Fırtına eken, adaylık biçer

Art arda gelen uzun bölümlerden sonra bu hafta nispeten daha kısa bir bölümde, daha kısa fakat aynı ölçüde etkileyici bir hikâyeyle bizlerleydi House of Cards. Bölüm boyunca anlamadığım yegâne şey, sadece bir milyar dolarcık para harcayıp bu kadar başarılı olan AmWorks’un kasırgaya kurban gitmesine Frank’ın göz yummasıydı. Yahu zaten fonda üç milyar dolar varmış, sen sekiz milyar gerek diyorsun. Zaten beş milyar dolar eksiğin var, ha beş milyar istemişsin ha altı milyar istemişsin ne fark eder? İşte görüyorsunuz zayıf demokrasilerde yargı, muhalefet ve haddine olmayan diğer devlet kurumları devletin, milletin ilerlemesine nasıl şerh koyabiliyor. Kayıp bir milyar doları (hatırlarsınız bizde kaybolanları) bahane edip (hep aynı senaryo bizde de) milletin ilerlemesinin önünü tıkıyorlar. Her olumsuzluktan kendine olumlu bir yön çıkarmayı başaran Frank bu durumu 2016 başkanlığı için adaylığını koyma bahanesi olarak kullanmayı seçti ama ben pek tatmin olmadım. Yine de bölüm sonunda, “daha 10 milyon iş yaratacağız!” nidasıyla Tom ile çalışmaya koyulması enerjiyi yüksek tutan bir final oldu.

Bölüm başında hem demokratların hem de cumhuriyetçilerin (Mendoza’yı şutladıktan sonra onun yerine gelen yeni) liderleri Frank’ı manasız bir çapraz ateşte bıraktılar. Geçen sürede Frank’ın tam kırk bin iş yarattığını görüyoruz; bir milyar dolarcık parayla. Orijinal hesabına göre elli bin iş yaratacaktı zaten seçime kadar. Daha bir de kitap yazdırıyor güya kitap çıkacaktı da destek olacaktı America Works’un yayılmasına—ki Tom’un bölüm boyunca anlattığı hikâye daha kitabın sadece önsözüymüş! Bu noktada onlarca senatörün desteğini aldıktan sonra Frank’ın bu iki lidere 90’lar Türk televizyonlarından aşina olduğumuz bir tonla “Mehmet Ali bey bir yardımcı olun,” demesi beni gerçekten tiksindirdi. Oysa gerçek Frank böyle iyilik dilenmez, bu yeni yetme çömez cumhuriyetçiyi yerin dibine sokar, sokar çıkarırdı. Halkına daha önce yaptığı bir ulusa sesleniş konuşmasında doğruları söylemeyi kendine görev addeden Frank çıkıp; “bakın size 40 bin yeni iş ayarladık ama bu vesayetçi senatörler politik hırs yüzünden sizleri öldürecek,” demesi yeterdi. Ya da işi vetoya bıraksaydı, ertesi sabah fırtına gidiverecekti işte.

Adam gibi adam!

Bölümün en sevindiğim noktası hayallerimin kaburgacısı Freddy’i tekrar görmek oldu. Daha önce America Works’a kaydolduğunu görmüştük, meğer bulaşıkçı olarak işe başlamış. Onun kadar iyi kaburga yapan birinin aslında yaptığı işi sevmemesi derin düşüncelere sevk etti beni. Demek işlerinde çok iyi olan, çok büyük şevkle çalışan insanlar bile sevmeyebiliyorlarmış yaptıkları işleri. Meğer Freddy’in gönlü bahçıvanlıktaymış, hayatı boyunca dışarıda çalışmak istemiş. Canım bir de “SSK’sı var mı işin,” diye sordu yahu, kıyamam. Frank da ona istediği işi ayarladı. İşte gerçek dostluk budur; adam gibi adam Frank Underwood! Hele 23 Nisan’da başbakanın koltuğuna oturan çocuk geleneğine gönderme yapması, epik bir noktaydı. Tabii her millet Atatürk gibi büyük bir efsaneye sahip olacak kadar şanslı değil; bu zavallı Amerikalılar da ancak taklit 23 Nisan ile avutuyorlar kendilerini belli ki.

Dizide en hazzetmediğimiz iki karakter, bu bölüm anlattıkları hikâyelerle puan almaya çalıştılar ama nafile...

Öte yandan bu bölümün anlatımı da geçen bölüm gibi oldukça dramatikti. Bir yanda Kate Frank ile ilgili diktatoryal bir gücün yükselişinin resmini çizerken, öte yanda Tom epik bir kahramanlık hikâyesi anlatıyordu Frank’ın imkansızlıklara nasıl göğüs gerdiğiyle ilgili. Gazeteci Kate’nin seslendirdiği hikâyenin arasında kabinesiyle toplanan Frank’ın nasıl bir korku imparatorluğu kurduğunu gördük. Koskoca kerli ferli adamlar, kontes olacakken kabineye düşmüş kadınlar sus pus oldular da Claire cesaret gösterip el kaldırınca ancak el kaldırabildiler Frank’a karşı. Burada biraz karikatürize edilmiş olsa da bu durum bu tarz tek adam yönetimlerinin vazgeçilmezidir. Bizim kültürümüzde “yediği kaba pislemek” olarak geçen bir durum var. Burada da bu durumun korkusunu görüyoruz; kimse Frank’a karşı sesini çıkaramıyor. Bu ne yazık ki genel bir psikolojik hastalık ve adı “bağımlı kişilik bozukluğu” olarak geçiyor. İşte bu Amerikan kabinesi de topluca bu dertten muzdarip. Tabii bunda, bir önceki fikir ayrılığında bir kabine üyesinin Remy tarafından kovulmasının da payı büyük. Kabine toplantısında Frank büyük bir lider edasıyla bakanları seferber ediyor ve ardından bizzat kendisi gecenin köründe yerel yetkilileri arayarak afetten korunmak için okul vesair tahsis edilmesini istiyor. İğrenç Amerikan politikası, politik çıkar uğruna vatandaşlarının hayatını tehlikeye atarken acımasız, zalim, zorba, bencil dedikleri adam hem America Works ile binlerce işçinin hayatını, hem de afetten zarar görmesi muhtemel kişilerin hayatını kurtarmak için canla başla çalışıyor. Pes doğrusu.

Bu arada dizinin senaristlerinin bir yandan da muhalif duruşlarını sergilemeleri oldukça ilgi çekici oluyor. Daha önce eşcinsel hakları konusunda bir duruş izlemiştik, bu sefer de Dunbar’ı Amerika’nın ünlü mağaza zinciri Walmart’a saldırırken gördük. Dunbar, Tayyip Erdoğan’ın 90’larda yaptığı konuşmalara benzer bir üslupla Walmart’taki asgari ücretin (Amerika’da bizdeki gibi ülke genelinde bir asgari ücret bile yok, vahşi kapitalizm doruklarda) düşüklüğünden ve bununla birlikte devletin Walmart’ı nasıl desteklediğinden bahsediyor. Bunlara karşı söylediği önlemler de tabii halkı gaza getiriyor, asgari ücreti artıracakmış da yöneticilerin aldığı primleri kontrol edecekmiş de… işte insan siyasetçi olmayınca böyle atıp tutabiliyor. Kuzum kusura bakma ama Amerika’da öyle bir hareket yapmayı teklif dahi edemezsin. Öyle başkanlara yedirmiyorlar yani o hareketleri; Amerikan başkanı dediğin kurumsal dünyanın kuklası bir pozisyon. Obama’nın bunca yıl bu kadar dertsiz tasasız memleketi idare edebilmesinin en önemli sebeplerinden biri kurumsal dünyayla pek de takışmaması. Tabii çömez olmak böyle bir şey işte; cahil Amerikan seçmeninin karşısına geç, salla. Ortamlarda “asgari ücreti artıracağım” dersin, kim bilecek?

Çocuk değil çakal. Gerçekten otursa koltuğa ertesi gün bayrak direğini dahi satacak sinsilikte, şuna bakın.

Hikâyenin öbür ucunda zavallı Doug’un uyurken bile MOBESE kamerası izlediğine şahit olduk. Frank’ı Frank yapan koskoca dahi şunları kaydedip hızlı ileri sararak izlemeyi akıl edemiyor ya ona yanıyorum. Yine de bu dahinin alttan alta Dunbar’a verdiği desteği izlemek keyif veriyor. Jackie’nin de dediği gibi oldukça fırsatçı bir hareketle, Dunbar (yani Doug) bağış kampanyasını durduracağını açıklıyor. Burada Jackie’yi ortak açıklama yapmaya ikna etmek için çektiği “ben de çocuklarımı düşünüyorum iki gözüm önüme aksın ki, senin çoluğuna çocuğuna kasırga yapsalar hoşuna gider mi,” ayağı kocaman Doug imzası taşıyor. Hemen geri sarıyoruz, bakın daha yakın bir zamana geliyorum; birinci, ikinci sezonda Frank’ın insanları manipüle ederek elde ettiği o kazançlar var ya, işte demek ki onların da hepsi Doug’un dehasının ürünüymüş. Öte yandan hâlâ Frank’a bağlı olması ve bunu o sincap suratlı Seth’e söylemesi bu bölüm en çok gaza geldiğim yerdi. Ve fakat o kemirgenin ufacık beyniyle bunu başkana olduğu gibi iletmemesi hayal kırıklığı oldu. İşte büyük adamlar etrafındaki bu çapsız danışmanları yüzünden kaybediyorlar hep. Orada “Doug söyledi,” dese belki de Doug geri dönecek; belki Seth de işinden olacak ama en azından başkan kurtulacaktı. Tabii ki Frank bunu Remy değil Seth’ten duyunca, Remy’in Jackie’yi takip etmemesinden hoşnutsuz oldu ve ikili “başkanlık makamına saygı gösterilmesi gerek,” “iyi ki iş verdin daha ne kadar başıma kakacaksın,” seviyesizliğinde ağız dalaşına girdi. Remy başından beri çok güvensiz bir piyondu, Seth de içten pazarlıklı bir sincap. Kurt kocayınca köpeğin maskarası oluyor işte; Frank işi bunlara emanet edince Remy’den olmayacak ayarı yedi. Ağla Frank, ağla.

Tam bir boyunsuz olmamış mı yahu burada? Canım uykudan uyandığı gibi kasırganın durumunu soruyor bir de o boyunsuz haline bakmadan :((

Öte yandan Claire’nin Birleşmiş Milletler’de barış gücü için yaptığı lobinin başarılı olmasını Frank başkan olduğundan beri tek başarıları olarak adlandırıyor. Bu mevzuya ne kadar üzüldüğümü anlatamam. Yine de ardından gelen güvenlik konseyindeki açıklama ve Amerikan ordusunun denizaşırı bir ülkeye (daha) gönderildiği tören etkileyiciydi. Bu etkide Kate ve Tom’un dönüşümlü olarak anlattıkları hikâyenin de payı büyüktü elbet. Bütün bölüm süren bu etkileyici anlatının, Kate ve Tom arasında bu kadar yakın bir ilişkiyle sonuçlanacağı belliydi. Yine de bu ilişkinin girişinin çok çok iyi işlendiğini düşünüyorum, altyapı çok iyi kuruldu. Tıynetsiz Tom Kate’ye bu bölümde Frank ile ilgili bir şey söylemedi fakat gelecek bölümlerde bir şey söyler mi, ne söyler bilemiyoruz. Bununla birlikte, Meechum’dan yediği tarihi ayarı herhalde sezon sonuna kadar unutmayacağım. Meechum bu sezon geçtiğimiz sezon kadar sansasyonel (!) işler yapmıyor; çok daha geri planda, silik ve tekdüze bir karakter olarak bize yansıyor ama arada yaptığı bu çıkışlar ile hasretimizi de gideriyor.

Frank 2016’daki başkanlık yarışı için aday olacağını ilk defa Tom’a söyledi. Önümüzdeki bölüm muhtemelen başkanlık yarışına girişini izleyeceğiz. Meydanı çok boş bırakmamalıydı zaten, adaylığını ilan etmesi iyi oldu. Dunbar ve Jackie buna karşılık neler yapacak, onu da haftaya göreceğiz. Önümüzdeki hafta dokuzuncu bölümün ardından tekrar görüşmek üzere hoşça kalın.

BUNLARI DA SEVERSİN

BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER