. Beden gücünün ötesinde insan üstü emek veriliyor. Ve sonucun da iyi olması bekleniyor. Çok talep var ve o talebi karşılayacak oranda kalifiye eleman olmadığı gerçeği elbette gün gibi ortada. Buna yönetmeni, oyuncusu da dahil. Sen 16 saat, 18 saat set yapıyorsun ama mesela vardiyalı teknik ekip kurabiliyor musun? Kurmuyorsun. Niye? Bilmiyoruz. Ee, o zaman ne bekliyorsun? Nasıl ortalamanın üzerinde sonuç alabilirsin bu şartlar altında, mümkün değil.

Çok temiz bir zekaya sahip olduğunuzu düşünüyorum. Peki, hırslı mısınız?
Teşekkür ederim. Temiz zeka… Güzel tanımlama, hoşuma gitti. Benim sadece kendime zarar veren bir hırsım var. Kendimi hırpalıyorum. Didikliyorum. Eleştiriyorum. Kapatıyorum. Çabuk uzaklaşıyorum. Belki yıllarla biraz daha büyümekle ilgisi olabilir. Olgunlaşmakla ilgili olabilir. İçime dönüp dönüp sorgulamak, kendi farkındalığımla karşımdaki insanı da anlayıp onu da yakalamaya çalışmakla ilgili olabilir. Ben hırslıyım ama, başkalarına zarar vermeye çalışmam. Birinin üzerine basarak yürüyemem. Çünkü ne ekersen onu biçersin.. Bu lafın doğruluğuna inanıyorum.

Gerçekten de çok sakin ve huzurlu görünüyorsunuz…
Yıllar içine ağır olmayı öğrendim. Eskiden daha aceleciydim. Hemen ana yemeğe geçmeye çalışmamak lazım. Sakinleşmek önemli, durmak, durabilmek çok önemli. Çok koşuşturmuşum. Bu sakinleşme hali iyi geldi bana. Kendimi bildiğimden beri çalışıyorum, kendi paramı kazanıyorum başka bir yaşama şekli de bilmiyorum. Türevlerimin dışında bir hayatım var. Belki bu yüzden ilişkilerim de daha gerçek. Daha sağlam, daha uzun süreli. Çok iyi bir ailem var. Taptığım iki insan var. Ne yılan gibi sokar sizi, ne taş gibi soğuktur hepsini görüyorsun durabilmeyi, sakinleşmeyi becerebilirsen.

Sanki hayatınızın bütün detayları ortadaymış gibi görünmesine rağmen aslında birçok kısmı da bilinmiyor…
Biliyor musun, ben röportaj vermeyi de sevmiyorum. Kendimden ödün veriyormuşum gibi hissediyorum. Her röportajımda kendimden bir parçayı bırakıp çıkıyorum. Çok özel bir durum. Bazen soruulan soruyu duyduğumda kendimle için için didişiyorum. Aslında ne öğrenmek istiyor olabilir bu soruyla, bu cevap kimin ne işine yarayacak diye sorup duruyorum kendi kendime.

Show dünyası mensuplarının hayatları kamuya açıktır ve merak ediliyor, diye savunuyorlar bu durumu…
Merak edilmek çok güzel bir şey. Sen mesela filmi merak ediyorsun, bulunduğum noktayı merak edip, beni fark ederek aslında bu kız ne yapıyor diye düşünüyorsun, soruyorsun, yazıyorsun. Aynı şekilde özel hayatımın da fark edilmesi ve merak edilmesi bu kadar doğal bence. Çünkü çok ortadayım, korunaksızım, apaçık duruyorum ortada. Çok normal. Merak edilsin. Ama benim bu merak edilenlerden ne kadarını paylaşmak istediğim önemli. Bu “aydınlatma” halinin ölçüsüne de ben karar veririm. Benim kararım. Özel hayatıma dair bilgiler konusunda çok da verici değilim. Çok renkli bir magazin malzemesi olmadığımın farkındayım. Mesela özellikle bu yaz çıkan haberleri görünce… İnsanın, şöhret denilen meseleyi ve bedellerini fark etmesini sağlıyorlar. Bakıyorum, yüzümün bile görünmediği bir fotoğraf var ve bir durum anlatılıyor. Naif ve gerçek bir duygu var ortada. Tamam Kabul. Meraklar giderilmeli, tamam giderildi. Ama bitmiyor. Bir de sözde anlatılan o duruma dışardan bakanın yorumu var. Onun peşinden benimle ve durumla ilgili konuşma hakkını kendinde gören bir sürü insan dökülüyor ortaya, yorumlar yapılıyor, üzerine laf söyleniyor. Bu donanıma, bu hakka nereden ve neden sahipsiniz acaba? Önce kırılıyorsun. Sonra uzaklaşıp bakıyorsun. Çıkıp cevap mı vermeliyim? Neden kendimi kirleteyim? Neden cevap verip zihnimi kirleteyim? Ona cevap vermekle uğraşacağıma gider iki film daha izlerim, iki satır daha okurum, seyahate giderim, içimi besler, senin benden kopardığını sandığın parçalarımı büyütürüm. Yaptığım, yaşadığım her şey bana ait ve bunun bedelini de ben ödüyorum. Kimse benim yerime bir şey ödemiyor. Yaşadığım, yaptığım her şeyin arkasındayım. Her işin, her duygunun, sorumluluğunu aldığım her durumun arkasındayım. Hep böyle oldum ve böyle olacağım.


Artık daha deneyimliyim. Konuşmak, her iki tarafı da yoran bir durum ve iyi bir röportajcı olmanın püf noktalarından birinin de "ne zaman duracağını bilmek" olduğunu nihayet öğrendim. Duracağın yeri sen belirlemelisin. Sorduğunuz her soruya cevap aldığınız için nezaketi elden bırakıp, kendinizi sohbete kaptırıp saatlerce konuşabilirsiniz aksi halde. Bu sebeple artık yorulmuş da olacağını düşünerek lafı bağlayıp, şöyleşiyi bitiriyorum. Dışarıda yağmur çiseliyor. Veda öncesi küçük sohbetimizle yorgunluk atıyoruz, hep birlikte.

Ebru Akel, söyleşilere katılan misafirlerimizin fotoğraflarını çekerek bana destek veren pek kıymetli dostum Vedat Ozan’ın bu sohbetin başından neredeyse sonuna kadar kadrajında kaldı. Aslında işin bu kısmını yazmayacaktım. Ama kaydı deşifre ederken 48. dakikada bile fonda “klik” sesi olduğunu duyunca o anı hatırlayıp, gülümsedim ve sizlerle de paylaşmak istedim. Bir kez bile yüzünü ekşitmedi, yeter demedi, sabırla fotoğrafçının memnun olmasını bekledi. İş bu sebeple, her ikimiz adına Ebru Akel’den bir kez daha özür diler ve teşekkür ederim.

Unutmadan, kendi adıma da Vedat Ozan’a bana ve bloga koşulsuz vakit ayırdığı için bir kez daha teşekkür ederim.
Böyle işte..
R.


Kasım 2008, Cihangir

BUNLARI DA SEVERSİN

DİZİ-YORUM : SEZON 2 , Bölüm 47
DİZİ-YORUM : SEZON 1 , Bölüm 19
DİZİ-YORUM : SEZON 2 , Bölüm 33
DİZİ-YORUM : SEZON 6 , Bölüm 10
DİZİ-YORUM : SEZON 1 , Bölüm 15
BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER