Tenhalarda menhalarda bitmiş aşkın

Koskoca üçüncü sezon göz açıp kapayana kadar, nasıl geçtiğini anlayana kadar geçiverdi. Hikâye olarak o kadar ortasındayız ki olması gerekenin, bünyem hâlâ kabul etmiyor bu sezonun bittiğini. Bunda, sezon finalinin neredeyse yarısında artık çok önemsiz bir hâle gelmiş Rachel hikâyesini izlememizin de payı var diye düşünüyorum.

Bu yazının soundtrack'i için şöyle buyrun:

Üçüncü sezonun son bölümü pek de House of Cards tarzı olmayan bir şekilde ama nefes kesen bir güzellikle başladı. JJ Grey & Mofro’nun The Sun Is Shining Down adlı muhteşem parçası eşliğinde koca bir sezondur ilk defa gördük su gibi duru bir güzelliğe sahip Rachel’ı. Güney sınırının yakınlarında, Santa Fe’de kaçak göçmenlerin arasında bir hayat kurduğunu ve sabah rutinini izledik. Doug’un sürekli dikizlediği MOBESE kamerasının karşısında karşıdan karşıya geçerken göz kırptı bize ahu gözlüm. Meğer sabahları barda, akşamları bir markette çalışır da ekmeğini taştan çıkarırmış.

Rachel'in son akşam yemeği. Maşallah ahtapot gibi kol varmış, çerezi görünce Dhalsim gibi uzandı.

Ardından Doug’u Venezuela’nın başkenti Caracas’a inerken izledik. Meğer Gavin yurtdışına çıkınca Venezuela’ya gitmiş. O kadar sinir, stresten sonra kafa dinlemek için bir tatili tercih etmesini anlayabiliyorum ama insan Fiji adalarını falan tercih eder yahu. İki kilometre aşağıda Venezuela’da ne işin var? Sen koskoca FBI’yi alt etmiş adamsın, Venezuela’da seni bulabileceklerini bilemedin mi? Gerçi teknede yaşayarak, çok da imrendiğim bir hayat tarzını benimsemiş ama işte Doug bu nihayetinde, şakası yok. Eline sopa almış, sokaktan üstü başı perişan dönen çocuğuna art arda ekleyen bir anne gibi ağzını yüzünü kırıverdi Gavin’in, ki, Gavin bunu çoktan hak etmişti. Sen kim oluyorsun da koskoca Doug’u tehdit ediyorsun, şantaj yapıyorsun? FBI adama bağlı çalışıyor yani. 

Bu bölümün görselliği inanılmazdı.

Doug’un o bastonu denize attığı sahneyi izlerken sanki Terminator 2’deki o baş belası civayı izliyormuşum hissine kapıldım. Her aldığı darbeden sonra daha güçlü olarak geri gelirdi o da. Meğerse Doug artık bastondan tamamen kurtulmuş, sırf Gavin’i dövmek için getirmiş bastonu. Nasıl gaza geldim, nasıl sevindim anlatamam.

Frank ve Claire, geçen bölümde kaldıkları yerden devam ettiler tartışmalarına. Frank’ın bu “en hassas zamanlarda duyarsız bir hödük kesilen koca” tavırları ne kadar kötüydü. Yahu prensesler prensesi Claire sana bir şey anlatmaya çalışıyor, içi kavrulmuş, yanmış belli ki; sen “ne? Nasıl? Anlamadım.” ayaklarındasın. Yakışmadı Frank. Dünya politikasında taşları yerinden oynatacak beceriye sahip (gerçi bu sezon pek bir numarasını göremedik ama), Petrov’u bile dize getirebilen Frank’ın, “aman uçak da inişe geçmiş,” edasıyla Claire’nin yanına gidip, onu içine düştüğü cehennemden kurtarmak için kılını bile kıpırdatmaması çok büyük hayal kırıklığı oldu. Buna rağmen prensesim Claire’nin Iowa oylamaları öncesi yaptığı konuşma ve etrafa dağıttığı gülücükler ne kadar asil bir kadın olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Frank da bu jesti, güzel bir jestle cevapladıysa da Claire’nin hâline üzüldüm. Frank, “Dunbar’ın şansı yok çünkü yanında Claire Underwood yok,” dedi. Bu bir iltifat gibi gözükse de, aslında Claire’nin yerini belirleyen bir sözdü. Claire, hep Frank’ın yanındaki kişi olarak kalacaktı; hep yancı olacaktı. İşte Claire’ye bu artık dayanılmaz geliyor olmalıydı. Frank, geleceği birlikte inşa edeceklerini söylediğinde Claire’den bahsettiğini sanmamızı istedi senaristler. Ama son cümlesinde “sizin yardımlarınıza ihtiyacım var,” dediği anda Claire için her şeyin bittiğini hissettim.

En azından elinde İncil sallamıyor.

Dunbar ile karşılıklı atıştıkları sahne sezonun en etkili sahnelerindendi. Heather Dunbar’ı canlandıran Elizabeth Marvel’in hakkını teslim etmek gerek, inanılmaz bir oyunculuk ile tam bir kötü karakter sahnelemiş. Uzun zamandır bu kadar güçlü bir kadın profili izlememiştim.

Annemin bir lafı vardır, "çenen çekilsin," der. Yahu çenen çekilsin, bir sus be kadın. Ajan Smith'in Neo'ya yaptığı gibi çektim çeneni.


Rachel meğer sahte kimlik peşindeymiş. Yeni adıyla Cassie Lockhart, resmen bir tomar para verdi sahte kimlik belgelerini alabilmek için. Utanmaz aracı da sadaka verir gibi 100 dolar veriyor geri. Yahu bu Amerikan toplumu ne zaman böyle yozlaştı?

Bütün sezon, hiç bu kadar irkildiğim bir sahne olmamıştı.

Claire’nin jakuzide boğulayazmasıyla başlayan aşırı rahatsız edici sevişme sahnesi inanılmaz travmatikti. O kadar karmaşık duygular içerisindeyim ki, ne yazacağımı bilemiyorum. Claire “ben de öyle düşünmüştüm,” diyerek neyi kast etti, hâlâ bilmiyorum! Frank yumuşak biri miydi? “Erkek” (!) değil miydi? Sevgi neydi? Sevgi emekti, ve Frank sevgilisi için tam otuz yıldır emek veriyordu. Netekim bu çıkış sonrasında Frank Claire’yi eve, Beyaz Saray’a geri gönderdi. Claire Beyaz Saray’da kapıyı kapattığı sahnede Frank’ın seçim konuşmasının sesinin kesilmesi çok başarılı bir anlatım tekniğiydi. Dizinin profesyonelliğine hayran kalmamak mümkün değil açıkçası. O kapılar sadece sessizlik için kapanmadı; aynı zamanda Frank için de kapandı. Yahu kadıncağız koşmaya gitmek istiyor, onu bile engelliyorsunuz. Demokrasiniz yerin dibine batsın. Tabii çare eski dost, yadigâr kürek çekme makinesindeydi.

Allah çektirmesin be Claire.

Kürek makinesi Claire’yi sakinleştirememiş olacak ki, pespaye yazar Tom’u çağırttı ayağına. Yahu adam yapıştı, gitmek bilmedi arkadaş. Frank ve Claire’nin aşk hayatında çözümcü olarak bulunması ne kadar saçma? Underwood çifti 28 yıllık evli, dünyanın en zeki insanlarından, her yolu mübah sayıp başkanlığa kadar yükselmişler, çok da kutsal bir birliktelikleri var; ama Claire yine hiçbir vasfı olmayan Tom’a gidiyor danışmak için. Olacak iş değildi. Bütün sezon hiçbir faidesi dokunmamış meczup, fitneyi sokuverdi de gitti işte. Claire’nin kim olduğunu değil kim olabileceğini merak ediyormuş. Yahu neyini merak ediyorsun, yazar müsveddesi? Yaratıcılık senin işin, hayal et, düşün bul. Kadının aklını neden karıştırıyorsun?

Siyahlar giyinmiş Claire, üzerine beyaz bir elbise deniyor... ve beğenmiyor. Çok alegorik bir sahneydi. 

Doug’un büyük bir hayranı olarak, onu izlemekten büyük keyif aldığımı söylemeliyim. Rachel konuştukça yaşadığı git gelleri, önce vazgeçip sonra tekrar harekete geçmesini… tüylerim diken diken izledim. Her an bir şey olacakmış gibi, bir araba kazası filan gibi, Doug’un planları suya düşecekmiş gibi, Rachel kaçıverecekmiş gibi. Kızcağız helal para kazanarak, varını yoğunu sahte bir kimliğe yatırmışken yapılır mıydı bu Doug? Ne için ha? Gencecik Rachel’a neden kıydın? Alsaydın sevdiceğini, Venezuela’ya yerleşseydin, hayatının sonuna kadar mutlu mesut yaşardın. Ama yok, varsa yoksa nemrut Frank. Umarım dördüncü sezonda pişman olmazsın.

Sadece Nuri Bilge Ceylan filmlerinde görebileceğimiz güzellikte pastoral bir görüntü yönetmenliği harikası.


Öte yandan, Doug’u bu kadar aşşırı sevmeme rağmen, bu sahnelerin ancak ortalama bir Amerikan cinayet filmine yakışacağını söylemeliyim. Kesinlikle House of Cards’ın sezon finali için uygun değildi. Geçen sezonun finali nerede, bu sezonun finali nerede.

Doug 2000. Sadece öldürmeye programlandı.

Üçüncü sezonun son bölümü, Claire’nin Frank’ı terk ettiğini söylemesiyle bitti. Hâlen inanamasam da bu kadar büyük bir aşkın, uğruna bunca şeye katlanılan bir aşkın bu kadar basitçe bitebileceğine, dördüncü sezon ikili arasında bir çekişmeye sahne olacakmış gibi duruyor. Claire Dunbar’ın tarafına geçer mi, bilmiyorum. Sonuçta tek başına olmak isteyen, kimsenin yancısı olmak istemeyen biri için pek akıllıca bir hareket olmaz.

"Bir zamanlar... fakir ama gururlu bir genç kız vardı!"

Frank ve Claire’nin son yaşadığı tartışmayla ilgili söyleyebileceğim o kadar çok şey var ki kelimeler boğazıma takılıyor. Cinsiyetçilik gibi gelecek belki ama, Frank’ı haklı buluyorum bu tartışmada. Evet, Claire daha önce kendi sivil toplum kuruluşunun başında bağımsız bir figürdü. Fakat birlikten kuvvet doğduğunu, Frank ile daha yakın çalışmaya başladığında gördük ve ikili Beyaz Saray’a kadar çıktı. O noktadan sonra, Frank da Claire’yi el üstünde tutuyorken, Claire’nin daha fazla ne istediğini anlamak gerçekten güç. Evet, iktidar hırsı insanların içlerini karartıyor; ve fakat Claire kendini bu kadar kaptıracak kadar şuurunu kaybetmiş olamazdı. Her nasılsa zayıf ve küçük biri oluverdiğini düşünmüş. Yahu, adamın bütün oyları senin sayende; seçimleri kazanmasının sebebi sensin. Halk sana gıptayla bakıyor; Amerikan başkanını şekle, düzene sokan insan olarak. Kendin Amerikan başkanı olmaktan çok daha iyi bir pozisyon değil mi, Amerikan başkanı hayvanının terbiyecisi olmak?

Oysa Tibetli rakipler bu eseri yaptıklarında ne kadar mutluydu Underwood çifti.

Frank, Claire’ye neyin yetmediğini sorduğunda aldığı cevap, afedersiniz ama, tam bir Kezban cevabıydı. “Yetersiz olan şey sensin,” ne demek yahu? Neyini yetersiz buldun adamın? Tamam, başkanlığı boyunca çok başarılı şeyler yapamadı ama o noktaya gelebilmesi bile çoğu kişinin hayal edemeyeceği bir şeydi. Ben burada yetersiz tek bir şey görüyorum, o da biraz tevazu ve gerçekleri kavramak.

Ve üçüncü sezon, kahredici bir şekilde, Claire’nin ardından Frank’ın çaresizce seslenmesiyle bitti.

"Claire."

BUNLARI DA SEVERSİN

DİZİ-YORUM : SEZON 2 , Bölüm 47
DİZİ-YORUM : SEZON 1 , Bölüm 19
DİZİ-YORUM : SEZON 2 , Bölüm 33
DİZİ-YORUM : SEZON 6 , Bölüm 10
DİZİ-YORUM : SEZON 1 , Bölüm 15
BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER