Bir Amerikan başkanı her eve lazım
Elinin altında mutlaka bir Amerikan başkanı bulunacak azizim! Oyunlarda god mode hilesini açmış gibi hissediyor insan, mis!

Frank Underwood kime nasıl davranması gerektiğini bilemiyor bu sezon. Geçtiğimiz bölümde koskoca İsa heykelinin suratına tüküren Frank’in işi hiç rast gider mi? Böyle olunca da çakallıklara başvurmak zorunda kalıyor elbette. Şike sürecinde çıkan tapeler için alternatif anlamlar bulmaya çalışan Aziz Yıldırım ve avukatları gibi, Federal Acil Durum Yönetim Kurumu’nun afet fonundan AmWorks’e para akıtmak üzere avukatlarıyla beraber çalıştığını görüyoruz Frank’ın. Bizde olur olmadık zamanlarda Kadıköy, Beyoğlu gibi ilçelerde olağanüstü hal ilan edilmesine şaşırıyoruz elbette; zira ileri demokrasilerde böyle şeyler olmaz. Peki zavallı Amerikan halkı ne yapsın? Başkan projesine fon bulacak diye yapıştırıveriyor olağanüstü hal ilanını başkent Washington, D.C.’de. Ortağı, eski emniyet müdürü Barney Hull, mangalda kül bırakmayan kocaman yüreğiyle belediye başkanı olmasına falan bakmadan Frank’a destek veriyor ve epik bir hareketle, Amerika’nın Bağımsızlık Günü olan 4 Temmuz’da Lincoln heykelinin önünde insanları kuyruğa dizecek bir gösteri tertip ediliyor. Propagandanın kitabını Goebbels yazdıysa, pazarlamanın kitabını da Amerikalılar yazdı şüphesiz. Bu kadar gösterişli bir harekete kimse karşı çıkamıyor. Tabii Amerika baskıcı, gerici, berbat bir rejim olduğu için insanlar bu coşkulu olayda dahi kuzu gibi sıraya giriyorlar. Oysa ileri demokrasil erde sıra olmaz; sıra hiyerarşidir, ileri demokrasilerde herkes eşittir. Dolayısıyla aynı anda saldırılmalıdır baklava dağıtan standa. Bu durumda bizde bedava baklava için birbirini ezen insanlar varken Amerika’nın bu çağdışı uygulamasını komik bulduğumu söylemeliyim.

İşsiz Amerikanlar medeni şekilde sırada bekliyorlar. İşsiz olduklarını nereden mi biliyorum? İşleri olsa aceleleri olur, aceleleri olsa insan gibi saldırırlar çadıra. Demek ki işsizler, güneşin altında bekliyorlar.


Öte yandan siyasetin ne olduğundan bihaber, sırf kanunları iyi biliyor ve onları gözetiyor diye başkan olabileceğini sanan Heather Dunbar, üçüncü bölümde gördüğümüz Michael Corrigan’ın kocası John Pasternak ile televizyon programlarında ve mitinglerde geziyor. Dunbar başkan olduğunda Amerikan halkı her şeyi bütün şeffaflığıyla bilecekmiş. Mazot da bir dolar olacak mı Mis Dunbar? Doug’un tek  başına ne kadar efektif biri olduğunu bu bölüm yavaş yavaş görmeye başladık. Dunbar’a verdiği tüyolar ve Frank’ın giderek George W. Bush’a benzemesi, ilk iki sezonun asıl mimarının Doug olduğunu bir kez daha gözümüze sokuyor. Neden? Çünkü geçen sezon Frank’ın burnundan getiren, bir türlü tamamen kontrol altına alamadığı eski asker, özgür ruh, güçlü kadın Jackie Sharp’ı çok ince dengelerin olduğu bir oyunda kendine rakip olarak sokuyor. Dunbar’ın emrinde koskoca bir ordu çalışıyor ey Frank, Iowa’ya uçmak için bilet parası bile olmayan Jackie nasıl kampanya yürütecek? Frank, insanları çileden çıkararak bir şeyler yaptırıyor bu sezon ama eli sandığı kadar kuvvetli değil. Bunu ilerleyen bölümlerde de göreceğiz.

Iowa için bir parantez açmak gerekirse, çağdışı Amerikan demokrasisinin en saçma öğelerinden biri uzun zamandır Iowa’nın seçimlere dair en önemli oylama kabul edilmesidir. İlk oylama olduğu için ve vasat bir Orta Amerika eyaletinin cahil vatandaşlarının ateşli kapışmalarına sahne olduğu için ülkenin geri kalanı için göz boyama özelliği yüksektir. İşte çarpık Amerikan demokrasisi. Yoksa Gaziosmanpaşa-Esenyurt arasındaki nüfus kadar nüfusu olan bu ufacık eyaletin ne önemi olacak?

Claire’ye gelelim. Rus BM Büyükelçisi’nin dediği gibi, o ne kadar Först Leydi olamazsa Claire de o kadar büyükelçi olamaz. Geçen hafta yazdığım gibi, İsrail Claire’nin planına verdiği desteği çekmeye karar veriyor. Bunun sonucu olarak Filistin de çekiyor. Planını oylamadan çeken Claire bir de üzerine bir güzel ayar yiyor Rus Büyükelçisi’nden.

Claire'nin ayakları, tövbe estağfurullah, Hobbit ayakları. İsli Mount Doom etrafında bir tur atmış da gelmiş.

Bu noktada Rusya’nın petrol fiyatlarının düşmesi dolayısıyla geçtiğimiz aylarda yaşadığı ekonomik krizi iyi gören bir senaryo izlediğimizi söyleyebilirim. Bu durum Rus elçisinin iddia ettiği kadar sorunsuz geçmiyor Rusya için. Velhasıl, bu krizi tek başına çözemeyen Claire yine kocasına gidip, başka bir ülkenin toprağına 5000 asker göndermesini istiyor. İnanılmaz değil mi elindeki güç? Tarihte bir Kösem Sultan’da bir de Claire’de oldu bu güç herhalde. Claire oyun oynayacak diye Amerikan başkanı Başkomutan yetkilerini kullanarak ordu gönderiyor. Buradaki asıl kritik soru şu; Claire Frank’ın eşi olmasaydı, Frank yine de aynı şeyi yapar mıydı? Çocukken misafirliğe gelen aileler çocuklarını da getirirlerdi. Anne babalar rahat rahat muhabbet edebilsin diye misafir çocuğu eğlemek, oyalamak ev sahibinin çocuğuna kalırdı ve bu gönüllü bir iş değildi. Misafir çocuk gökten inmiş bir yetkiyle bir anda nasıl oynayacağını bile bilmediği oyuncaklarınıza ortak olur, hem sizin oyununuzu baltalar hem de oyuncakların başına bir şey geleceği endişesiyle sizi bunalıma sürüklerdi. Siz oynatmak istemezseniz de, misafirlere ayıp olmasın diye kendi anneniz azarlardı sizi. Yani o evdeki en yüksek otoriteden bir anda all-access VIP kart almış olurdu çocuk ve tabii ki hep onun istediği gerçekleşirdi. İşte Claire tam olarak böyle haksız bir kazancın ortasında bulunuyor Rusya’ya bu resti çekerken ve bu da beni çıldırtıyor. Özellikle, Claire’nin nispet yapar gibi Rus elçisini çağırıp tuvaletini yaparken bu haberi vermesi beni iyice delirtti. Sanki kendi başarısıymış gibi, bu kibir niye Claire? Yine de nihayetinde Rusya Devlet Başkanı Viktor Petrov araç telefonundan (Amerika’nın ne kadar çağdışı olduğunu söylemiş miydim? Araç telefonu ne yahu?) Frank’ı arayıp görüşmeler için Moskova’ya davet ediyor.

Doug’a gidip yalvarması gereken yerde oyun eleştirileri okuyup beğendiği oyunları oynayan Frank, AmWorks’u halka sevdirmek için ünlü bir yazar olan Thomas Yates ile anlaşıyor. Yates’i canlandıran oyuncu Paul Sparks’ın çok çok kötü bir seçim olduğunu düşünüyorum bu karakter için. Karakterin de pek içime sindiğini söyleyemeyeceğim. Yalanı dolanı kendi fikriymiş gibi yazıp insanları bir ürünü almaya ikna eden bir adam Yates. O kadar içi geçmiş, bakışları o kadar baygın ki, bu adamı her gördüğümde enerjim çekiliyor, ellerim titriyor. Özellikle de imza almak için gelen hayranlarına karşı takındığı kaba tavır, “yenisini niye almıyorsun?” diye azarlaması… berbat. Bu karakterden ve etrafındaki hikayeden o kadar tiksindim ki, bunun olduğu sahneleri kesip diziyi Temiz House of Cards adıyla piyasaya çıkarmak istiyorum. Pis herifin gözleri nasıl da açılıyor Remy’yi karşısında görünce.

Şunun meymenetsizliğine bakın. Sana bir şey söyleyeyim mi, sen bu negatiflikle hayatta mutlu olamazsın canım.

Remy demişken, Jackie ile ne zaman bir araya gelseler bu sezon mutlu ilişkisini ve aile yaşantısını gördüğümüz Jackie’nin bir anlık bir çılgınlıkla Remy’ye döneceğinden korkuyorum. Hatta sezonun ilerleyen bölümlerinde başkanlık yarışı için Jackie’nin evleneceğini ve fakat Remy ile yaşayacağı bir yasak aşk yüzünden hem yarıştan çekilmesi gerekeceğini hem de evliliğini kaybedeceğini düşünüp karabasanlar yaşıyorum.

Bölümün ilerleyen dakikalarında Claire’nin Frank’tan ayrı yatması yüzünden özür dilemesini izledik. İkili arasındaki ilişki ilk defa bu kadar açıldı. Claire’nin aklı hala Frank’ı çok sevdiğini söylüyor fakat kalbi ondan uzaklaşıyor gibi. Bu yüzden bu konuşmayı bir özürden çok bir itiraf olarak algıladım. “Artık eskisi gibi değiliz,” demeye gelmiş Claire. Yalnız bu konuşmadan sonra arkasını dönüp gitmesi geceyi yine ayrı geçirdiklerini anlatıyor bana—ki bu da Claire’nin önceki özrünü tekrar sorgulamama sebep oluyor.

Demir iradeli Doug, o soğuk duruşunu hiç bozmadan, Claire’nin aldırdığı çocuğuyla ilgili günlüğünü veriverdi Dunbar’a. Şükür ki Dunbar henüz siyasetin kirli yüzünü kabullenmiş değil. Başka bir kadını böyle bir şey üzerinden vuramayacağını söyledi. Fakat seçime kadar geçecek sürede yarışın ne kadar kızışacağını bilemiyoruz. Doug burada kötü arkadaş gibi Dunbar’ı bu tarz katakulliye alıştıracaktır. Açıkçası daha önce Doug bu günlüğü yakmadığı için sevinmiştim; zira orada başka bir ton anı da kaybolacaktı. Fakat böyle bir şerefsizlik yapacağı aklıma gelmemişti. Alacağın olsun Doug.

Bölümün benim için en vurucu yeri en sonunda kaburgacı Freddy Hayes’in geri dönmesiydi. Özellikle havai fişeklerin altında bir kahramanlık marşı çalan bandonun eşliğinde, yeni umut kapısı olan AmWorks sırasında Freddy ile karşılaşmak on yıldır görmediğim eski bir dostumla yolda karşılaşmak gibi tazeleyici geldi bana. İkinci sezonda iğrenç bir kumpasla saf dışı kalana kadar en sevdiğim karakter Freddy idi. Hâlâ daha Freddy’nin yaptığı enfes kaburgaları tatma rüyalarıyla yaşıyorum. Şu AmWorks denen zımbırtının gerçekleşmesini sadece ve sadece o kumpas sonucu işsiz kalan Freddy iş bulabilsin diye istiyorum. Adamın dibisin Freddy.

Aslan parçası be. Nasıl da parlıyor gözleri!

Önümüzdeki hafta kahramanlarımız Underwoodlar resmi bir temasta bulunmak üzere Moskova’da bulunacaklar. Bakalım kudretleriyle dünyayı sallayan ikili Moskova’da istediklerini bulabilecek mi? Gelecek hafta altıncı bölümün ardından tekrar görüşmek üzere sağlıcakla kalın!

BUNLARI DA SEVERSİN

BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER