Bu da mı gol değil Zehra?
Zehra Azmi Bulut'a gelen zarfı alıyor, kafa karışıklığı başlıyor. Anla artık Zehra, Kertenkele, Ziya hoca, Kara Faruk, hepsi aynı kişiler!

25. bölümde Kertenkele’nin Betül’e açılmasıyla şaha kalkan Kertenkele, bu bölümde de Zehra’nın Ziya hocanın aslında Kertenkele olduğunu öğrenmesiyle altın vuruşu yaptı. Aylardır hasret kaldığımız ilerlemeleri iki süper bölüm ile bir arada görmek, eminim ki dizinin sevenlerini mest etmiştir.

Bu bölümün ana hikâyesi Zehra’nın Ziya hocanın asıl kimliğini öğrenmesi idi, evet. Ama bunun yanında bölümün hemen başında yine uzunca bir zamandır merakla beklediğimiz bir şeyi öğrendik. Kertenkele mahlaslı azılı bir hırsızın daha sonra Ziya adıyla sahte imamlığa başladığı bir hikâyeydi bu dizi. Lâkin başından beri Kertenkele’nin gerçek adını bir türlü öğrenememiştik. Meğer Ahmet’miş, Ahmet Sönmez. Tabii sahne adı gibi, ün yaptığı Kertenkele adını kullanmak daha iyi olmuş. “Azılı hırsız Ahmet Sönmez,” hiç etkileyici değil bakın.

Dizide her bölüm belli replikler oldukça hoşuma gidiyor. Bu bölüm de bir kaç tanesini gördük ama benim için en iyisi Kertenkele’nin Deli Kenan için söylediği “bir avuç aklı vardı, Kertenkele diye yedi bitirdi,” lafıydı.

Gafur Uzuner, Cevher rolünde döktürdü yine bu bölüm. Azmi Bulut’u Hicabi konusunda kandırmaya çalışması çok ikonik bir sahneydi. Azmi’nin yanında adeta bir şeytan gibi kulağına eğilip, yalanlar fısıldadığını gördük. Kafası pek çalışmayan—ne yapsın o kadar kazadan sonra—Azmi Bulut, doğru düzgün dinlemeden “hayır işi, sevap” kelimelerini duyar duymaz Cevher’e kanıverdi. Çakal olduğu 2 kilometreden belli olan Cevher’in yalanlarına ışık hızıyla kanması bende onarılmaz yaralar açtı desem yalan olur tabii ki. O cenaze arabası yüzünden girdiğin hastanelerden çıkamayasın Azmi Bulut. Velhasıl burada yine bir devamlılık hatası oldu sanırım. Gece kalmak için Cevher’in evine gitti Azmi hoca. Ertesi sabah, sabah namazına camiye geleceğini söyledi ama o gece öyle geçiverdi, hiçbir şey olmadı. Oysa sabah namazı için Kertenkele de camide olmalıydı. Mutlaka bir karışıklık çıkardı yine. Bu kısım niye atlandı bilmiyorum. Velhasıl, ondan da sonraki gün caminin önünde Azmi Bulut’u tekrar gördük, hiçbir şey olmamış gibi. Yani toplamda bir buçuk gün kayıptı Azmi Bulut. O ara ne yaptı, bilemiyoruz. Her neyse, ertesi gün sonunda akıl etti müftülükten kağıt alarak gerçek hoca olduğunu kanıtlayabileceğini. Tam müftülüğün kapısından girecekken, “yetiş ya cenaze arabası,” diyorduk ki, o yeşil kaput Hızır gibi yetişti.

Açeydim gollerimi, getme deyeydim... şaka şaka. Mezarlığa gidiyorlar hayırlı evlatlar. Lakin tabii film icabı Betül telefonda söylemiyor nereye gideceklerini, bize sürpriz olsun diye. Yoksa gerçek hayatta olsa niye söylemesin, manyak mı ne?


Öte yanda Kenan’ın adamlarıyla hastaneyi basışına şahit olduk. Şenbak yine Melis’i gördü, yine içindeki şair ortaya çıktı. Dizinin ilk bölümlerinde kullanılan ama daha sonra biraz unutulan bir numara vardı, o anda çalan dizi müziğinin, beklenmedik bir olay karşısında plak gibi hızla yavaşlayıp durması. Bu aralar tekrar canlandığını görüyoruz bu eski alışkanlığın, ve burada da oldukça yerinde kullanıldı, epey hoşuma gitti. Burada bir de usta hatip (yalancı) Kertenkele’nin Kenan’ı ikna etmesini keyifle izledik. Lakin Kenan o hikâyeye kanmasa iyiydi. Madem Betül’ün hastası var, yanındaki de hastanın yakınıydı, hastanın yakınıyla çay bahçesinde ne işi var değil mi? Burada Yıldırım Memişoğlu’nun performansı için hakkını teslim etmek gerek. Kenan rolünü yaşıyor adeta. Cehennem lafını duyunca öyle tırstı, öyle çöktü ki, acıdım adamcağıza. Kim derdi ki yılların ağzından ateş saçan mafyası Kenan, düzgün bir adam olacaktı. Dizi, Kertenkele’nin doğru yolu buluşundan ziyade Kenan’ın doğru yolu buluşunu anlatıyor neredeyse. Ayrıca daha sonra mahallenin çocuklarına uyuşturucu satan adamı (sahi, ne oldu o, hani Ziya hocaya getirecekti daha sonra nasihat için?) pataklaması ile, Kara Faruk’tan boşalan yeri dolduruyor izlenimi verdi. Ya da mahalle abisi Ali Desidero günlerine geri dönüyor diyebiliriz :) Biliyorsunuz Yıldırım Memişoğlu bundan takribi yirmi küsur yıl önce Ali Desidero olarak girdi hayatımıza.

Dizinin geçen bölümlerde en kötü tarafı aşırı eğreti duran bölüm oyuncularıydı. Gerek kötü adamlar, gerekse dizinin ana oyuncularının arkadaşları, dizinin doğal oyunculuk tarzına ayak uyduramayan ve çok yapmacık kalan oyuncular tarafından canlandırıldı zaman zaman. Fakat bu bölüm yeni bir kötü adam, Kertenkele’ye yazayazan Nazlı ve Levent’e yazayazan Mehtap karakterlerini canlandıran oyuncular hiç sırıtmadılar, gayet dizinin doğal oyuncuları gibiydiler. Bu sebeple cast seçimini tebrik ediyorum. Fakat Nazlı Kertenkele’nin yediği hurmaları bir bir anlatırken Zehra’nın flashback’lerini izlemek çok keyifliydi. 

Yalnız bu Ekrem bey de az değil, hatta izninizle azmış diyeceğim. Ölüm döşeğindeyken Zehra’nın evlenmesini istiyordu sadece, tek ve son dileği buydu. Kızcağız evlendi, adam ölüm döşeğinden kurtuldu, şimdi de kalkmış bir de bebek istiyor. Aah ah kardeşlerim, işte bu zengin monşerler hep böyle. İsteyenin bir yüzü, vermeyenin iki yüzü kara derler ya, bu monşerler de yemelere doyamıyor, istedikçe istiyorlar. Zaten, aza kanaat eden, hakkından fazlasını fakir fukaraya bağışlayan nasıl böyle gayrimenkul zengini olur değil mi? Öte yandan, Zehra da hiç çetin ceviz değil. Kara Faruk defteri kapandı dedi ama, yahu, geçtiğimiz 25 bölümde 50 kere kapandı bu defter, 51 kere açıldı. Dede nasıl inansın şimdi yani.

Betül ve Kertenkele’nin bir araya gelmesi bu bölümün en neşeli olayıydı. İzlemelere doyamadım desem yeridir. Bölümdeki en favori ikinci cümlem ise Betül’ün Kertenkele’den ayrılmak istememesine karşılık söylediği, “Betül nereye gidebilirim ki zaten beş vakit camideyim,” lafıydı. Canım yahu, koskoca Kertenkele ki nâmı kendinden on kilometre önde yürür, demir attı bir takım yalanlara, nefes bile alamıyor. Bu sahnede Müberra hanımın Betül’e, Ziya hocayla olan bu yakın ilişkisini gördükten sonra öyle bir “hayırdır” deyişi vardı ki, değme kaynanaya taş çıkartır vallahi.

Hemen ardından, Zehra’nın Azmi Bulut’a gelen mektubu alması, açmadan—ki üzerindeki Acil damgası resmen BENİ AÇ diye bağırıyordu—Kertenkele’ye vermesi, bu sırada da o güvensiz, huysuz, istediği olmamış kadın havaları müthişti. Sera Tokdemir’in bu tavırları kadar doğal oynaması diziye ışık katıyor. Öte yandan, bu endemik güvensizlik durumu ne yazık ki iliğimizi kurutacak kadar yaygın. Baş sorumlusu da işte burada Ziya hoca gibi, gerçekleri gizleyen, görmezden gelen, anlamazdan gelen erkekler ve bu umursamaz tavırları. Ardından, Zehra Kertenkele’nin defterindeki menkıbeyi gerçek sanınca o eski, şapşal Zehra geri döndü sandım bir an ama neyse ki adamın yetmiş yaşında olamayacağını akıl edip hemen bu bölümki Süper Zehra karakterine geri döndü. Bu arada Ziya hoca da iyiymiş hani, kesin bilgi, yayabiliriz.

Hicabi'nin soruları da, Kertenkele'nin cevapları da giderek enteresanlaşıyor. Çok iyi!

Selin ve Levent cephesi beklenenden hızlı ilerleyen gelişmelere sahne oldu. Öyle olunca olanlara Selin bile inanamadı. Kendisine yediremiyor olabilir halen Levent’e karşı bir şeyler hissetmesini, hızlı gelişiyor da olabilir olaylar, ama bu yine de Selin’in Levent’e yalan söylemesi ve kötü davranmasını gerektirmez. Yine de Zehra-Kertenkele cephesinde aylardır filizlenmesini beklediğimiz aşkın Selin-Levent cephesinde yeşeriyor olduğunu görmek bir nebze de olsa rahatlattı bizi. Selin’e tekrar rica ediyorum buradan, tez zamanda Levent’i bir Türkçe kursuna göndersin. Bir de lütfen iki üç tane gömlek alsın. Erkeklerin başına geçen yüzyılda gelen en büyük zulümdür kareli gömlek yahu. Giymeyin şunu. Bu arada öğle yemeğinde karşılaştıkları Mehtap’ı Levent’e Selin’den daha çok yakıştırdığımı söylemeden geçemeyeceğim :) Mehtap’ın Selin’e “ah, polis değil misin? Kimse mükemmel değildir,” şeklinde laf sokmasını şirin bulsam da, Levent’in, Selin ile birlikte yemekteyken yanına gelen ve bariz bir şekilde Levent’ten hoşlandığı belli olan birine bu kadar davetkâr davranması hoşuma gitmedi. Selin’i kıskandırmak tamam da, bu şekilde kıskandırmanın ötesinde bariz ayıp oldu Selin’e. Daha geçen akşam Emre ile olan muhabbeti yüzünden Selin’e surat yapan Levent’e hiç yakıştıramadım. Otur Levent, eksi.

Şevket’e gelirsek… aah ah Şevket. Hiç gelmeseydin keşke bu dünyaya. Kertenkele’nin de dediği gibi, doğadaki bütün canlıların yaşamasının bir amacı var ama Şevket’in yaşamasının amacını bir türlü çözemedik. Safi bela, başka bir işe yaradığı yok. İşte senaryo ilerlesin, Zehra Kertenkele’yi iş üzerinde bassın diye bir araç rolü oynuyor, ona da artık, ne diyelim, olmasaydı keşke yani, başka türlü olsaydı. Sen kalk, cebinde 600-800 TL para ile kumarhanede poker oynamaya git. Olacak iş mi yani? Bu kaçıncı artık? Azmi hocaya çarpan cenaze arabasından çok, Kertenkele’nin Şevket’i kumarhaneden topladığı sahne var. Geri zekâlı bile olsa insan anlar yani insan kumar oynamaması gerektiğini. Neyse ki bu seferki kötü adam ağzını yüzünü kırdı Şevket’in de, biraz içimizin yağları eridi. Kertenkele Şevket’i kendi başına bırakmalıydı. “Onu ben Kertenkele’yim derken düşünecektin,” dediğinde kalmalıydı orada. Ama kıyamadı işte hayattaki tek arkadaşına. Aksiyon filmlerini aratmayan (aratan) efsanevi bir sahneyle bir müzedeki hırsızlık sahnelerini izledik. İtiraf edeyim, duvara tırmanma sahneleri çok iyiydi. Gerçekten kertenkele gibi, düz duvara tırmanıverdi adam. Timur Acar burada dublör kullanıyor mu, bu sahneler nasıl çekiliyor, bilmiyorum. Ama oldukça iyi kotarıldığını söyleyebilirim. Öte yandan, gaz bombası atıp lazerli güvenlik alarmlarının yollarını görmece, efendime söyleyeyim havaya fısfıs sıkıp daha ince görmece, hatta ve hatta Indiana Jones filminden aparılmış, çalacağı cismin ağırlığı kadar başka bir ağırlık koymaca bile vardı. Yalnız reklam dönüşünde sanırım kötü kesilmişti dizi; alarmların nasıl çaldığını anlamadım. O kadar dikkatle oraya kadar giren, müzede sergilenen eseri çalan Kertenkele’ye dönüşte alarm çaldırmak pek yakışmadı. Ama sanırım bu gerilimli sahneye biraz da aksiyon katması açısından tercih edilmiş. Zaten Kertenkele de hiç umursamadı güvenlik görevlilerini ve geldiği gibi kaçmasını bildi. Bildi de, yere iner inmez karşısında Zehra’yı bulacağını beklemiyordu muhtemelen.

Aah ah Zehra. Başkasının günlüğünü karıştırmayın diye öğretmediler mi sana?

Zehra’nın bu gerçeği böyle öğreneceğini hiç tahmin etmemiştim. Hayalimde hep daha romantik bir anda ve hatta birbirlerine destek olmak için açılan bir konuda gerçeği bizzat Kertenkele’nin ağzından duyacağını düşünmüştüm. Eski yazılarımdan hatırlarsınız, Zehra’nın bir sırrı var, bir yalanı gizliyor. Kertenkele’nin de var. O da kendi sırrını Zehra’ya anlatsa da beraber atlatsalar diyordum hep, bu zor zamanları. Olmadı lakin, olamadı. İyi tarafından bakmaya çalışırsam, en azından Kertenkele artık gerçek Kara Faruk olduğunu anlatabilecektir Zehra’ya. Umarım bunca yaşanandan sonra bir tatsızlık çıkmaz ve önümüzdeki bölüm Zehra gerçekleri öğrenmiş, aşkına kavuşmuş ve Kertenkele’ye destek olacak bir şekilde hayatına devam eder.

Bu bölümle ilgili de daha yazacak çok şey vardı. Lakin bu haftalık da bize ayrılan sürenin sonuna gelmiş bulunuyoruz efendim. Gelecek hafta yine bomba gibi bir bölüm izleyeceğimizden eminim. Bu bölüm epey zekice davranan Zehra’nın gelecek bölüm Kertenkele’nin iyi bir insan olduğunu anlamasını ve Kara Faruk olarak bildiği Ahmet Sönmez’e aşık olmasını diliyoruz artık. Yirmi yedinci bölümün ardından tekrar görüşmek üzere diyorum, esen kalın.

BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER