Masumlar Apartmanı: Sanki hiç bitmemiş hep var gibi... *
Kuş detayına kalbimi bıraktım... ❣
“Sanki hiç bitmemiş hep var gibi
Bir sırrı herkesten saklar gibi
Sessizce sokulup ağlar gibi yanımdasın…”

Yaremizde bir yerde kalıyor o hiç “gitmeyenler”. Koca dünyayı uğurlasak bir O’nu uğurlayamadıklarımız…

Uğurlayamadıklarımızın bizi zayıf değil, aksine çok daha güçlü kıldığına inanıyorum ben de Gülben gibi. O içimizdeki “varlık” bizi yokluğa düşmekten alıkoyuyor. Kimi zaman hiç eskimeyen bir umut kimi zaman bir “Acaba?..” ve hatta ince bir sızı da dahil buna. Belki deli diyecekler ama içimde ne zaman ince bir sızıya rastlasam hep sımsıkı sarılırım ona. O beni özel kılar, hayata dair bakışımı iyileştirir; isterse tüm dünyayı gümbürtü götürsün, içimi duyabilmemin yolu olur o. Bir şeylere inancımdır, “Şu nefesi almaya değer.” öznemdir.

Bazen “Yazılarınızı neden sürekli Safiye-Naci üzerinden kuruyorsunuz?” diye sitem edenler oluyor. Diziyi bir bütün olarak çok seviyorum. Yer yer tüm karakterlere değinmeye çalışıyorum ama evet, doğrudur, Safiye ile Naci’nin hikâyesinin ayrı bir yeri var bende. Çok ihtiyaç duyduğumuz bir şeyleri uyandırıyor içimde. Temiz bir şey bu, dürüst. Safiye de Naci de alabildiğine dürüstler bu ilişkide. Dürüstlük nedir? Kurduğun tüm cümlelerin altının dolu olmasıdır. Bakışlarında yazan kelimelerin hiç eskimeyişidir dürüstlük. Verilen sözlerin “öylesine” olmayışıdır. “Yanında olacağım.” derken sade yan yana yürümeyi değil, hayatı tüm yüküyle ve tüm güzellikleriyle bölüşmeyi kastetmektir.



Varlığıyla iyiliği hatırlatan sevgiler bana çok eşsiz geliyor. “Evet, o var içimde. Ben onun için iyi olmalıyım.” cümlesi beliriyor ister istemez insanın zihninde. Bir şeyler boşuna değil, burada duruşumun bir anlamı var. Şu zamanın, şu sokağın, kulağıma gelen bu sesin bir anlamı var.

As Good As It Gets filminde çok sevdiğim bir replik vardır. Başkahramanımız Melvin sevdiği kadına kendince aşk itirafı yapmaya çalışırken der ki: “Daha iyi bir adam olmak istememi sağlıyorsun.” Böyle bir şey bence aşk dedikleri. Sevgide, içte, özde bir şey varsa eğer bu bundan başka ne olabilir ki? Yaşama sevinci veren, yarınları istemek için ne güzel bir neden, hayata tutunmamızı sağlayan şey aşk. Tabii, buradaki “aşk” kavramı sade bir “insana” duyulan aşk değildir. Bir hayal de olabilir bu gecemizi gündüzümüze katacağımız yahut ilahi bir şey olabilir içimizde bir yerlerde aradığımız. Kimi zaman dünyaya güzel bir çocuk bırakmak kimi zaman o dünyayı doğmamış çocuklar için yaşanılır bir yer kılma umudu… Bize tutunacak “el” olan, bizi ayağa kaldıran, en tenha ânda bile yalnız olmayacağımız bir şey.

Tabii, şimdi elimizde Naci var. Biz onun üzerinden gidelim. ^^ Safiye’nin Naci’yle iyileşiyor olması bana çok kıymetli geliyor. Psikiyatri ve psikoloji bilimlerinin önemi elbette yadsınamaz. Ama onların da esasta yaptığı şey içimizdeki eksiği bulmak, neyin yerini olur olmaz şeylerle doldurmaya çalıştığımızı anlamak. Genelde o eksik dediklerimizin günlük hayatımızda karşılığı yoktur, içimizdedir yeri. İçimizi döker, saçar, onu bulup iyileştirmeye çalışırız birlikte. Sonra toparlayabildiğimiz kadar toparlar, yeni hâlimizle hayata uyumlanmayı öğreniriz.



Safiye için Naci’nin varlığı bu anlamda büyük bir fırsat. Çünkü Naci, ince yaradılışının da etkisiyle onun içini görebiliyor. Ve en önemlisi, Safiye’nin tüm o hırçınlıkları, takıntıları ve yüksek sesiyle doldurmaya çalıştığı eksiğin ne olduğunu biliyor Naci. Onun öz hâlini de biliyor, yara almış hâlini de ve hatta yarasını da. Safiye’nin eksiği sevgi. Ama öyle kardeşten, çocuktan yahut bir yabancıdan gelen şekliyle değil. Sırtını dayayabileceği, yükünü bölüşebileceği bir sevgiye hasret o. Varlığında zayıf düşmekten korkmayacağı, gözlerini kapayıp kendini bırakabileceği, “O varken bir şey olmaz.” diyebileceği bir sevgiye… Evet, bu sevgi genelde aile büyüklerimizden yahut bizi yetiştiren insanlardan gördüğümüz sevgidir. Safiye bu sevgiyi yaşayamamış. Annesi bitmeyen bir kâbus, babası varla yok arası bir gölge. Gülben, Neriman ve hatta Han için bu şefkatli-koruyucu sevgi kaynağı kendisi olmuş. Evet, başka türlüsü nasıl olur bilmediği için onları korumak uğruna yer yer boğmuş belki ama neticede sığınacak bir limanları olmuş hep. Çalacak bir kapı, ne kadar kızarsa kızsın gitmeyecek biri.

Naci de Safiye için bu kişi işte. Gözeten rolünden çıkıp gözetilen olabildiği tek yer. Gülben de son zamanlarda Safiye için çok şey yaptı. Onun yanında oldu hep ama bunu Gülben kendi yaptı. Safiye isteyemezdi bunu ondan, yükünü bile isteye ona veremezdi. Safiye’nin gözünde o abla olduğu için Gülben’in ona dayanması lazım, onun Gülben’e değil. Ama Naci’ye gelince, Safiye Naci’yi kendiyle eş seviyede görüyor. Belki de henüz tüm yükü üzerine alma refleksini kazanmadığı bir dönemde yükünü paylaşmayı onunla deneyimleyebildiği için.

Böyle olur genelde. Kendime baktığımda hayatıma sonradan giren insanlarla ne kadar yakın olursak olalım genelde hayatın bana o zamana kadar öğrettiklerinin perdesinden bakıyorum onlara, oluşturduğum kişiliğimle yaklaşıyorum. Ben bizzat söylemedikçe nasıl hissettiğimi görmelerine müsaade etmiyorum, bırakamıyorum kendimi, tabiri caizse “dayanamıyorum” kendimden başka kimseye.



Bir çocukluk arkadaşım vardı. Hani böyle her şeyi birlikte yaparsınız ve bakışlarınızla anlaşabilir hâle gelirsiniz ya. Hah işte ondan. İlkokuldan liseye kadar aynı sırayı paylaşmıştık, en yakın arkadaşımdı. Ben çok konuşkan bir insanımdır ama “asıl” şeyleri ağzımdan kerpetenle alırsınız. O zaman gıkım çıkmaz olur, karşımdaki sarsar bağırır çağırır ve hatta küser gider ama bana hiçbiri sökmez. Çok daralırsam karmakarışık labirentlerle anlatır gibi görünür ama yine elde sıfırla yollarım.

İşte o arkadaşım beni gözümden tanırdı. Karıştırdığım kelimeleri sıraya dizebilir, gömdüklerimi bir bir çıkarıp önüme serebilirdi. Âşık olduğum kişiyi anlatmaktan utanmadığım, çekinmediğim tek kişiydi. Beni gerçekten tanıyan, benim gibi bir inatçıyla baş edebilen, “Bu benim özel alanım.” dediğim her yere kendini zorla dahil edebilen, uzun lafın kısası acısıyla tatlısıyla hayatın yükünü paylaşabildiğim, araya koruma duvarları koymadan olduğum gibi olabileceğim tek kişiydi. “Perinin anı defteri” modumuzu toparlarsak eğer, ben lisede onunla kavga ettim ve baya bildiğiniz hayatımdan kovdum. Onu hayatımdan çıkarırken sadece verdiğim değeri tam anlamıyla görmediğime inandığım birinden ayrılıyorum ve kendime iyilik yapıyorum zannetmiştim. Onunla beraber bir insana “dayanabilme”, yükümü paylaşabilme yetime ve olduğum hâlimle, gardımı almadan durabilen hâlime de veda ettiğimin veda ettiğimin farkında değildim. Bir karakter olarak O’nu değil ama kendime geri kazandıramadığım o hâlimi çok özlüyorum.

Bu anekdotu niye bir dertleşme (evet Yeşilaycı olduğumu belli ettim.) sofrasında değil de burada verdiğime gelirsek, ben Naci’nin Safiye’nin gözünde böyle olduğunu düşünüyorum. Safiye’yle karakterlerimiz benziyor. Naci gerçekten gitseydi, o da Naci’ye biçtiği rolü başka kimseye veremeyecekti. Evet Gülben de İnci de onu hayata katabilirdi yeniden ama onlar yine sadece birer yardımcı olacaklardı, Safiye yine yükünü tek başına sırtlanmaya devam edecekti. Diğer “normal” insanlarda süreç nasıl işliyor bilmiyorum ama benim gözümde rolünü bir başkasına devretmeden ansızın gerçekleşen gidişler bu etkiyi yaratıyor.
Burada dayandığımız duyguya zarar vermeyecek sağlıklı bir neden sonuç ilişkisi kurabildiğimiz zaman kendimizi kurtarabileceğimize inanıyorum. O yüzden Safiye’nin Naci’nin hastalığını ve onu sevmediği için değil, üzmemek için gittiğini öğrenmesini çok istemiştim. Çünkü o zaman bu hikâyenin sonunda Naci bir gün gerçekten ölse bile Safiye dayandığı duygunun sahte olmadığını ve böylesine güvenmekle hata etmediğini, birine dayanabilmenin mümkün olduğunu bilecekti. Bu benim için her şeyden daha kıymetli.



Bir hocam “İnsanlar onlar gibi olan ama onlar gibi davranmayan karakterleri izlemeyi severler.” demişti. Safiye ile Naci’de beni bağlayan, üzerinden hem hayat hem kendim adına bir şeyler okuyabilmeme olanak sağlayan şey de bu sanırım. İnci ile Han’da o dürüstlük hâli olmadığı ve yıkılacak şeyler üzerine bir yara bere inşa edildiği için pek üzerlerine konuşasım gelmiyor. Gülben’i izlemeyi çok seviyorum, Esat’la da güzel oldular ama Esat’la henüz yük paylaşma seviyesine gelemedikleri ve flört aşamasında oldukları için Esat tarafıyla henüz tam özdeşim kuramadım. Ama geçen haftaki “Kız arkadaşım olur musun?” teklifi ve akabinde Gülben’in sevgiye tutunarak güçlenen hâli benim için bu yolda çok güzel adımlardı. Umarım böyle beslenmeye devam ederiz.

Bu haftaki bölümü çok severek izledim. Çok güzeldi. İnci ile Han’ın gittikleri yere bayıldım, yerini bilen DM kutuma uğrayabilirse çok mesut olurum. ^^ Okşan karakteri iyi olabilir gibi gelmişti ama Safiye ile Naci ilişkisinde de öyle her şeye laf yetiştiren ve burnunu sokan bir hâle bürünürse biraz cazgırlaşabilirim… O karakterle de biraz bağ kurmamız lazım sanırım, “Her şeyi o bilir ve halleder.” tarzıyla şahsen hiç sevmediğim bir insan tipi, o yüzden Bayram’ın nahifliğine yakıştıramasam da arka hikâyesini görene ve şu gıcıklık duvarı inene kadar biraz susmayı deneyeceğim. Anıl karakterine gelirsek de geçen hafta Esat teklif edeceği ânda sessizce çıkıp gitmesi ve Gülben’e yaklaşımıyla onu çok sevmiştim. Sonda Esat onu Gülben’in önünde küçük düşürecek şekilde konuşmasa, aşağılamasa gerçekten de Gülben’in dedikleri üzerine gidecekti ama Esat da az biraz hak etti sanki. Orada ben de ona çok kızdım. Umarım Anıl da (ve artık Han da!) terapiye geri döner ve Gülben’le sade dost olurlar.



Son sahne hakkındaki düşüncelerimi söylememe gerek yok sanırım. Safiye yüzünü döner ve keserler sanıyordum ama Naci’nin “Safiye…” diyen sesini duydum. Akabinde beyimizin kendini toparlayıp, yeni takımı çekip sevdiğinin karşısına jilet gibi çıkmayı seçen hâlini gördüm. Mızıka çalacak diye bekliyordum. Olsun, onu da sonra çalar. Sonra Safiye’yle karşı karşıya kalacaklar herhalde dedim ama Safiyeciğim tüm hasretinin ve öğrendiklerinin etkisiyle nihayet sarılabildi Naci’sine.
Perinizin gözleri yaşlı… Fonda o nefis şarkı… Ben İlhan Şeşen’den dinlemeyi severim ama oraya öylesi uymuştu. “Bayram arası verilmeyecek olsun n’olur.” diyen o bencil içsesim umarım duyulmuyordur. ^^ O sahnenin devamını izleyebilmeyi çok istiyorum. Naci’nin MR sonucu ne olursa olsun geri kalan tüm süreci Safiye’yle paylaşarak, birbirlerine dayanarak geçirebilmelerini çok istiyorum. Naci karakterinin ikinci sezonda da olacağı konuşuluyor, umarım doğrudur. Yaşanacak çok şey var daha. ❤

Bu günleri bir bayram olarak kabul eden herkesin gelecek bayramını kutlar, bir dini anlam yüklemeden bu günleri bir dinlenme olarak görecek olanları da kocaman kucaklarım. Kendinize iyi bakın.

Sağlıklı günlerde nice bayramlar görmek ve ömrümüzü bayram kılacak aşklarla yaşlanmak dileğiyle…

Sürç-ü lisan ettiysek affola efendim.

Periniz.



“Beni bir şeylerden aklar gibi
Koparmadan çiçek koklar gibi
Hiç bozulmamış yasaklar gibi aklımdasın…”
🕊

*Sen Benim Şarkılarımsın / Söz & Beste: İlhan Şeşen
BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER