Uzaklara uçmak isteyen ama eski damın dibinden ayrılmayan güvercin gibisin be Eşkıya!
Geçen hafta içinde büyüdüğüm fantastik lunaparkı anlatarak başlamıştım Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz'ı anlatmaya.. (Vay arkadaş, adını yaz yaz bitmiyor!) Uyarıma gelirse de bölüm yorumlarına girişirim demiştim. Benimkisi her sıradan çocuğun bitimsiz kabusu olabilecek en özel ve eğlenceli (!) lunaparkımdan damıttığım anekdotları okura faş etmek için bahane işte..

Bak baba,Pedro da yabmış!

Hızla bölüme girersek (giremedi!)... Hızır'ın eline geçen bölüm sonunda kelepçeleri taktılar. "Cinayet suçuyla" tutukladılar. Hiç hapishane görmedim. Doğrusu, hiç bir hapisanenin kapısından içeri girmedim. Ama PaşaKapısı'nın önünde de, Sağmacılar'ın önünde de dikilip, güneşte kavrulmuşluğum vardır. "Hapishane işi" diye bilinen el yapımı boncuk örmelerinden çeşit biçim kolyelerim, bilekliklerim oldu henüz hiçbir sektör devi marka keşfedip; bu el işçiliğinden milyon dolarlar süzmeyi akıl edememişti. Oyle ki Pedro Almodovar, Swatch için tasarladığı "Sinemanın 100. Yılı" koleksiyonuna ait saat kayışını da bu el işçiliği ile yabtı. Saatin 'hatalı" üretimini New York'ta bir açık artırmadan 2800 dolar ödeyip almıştım. Salça'nın 6 aylık cezasından hatıra kalan bir de kurşun kalem kılıfım vardı. Ama o kayıp.. Kim bilir nerde...

Anlayacağınız hapishaneye giren çıkan çok olurdu bizim etrafımızda. Sizden çok önceleri televizyonda ya da sinema perdesinde görmeye alışkın olduğunuz o klişe "tahliye" sahnelerinde kullanılan mekanın gerçek hapishane olmadığını biliyordum vesselam. Övünülesi değil elbette. En sevdiğim hapishane raconu da durumu iyi olan mahkumlar ya da kıranta ağabeylerin tahliye olurken sadece ceketlerini alıp çıkması, yattıkları süre boyunca içeride kullandıkları bütün eşyaları donlarına kadar geride kalanlara bırakmasıdır. Sevdiğim bir hikayedir. Her şeyi içeride bırakıp, ceketini alıp çıkan gariban babası suçlular... Neyse..

Ünal Kaplan ve Özer Çetiner (Temsili)

Eşkıya'nın bu bölümünü bana sıcak eden de telaşa düşmeden anlattığı hapis olma halidir. Gökyüzünü bir daha hiç göremeyecekmiş gibi sabaha uykusuz varan (Hızır'ın aşırılı boyanmış gözlerini saymazsak), sahneler içime işledi. Çekenin, yazanın, oynayanın gönlüne bereket! Sanki her bölüm biraz daha çoğalıyormuş gibi hissettiğim bu derin devleti ya da her neyi temsil ediyorsa; bir ton çirkin adamın dev bir masa etrafında oturup göt göbek büyüttüğü sahneleri o kadar sevmiyorum ki ne dediklerini bile anlamaya gayret etmiyorum. Anlamak için yeniden izlemem lazım, ona da vallahi mecalim yok. O nedenle önemli bir durum olur da kaçırırsam, affola..

Hayır, suç draması, mafya, derin devlet tarzı işleri izlerim ama o masanın etrafında konuşulanlar da, olan biten de ilgi çekici değil. Az sonra olacakları, kurulan tuzağı seyirciye dümdüz anlatmaktan başka işe yaramıyor. Bu kadar düz anlatımdan da bana baygınlık geliyor. O sahneler ve anlatılanlar "Kafa ütülemek"ten hallice, bence.. Üstelik Tarık Ünlüoğlu'nun komedi performanslarına da, Hakan Karahan'ın plastik malzemesine ve salon adamı duruşuna da bayılırım. Ona rağmen bana her seferinde Statler ve Waldorf kadar komik geliyorlar.

Ünal, Özer'i ayak işlerine koşacağına sahaya salsa; Özer takımları çıkarıp aksiyona girse filan belki o kazulet "masa" kısmı daha keyifli olur. İşte, ben ısınamadım ya, ağızlarıyla kuş tutsalar batacak. Belki de o sahnelerde lazım olan gerilimi bile alamadığım içindir. Aynı hissi Hızır'ın takımı toplaştığında hissetmiyorum.

Hatice-Enişte ikilisini seviyorum. Karı koca ayrı ayrı taraf tutmaları aslında hikayeyi son derece zenginleştiriyor. İleride çıkacak "Kadın Çatışmaları" için siper kazıyor yazar ekibi.. Yazar ekibi demişken hemen aklıma ilk geleni söyleyeyim aralarında kadın var mı bilmiyorum ama hikayenin kadın kısmını izlerken "Aaa bunu erkek yazmış la" demiyorum mesela, o anlamda başarılılar. Eşkıya'nın diyaloglar bazında erkek ağızlı bir senaryo olmamasından memnunum. Tebrik ederim..

Lakin karakter tasarımcısına küçük bir uyarım var. Ceket omuzda tek kadının Meryem olmasını tercih ederim. Seyircideki "lider kadın" algısına hizmet eden malzemeyi, diğer karakterlere de taşıyarak sıradanlaştırmamak lazım. İleride alevlenecek olan "Esnaf Hatice-Hanım Ağa Meryem" çatışmasına hizmet edeceğini de sanmam omuzda ceket kullanımını paylaşmanın.. Lüzumsuz ama dedim işte.. Mersi..

Allahını seven o gözleri bu kadar boyamasın!

Hızır'ı bu bölüm elimden ölümüne maviye boyanmış gözleri de kurtaramaz, görüş günü döktüğü göz yaşları da, mektuba can veren enfes sesi de! Girişiyorum! "Başka tekneden siftah" Kazma Hızır, Nazlı ile olan ilişkisini ve ondan olacak evladını bu cümlelerle tanımladı. Bilinç altı işte, kurban olduğum, defonu su yüzüne çıkarmak için icazet mi bekleyecek sandın Dangoz?! Nazlı ile aşk ilişkisi yaşasa da içinde yatan "SpermDağıtkanCan" hayvanına hakim olamıyor. Böbürleniyor elbette.

Hızır tipinde adamların, "ailem" ve "sevgilim" ayrımında olmasına ama her iki kadına da temelde aynı derecede öküzcan olmalarına alışkınım. Nazlı'yı (Allah kaderini benzetmesin) babamın 'dostu' Portakal'a benzetiyorum. Yaşıyorsa kulakları çınlasın, öldüyse Allah rahmet eylesin. Portakal yani Hülya, babama en yakın arkadaşı Yunus Ağabey'den miras kalmıştı. Hülya Abla, pavyonda konsomatrist olarak çalışan, güzelce bir kadındı. Bi kahverengi saçlarını hatırlıyorum, bir de onu çok sevdiğimi söylediğim gün giydiği kahverengi etek ceket takımı. Nedense yüzü gözümün önüne gelmiyor yıllardır. Portakal lakabını da AsmalıMescit'teki otelin dördüncü katından kendini atıp sakat kalınca aldığı kilolar yüzünden kazandı. Babamla kavga ettikleri bir gecenin sabahında Hülya Abla çok sarhoş olup atmış kendini boşluğa..

Deniz Çakır da Jennifer Aniston ve Sarah Jessica Parker ile aynı kariyer kaderini paylaşıyor, tek farkla, o diğerleri gibi dolar milyoneri olamadı...

Hülya ile "sevgili" olan babam ne ona gün yüzü gösteriyordu, ne de anneme.. İkisini de dövüyordu, ikisini de ruhen hırpalayarak sözde seviyordu. Arada bu insan ilişkisi sefaletinin keyfini tek süren de ben oluyordum. Zeyno benim Portakal ile tanıştığım yaşlarda değil. Babayı paylaşmama öfkesini o yüzden anlayabiliyorum. İhanete uğramış gibi hissetmesini de.. Gelecek bölümlerde neler yaşayacağını da biliyorum ve travmasını en kısa yoldan atlatmasını diliyorum. Ben ise henüz ilkokulu bitirmemiştim bile babama olan aşkı paylaştığımı düşüneceğim yaşlarda değildim ve Portakal benim için eğlenceli bir kaçamaktı. Babamın, "Anneme söylerim ama.." dediğimde yüzüne yapışan gülümsemesiyle kesilen eğlenceli kaçamağım... Tek bir cümle kurmadı, tembihte bulunmadı, kızmadı, korkutmadı ama o gülümsemenin bana kestiği cezanın mührü olduğunu anladım. Sordum çocuksu bir arsızlıkla..

Hep koca bir insana anlatır gibi konuşurdu, uzun uzun.. Her kritik anda yaptığı gibi Çekirge Kanat'a (Direksiz!) binip uzun uzun yol gittik. O zamanlar Tarlabaşı- Boğaz arası yol bitmek bilmezdi... Arabayı Kuruçeşme sahiline çekip, Topal Çetin'e de iki çay söyledi. Çayın gelmesi bin yıl sürdü sanki o sessizlikte. Karşı yaka hâlâ yeşildi. Yeşile baktım ben de.. Torpido kapağını açtı, çay bardağımı oraya koydu tepsi gibisine.. Hizmetkâr buluşlarına hayran olurdum o yaşlarda. Kahramanımdı ne de olsa.. Sonra hiç yüzüme bakmadan, ilk kez kısa konuştu. O tek cümleyi kurdu. "Yanlış olandan doğru bir şey çıkmıyor! Cezayı sana değil kendime kestim.." Babam yanlış olanın hikayesine beni dahil etmek olduğuna kani olmuş, yola yalnız devam etmeye karar vermişti. Bir daha "dost"larıyla tanıştırılmadım. Şehir efsanesi gibi annemden dinledim, "düşüp kalktığı orospular!"ın isimlerini.. Babam, hayatındaki kadınların ruhuna sinek gibi yapışmaya devam etti. Olsundu. O benim her daim kahramanım! Hızır'ı da anlıyorum işte bu sebeple.. "Bir telefon hakkı vardı, onda da beni aradı" diye sevinerek aşk ile yanılan kadınlara selam olsun.. Bu algıya yol veren kalemlere de, yalnızca dramada bedel ödeyen karakterler de...

Kal biraz daha Şahin Ağa, koğuş değişti Şahin Ağa gitti olmasın e mi!

Bölüm finalinde hikayeye dahil olan Kenan Çoban aka Abdülhey'e ısınamadım. Başı bozuk psikopat katili ıslah edip, kapısına yoldaş edecek bir Hızır izlemek de istemem. Elbette hikaye biliyorum okkadar öküz değilim. Mapushane sahneleri Hızır'ın da dediği gibi volta atarak geçmez, aksiyon lazım. Umarım, mahpus günleri bitince Fahri de çeker gider. İyi niyetli bir hikayenin algısını bozmaktan başka faidesi olmayan bu karakter eklemesini kenara alırsak; Kenan Çoban ile bir elbette bir derdim yok. Sıradan bir oyuncunun dahi altından kalkabileceği bir rol ile "Abdülhey" algısının kaşınmasından hoşlanmadım. Doğru bir hamle gibi gelmedi.. Uzağa uçmak isterken, eski damın etrafında gezen güvercinlere benzemesin Eşkıya. Aman diyeyim..

Gider ayak söylemezsem olmaz, Hakan Karsak, Ozan Akbaba, Sinan Demirer, Tuna Orhan erkek takımından yan kadronun en sağlam halkaları. Onları izlerken delicesine keyif alıyorum. Hatta adamların reji almasına bile gerek yok, bildikleri yolda yürüsünler karakterlere, bayıla bayıla izliyorum.

Hamiş: Gömlek çıkarma sahnesi çok AB ama çok güzeldi..

Böyle işte..
R.
BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER