Betüller ölmesin, abilerine de kavuşabilsinler!
Adamcağız Zehra'ya ilan-ı aşk mı etsin, Erdem beyi mi kurtarsın yoksa Betül'ü mü kurtarsın bilemiyor. Vallahi Süpermen bile bu kadar problemle başa çıkamaz.

Tam 25 bölümü geride bırakmış olduk bu haftaki bölümle birlikte. Geçtiğimiz bölümü Ziya hocanın Kara Faruk olduğunu itiraf etmesiyle kapatmıştık. Hikâyenin azıcık ilerleme ihtimaline karşı sevinmiş, ve fakat Ziya'nın "deermişim" diye çark etmesi ihtimaline karşı da endişelenmiştik. Korktuğumuz başımıza geldi! Bu bölüme Zehra'nın berbat sırıtışı ve temelsiz bağırış ve suçlamalarıyla başladık. Senaryo artık dayanılmaz bir hal aldı benim açımdan. Semih'in çakma Kara Faruk'luğunu ortaya çıkarmak için Ziya hoca bir test bulmuştu. Sadece Kara Faruk'un bilebileceği bir soru sormuştu Zehra Semih’e ve Semih tabii ki bilememişti. O basit sorunun cevabı "Tavşan"dı. Yani Ziya hocanın Kara Faruk olduğunu ispatlaması bu kelimeyi söylemek kadar kolayken Zehra'nın çirkef tavırları karşısında geri adım atması dünyanın en saçma şeyiydi. Bu mantıksızlıktan dolayı gönlümüzü almak istercesine, bölüm sonunda nihayet başka bir itiraf konumlanmıştı. Uzun süredir bekliyorduk Kertenkele’nin kardeşine açılmasını ve bu nihayet gerçekleşti. Bu konuya daha sonra değineceğim ama şimdilik Zehra ve Kara Faruk’a dönelim.

İkilinin daha sonra dedenin uyarılarına rağmen görüşmeye devam edip adamı hastanelik etmeleriyse akıl almazdı. Hele ki dedesini mutlu etmek uğruna sahte evlilik ve sahte hamilelik tezgahlama işine kalkışan birinin, daha önce basıldığı yerde (kapının önü yani) tekrar aynı haltı yemesi… üstüne hâlâ ve hâlâ, o kadar Kara Faruk'un suratını falan elledikten sonra bile kim olduğunu anlamaması... Bu arada, bunlar artık beraber yaşıyorlar. Biliyorsunuz Kertenkele ve Kara Faruk'un ayakkabıları aynı ama paltoları farklı. Yani iki palto da, Kara Faruk'un siyah balıkçı kazağı da evdeki dolapta olmalı. Adamın zaten toplamda beş on parça giysisi var hani, Zehra'nın bunu da fark etmemesi mümkün değil artık.

Ayol adam ağzının içine giriyor sen hala anlamıyorsun. Bu mesafeden nefesinin kokusundan anlarsın be.

Bunları düşünürken üzerine bir de gece kulübünde Selin'i gören kız arkadaşının pot kırması geldi. Yani hiç olacak iş mi yanında bir erkek varken eski erkek arkadaşından bahsetmesi, “niye ayrıldınız” falan demesi. Ben söyleyeyim, değil. Bu kısmı kurtaran tek şey Levent'in Emre'nin soyadıyla dalga geçmesiydi. Lakin Türkiye'de hiçbir başarının cezasız kalmayacağı gerçeği gibi, Kertenkele'de de hiçbir güzel şey ziyan edilmeden geçilmiyor. Ünsal defalarca tembihlediği halde, Kertenkele Ünsal'ı tehdit ettiği halde Levent gidip Kenan'a yumurtlayıveriyor Betül'ün Kertenkele'nin kardeşi olduğunu. Senaryonun belli yönlerde ilerlemesi gerektiğini anlayabiliyorum. Fakat senaryoyu o yöne oturtacak hareketlerin böyle gerçekleşmesi imkansız şeyler olması sadık izleyicileri üzüyor. Bu duruma bir başka örnek de Şenbak'ın bu bölümdeki ceylan temalı tiradı oldu. Bir kaç bölümdür Şenbak Melis'i her gördüğünde başından vurulmuşa dönüyor ve döktürmeye başlıyor. Bu sahneleri izlemek oldukça keyifli, özellikle Namık’ın şaşkınlık nidaları eşliğinde. Bu sefer de görece uzun bir tiraddan sonra Şenbak Melis'e bir çiçek uzattı. O an hâlihazırda morali bozuk olan Melis, o buhranın ortasında Şenbak’ı fark eder ve yeni denizlere yelken açar diye hayal ettim ama tabii ki sarayın şımarık kızlarından Melis “bu ne be!” diye geri itti bu çiçeği. Zavallı Şenbak’ı çiçeği yerken görmek yürek dağladı. Azmi hocaya çarpan cenaze arabası bir kez de şu Semih’e çarpsa da Semih’in tabutunu taşıdığını görsek bir, Melis de Şenbak’ın iç güzelliğini fark etse ne güzel olacak.

Camide bu hafta ilginç şeyler oldu. Cemaatten Erol bey her zamanki gibi Kenan’ın adamlarına çıkıştı konuşuyorlar diye. Bu sefer bir şey dikkatimi çekti; Erol amca yaşlı başlı adam, sürekli bu yaşıma geldim ben böyle bir şey görmedim diyor, çok üzülüyorum. Amca ya üç yaşında olduğunu zannediyor ya da hayata direkt 60 yaşından giriş yapmış. Üstelik her Cuma aynı şeyleri görüyor olmasına rağmen itinayla görmediğini iddia etmesi Erol amca gibi dini bütün bir abiye yakışmıyor :)

Kertenkele bu haftaki vaazında Necip Fazıl Kısakürek’in Reis Bey adlı tiyatro oyunundan alıntı yaptı. Genelde sahabe hikâyeleri anlattığı için biraz yersiz duyuldu; nefse hakim olmak ile bağlayamadı konuyu. Yine de etkileyiciydi. Buna rağmen hacı Halil amcanın ağlamasına anlam veremedim, öyle ibretlik bir hikâye de değildi sonuçta. Bu arada Kertenkele bu işe kendini iyi kaptırmış, vurguları, el hareketleri gerçek hocaları andırıyor. Özellikle bu haftaki vaazda el hareketlerini Cübbeli Ahmet hocanın el hareketlerine benzettim, bir gülme geldi :) aslında bu imam rolü Timur Acar için oyunculuğunun farklı yönlerini ortaya koyması açısından oldukça iyi bir olanak. Onu bu rolün keyfini daha çok çıkarırken izlemek isteriz.

Çakal Cevher bu hafta da Hicabi’nin peşini bırakmadı. Yaptığı rüya tasviri bizi epey güldürse de canım safım Hicabi’nin aklı ona da ermedi elbette. Yine de tam imzayı atıyordu ki Kertenkele yetişip kurtardı kendisini, biz de derin bir oh çektik. Hicabi gibi ilim irfan sahibi (?) birinin bile Cevher’e “sordun değil mi hocalara caizmiş,” demesi beni biraz düşündürdü. Dini konularda hocalara danışmak bu işin fıtratında olsa da bu durum dünyevi konularda ancak manipülasyona yol açabilir. Nitekim Cevher de Hicabi’yi manipüle etmek için “sordum, caizmiş,” diyor. Bu oldukça tehlikeli bir silah ve sanırım gerçek.

Bu arada dizinin arasındaki reklamlarda Cem Yılmaz’ın oynadığı, otobüste geçen bir reklam dönmeye başlamış. İlk bölümün ardından yazdığım yazıda Levent’in iç-doğu Anadolulu ağzını çok abartı bulup, Cem Yılmaz’a benzetmiştim. Bu bölüm Levent’in bir sahnesinin hemen ardından Cem Yılmaz reklamı girince aynı ağızla karşılaşmak epey itici geldi. Cem Yılmaz bu ağzı uzun yıllardır kullanıyor ve fakat sanırım artık miadı dolmuş; ya hiç otantik olmadığı ya da artık çok alıştığımız için çok basit kaçıyor. Velhasıl, aynısını Levent’te görmek de hoş değil. Türk mizahının biraz ilerlemesi gerek bu çakma yöre ağızları konuda.

Bütün bölüm Zehra’nın burnu çamurdan kurtulmadı yahu. Gecenin içinde kanat çırpan terör Karakanat Ördek gibi bir Ziya hoca bir Kara Faruk olmaktan dizlerinde derman kalmadı Kertenkele’nin. Dizinin hakkını teslim etmemiz gereken bir nokta var; tiksinç karakterleri o kadar güzel sunuyor ki, tırnaklarımızı yiyoruz bir an evvel belalarını bulsunlar diye ummaktan. Selin Kara Faruk’a gün doğsun diye iki tane sırtlanın önünde Zehra’yı yalnız bırakıp güvenliği çağırmaya gittiğinde de aynı durum oldu. Sırtlan sakallılardan biri Zehra’yı arabasına götürmeye çalışırken dişe yapışan ıspanak gibi ortaya çıkıp mevzuya el koydu yine Kara Faruk. Bu kurtarma anlarından birinde maskesini çıkarsaydı da yeterdi Zehra’nın onun Ziya hoca olduğunu anlaması için ama, olmuyor işte. O bariyeri bir türlü aşamadık.

Kuzu kuzu oturuyorlar canım yazık. Ekrem bey ne zaman hesap soracak acaba Şevket'ten?

Bölümün ilerleyen dakikalarında başka iki sırtlanın 66 model bir Ford Mustang’i—ki kendisi yüz bin dolar civarına satılmaktadır—Şevket’e anahtar teslim kakalamalarına şahit olduk. Şevket’e bir yandan çok kızıyorum, bir yandan da çok üzülüyorum. Azmi Bulut nasıl Coyote ise Şevket de Sylvester resmen. Ne yapsa tutmuyor. Şevket’in yüzü gülmeyecek mi hiç? Bir gram mutluluğu hak etmiyor mu o da artık? Bir ara ne güzel Seval’e ilgi duyuyordu, keşke bitmeseydi. Neyse, yüz bin dolarlık araç öyle pazardan elma alınır gibi alınır mı, bunun ruhsat işlemi falan yok mudur, aklımın ermediği işler. Aklımın ermediği bir başka iş de çalıntı arabanın anahtarının olması. Haydi arabayı çaldılar anladık, düz kontak yapıp da çalıştırdılar. Anahtarı nereden buldular da Şevket’e teslim ettiler, o kısmı hiç anlamadım.

Aslında bu bölüm de yine diğer bölümler gibi hem aksiyon hem komedi unsurları barındırıyordu. Bu bağlamda öğeler yerli yerinde diyebiliriz. Heyecan dozu yüksek kovalama ve dövüş sahneleri güzel çekimlerle de birleşince seyir zevki yüksek bir yapım ortaya çıkmış. Fakat bu sahnelerin etrafında bu tarz mantık hataları olması diziden aldığımız toplam zevke zarar veriyor, keyfini tam anlamıyla çıkaramıyoruz.

Zehra utanmadan bir de hesap soruyor nasıl böyle yalan söylersiniz diye. İnsanın içi dışı yalan olunca tabii karşısındakini de kendisi gibi sanıyor! Kişi kendinden bilir işi demişler!

Bölüm sonunda en can alıcı yer Kertenkele’nin Betül’e yetişmek için canhıraş koşmasıydı. İnsanın yüreği parçalanıyor. Neyse ki Kenan’dan önce yetişti Betül’e. Gereksiz ağlaklığa kaçmadan, dram dozu yerinde sahnelerle nihayet iki kardeşin buluşmasını izledik. Yirmibeş bölüm sonunda dizinin ana teması üzerine bir ilerleme görebildik. Bu noktada Kertenkele’nin yıllardır sakladığı tokayı Betül’e vermesi çok vurucuydu. Ama fotoğraf çekilme sahnesinden bahsetmesi biraz garip geldi, zira bölümün ortalarına doğru Kertenkele Betül’ü muayenehanesinde ziyaret ettiğinde o hikâyeyi Betül Kertenkele’ye anlatmıştı. Bir an Betül, “iyi de bunları ben size söyledim, siz yaşamış gibi anlatıyorsunuz!” diyecek diye çok korktum. Öte yandan, koskoca İstanbul’da Kenan’ın on onbeş dakika içerisinde Kertenkele ve Betül’ün olduğu çay bahçesinin izini bulmasını yine çok ucuz buldum.

Dilerim gelecek bölümde Kenan Ziya hocayı görür ve Betül de bir yanlış anlaşılma olduğunu, abisinin Kertenkele değil Ziya hoca olduğunu söyler ve bu konu kapanır. Betül ve Kertenkele’nin ortak edeceği dualarla Kenan iyileşse de şu Kertenkele ısrarından kurtulsa hepimiz için çok hayırlı olacak ya, neyse. Levent’in Türkçesini düzeltmeye başladığı, Selin’in aşkını kabul ettiği, Zehra’nın biraz daha zeki olduğu, Betül’ün Semih’e yüz vermediği ve dahi abisiyle huzur dolu bir yaşama kavuştuğu, Namık’ın acilen içeriden çıktığı, Cevher’in vazgeçip köyüne döndüğü, mantıksızlıkları değil güzel esprileri ve heyecanlı dakikaları yazacağımız bir yirmialtıncı bölüm bizimle olsun haftaya! Tekrar görüşene dek esen kalın.

BUNLARI DA SEVERSİN

BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER