Heykellere tükürmeyi kimden öğrendin Frank?
Afganistan'da üç can yitti, vatan sağolsun!

Bir dizi Amerikan politikalarını ele alır da Amerika’nın yaptığı hayasız, insansız hava akınlarından bahsetmez mi? House of Cards’ın özellikle bu sezonki bölümlerinde eleştirel bir duruş takındığı açık. Her bölüm ayrı bir yolsuzluk, düzenbazlık ele alınıyor. Bu bölümde de son yıllarda artan ölçüde gördüğümüz insansız hava araçlarının yaptığı saldırılar üzerinden ilerliyor hikâye. İlk bölümde, hatırlayacaksınız, başkan Underwood bir operasyon emri veriyordu. Meğer o operasyonda vurulan bina içerisinde masum siviller de varmış. Saldırıdan kurtulan bir sivil Amerikan hükümetini dava etmiş; bölüm bu davanın duruşması ile açılıyor. Düşünebiliyor musunuz, zavallı, sıradan bir demokrasi olan Amerika’da, artık kendini kim sanıyorsa bir sivil koskoca hükümeti devirmek için ailesinin vurulmasını bahane ederek dava açabiliyor. Şükür ki ileri demokrasimizde milli irade böyle Bizans oyunlarıyla çürütülemeyecek kadar güçlü!

Adalet mülkün temeli sözündeki mülk bu herhalde, şu sütunlara bakın.

Yine ilk bölümde hiç de insanî bir yanı olmadığını tekrar öğrendiğimiz Frank bey, Afganistan’da çarpışırken hayatını kaybeden üç deniz piyadesinin cenaze törenine katılıyor. Yalnız bu sefer işler biraz farklı; rahibin (pek sıradan olduğunu daha sonra kendisinin de itiraf edeceği) vaazında bazı noktalar Frank’in suratını ekşitmeye yetiyor. Bay Başkan, ardından Jackie Sharp’ın verdiği acı haberle yıkılıyor adeta. Savcı Bayan Dunbar başkanlığa aday olacakmış. İşin en kötü tarafı bu haberi duyan ve Dunbar’ın tecrübesizliğinden dem vurup hiç umursamayan Frank’ın, Dunbar’ın çok zengin olduğunu ve seçim kampanyasını tek başına finanse edebilecek kadar serveti olduğunu duyunca sarsılmasıydı. Önceki yazılarımda da yakınmıştım; bu noktaya gelene kadar pek çok para babasından, fabrikatörden daha büyük olduğunu göstermişti Frank. Ve fakat bu sezon nedense bütün işlerin para ile çözüldüğünü görüyoruz. Tabii Frank’ın yanında bir Doug Stamper yok ki çıkıp “korkma titre, senin paran yok ama yüreğin var,” desin. Çoluk çocuğun elinde perişan oluyor koskoca aslan.

İlk bölümde Alzheimer hastası olduğunu öğrendiğimiz Yargıç Jacobs’un hastalığı kısa sürede ne kadar ilerlemiş. Ah be Frank, az akıllı olsaydın da Jacobs’un sana açıldığı ilk anda “yerine birini bulmak için bana altı ay ver,” diyeceğine yapıştırıverseydin Dunbar’ı hemen? Koskoca başkan oldun, yılanın başını ufakken ezeceğini öğrenemedin mi? Jacobs’ın ayrılmak istemesinden bugüne kadar geçen sürede—ki birkaç ay olmuş—ne değişti Dunbar için? Burada Dunbar’ı ikna etmek için söylediğin her şey geçmişte de aynıydı. Velhasıl, Dunbar yargıçlığı kabul ettiğinde bu mevzu çözülmüş sanmıştım ama meğer o da bir oyunmuş. Franklı İmparatorluğu fetret devrinden direkt olarak gerileme devrine geçiş yaptı. Yahu yükselme devri olmayan imparatorluk mu olur?

Tabii bir tek Mahmoud yeter mi? Yargıç Jacobs istifa etmek istemediğini söyleyince Frank Nelson Mandela edasıyla adamı ikna yoluna gidiyor ve tabii ki başarısız oluyor. Kukla başkan böyle oluyormuş demek. Dunbar da başkanlığa adaylığını koyarak Frank’ın kokuşmuş yönetimine bir son vereceğini söylüyor. Üç sezondur ilk defa Frank’a bu kadar açıktan düşmanca bir tavır takınan ve ağzına geleni söyleyen bir karakter görüyoruz. Dunbar’ın söylediği, “sen kendini böyle mi kandırıyorsun? İğrençlikleri makulmüş gibi göstererek?” lafı, belki de bu sezonun en büyük aforizması olacaktır. Frank’ın Frank gibi davranmadığını Claire bile söylüyor, lakin senaristler duymuyor. Hayır, bu adamın başına saksı filan da düşmedi ki böyle bir karakter değişikliği geçirsin. Artık oval ofiste bir ilaç falan mı var ne oluyorsa? Üç bölüm önce babasının mezarına işeyen adam birden dindar kesiliyor, bizim The İmam filminden fırlamış rahibe akıl danışmaya gidiyor. Rahip de “beni bu saatte neden sıcak yatağımdan kaldırıyorsun,” minvalinde lafları çakıp çakıp, Frank’a Neo olmadığı gerçeğini söylüyor. İsa’nın tırnağı olamayacağını anlayan Frank, parasını alamayan ayakkabı boyacısı çocuk gibi İsa heykelinin suratına tükürmekte buluyor çareyi. Yüce İsa durur mu, yapıştırıyor cevabı diyeceğim ama, son derece manidar bir şekilde, yere düşüp kırılıyor. Sanırım öteki yanağını dönmek istedi ama elleri bağlı olduğundan ayağı takıldı, düşüverdi.

Canım ne kadar da masum bakıyor. Şu temiz surata nasıl kıydın da tükürdün tıynetsiz Frank?

Bu sahneyi pek çok şekilde anlayabiliriz; tanrı bile artık Frank’a yardım etmeyecek demek bu. Frank, tanrıyı alt etti demek. Kırılan İsa heykelinin kulağını alması da buna işaret. Bilgisayar oyunlarında düşmanları yendikten sonra genelde sayıları tutmak için kulakları kesilip saklanır. Oyunlara oldukça aşina olan Frank’ın bu hareketi şüphesiz böyle bir motivasyon içeriyordu.

Bu arada duruşmada Dunbar’a yöneltilen çok mantıklı eleştirilere Dunbar’ın “kimse sabrımızı test etmesin,” derinliğinde karşılık vermesi, hocasının kim olduğunu sorgulattı. “Ben size başkanı yargılayamazsınız demedim, başkanlığı yargılayamazsınız dedim,” gibi saçma bir bahaneyle yargıçların çekincelerini savuşturması, Cüneyt Arkın’ın Kara Murat filminde aynı anda 4 ok atıp 4 kişi vurması kadar anlamlıydı. Aslında hangisi daha olağanüstü karar bile veremedim.

BM dediğin bir kurtlar sofrası ey Claire, sana bırakırlar mı?

Kum havuzunda oynayan çocuklar kadar şen Claire’yi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi oturumunda ortalığı karıştırırken görmek… keşke gerçekten işe yarasaydı. Onlarca yıldır Ortadoğu’da neden barış olmadığını görüyoruz. Mezdeke’yi dansözlükte bir numara bilirdik ama meğer İsrail daha betermiş. “İsrail ne diyorsa altına imzamı atarım,” diyen Fransız ve Filistinliler de işin içine girince mevzunun arap saçına dönmesi işten değil. Tabii ülkelerarası politikada dünkü çocuk sayılan Claire’nin, Güvenlik Konseyi’nde veto hakkı bulunan Rusya’yı Genel Meclis’te barış gücü oylaması ile alt etmeye çalışması kadar garip değil İsrail’in bu yanardöner tutumu. Güvenlik Konseyi’ndeki daimi üyelerin kararları veto hakkı bulunuyor; bir daimi üye istemezse bu konseyden karar çıkmıyor. Ve fakat barış gücü konuları Genel Meclis’te ele alınabiliyor ve oy çokluğu ile çözülüyor. Claire’nin burada çoğunluğun desteğini alması yeterli gelecektir.

Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim, Petrov gibi bir adamın BM Büyükelçisi’nin, Amerikan BM Büyükelçisi’ne “bana biraz zaman ver Petrov’u yumuşatmaya çalışayım,” demesi ziyadesiyle saçma. Rus elçi tabii ki Rusya’nın çıkarlarını gözetecek, neden Amerikan elçisinin isteklerini yapsın? Bu noktada ikili arasında başka hiçbir ilişki görmemiş olmamız da durumun saçmalığını artırıyor. Rus elçisi Clare’in sarı saçına sarı kaşına mı Petrov’u ikna edecek? Uluslararası politika böyle yürüseydi keşke.

Frank’ın ayaklarını uzatıp okuduğu Kur’an’da ne bulduğunu merak ediyordum. Akşam Bay Mahmoud ile görüşüp şahsen özür dileyecekmiş. Daha iki bölüm önce babasının mezarına işeyen adamın, insanları gözünü kırpmadan ölüme gönderen birinin, hem de sadece şov amaçlı değil de samimi olarak bu ölümlerden üzüntü duyuyor olması; kutsaldan bir cevap bekliyor olması çok kötü bir oksimoron. Tabii her bölüm iki üç kişiden tokat yiyen başkanın bu bölüm boş durmaması gerekiyordu. Bay Mahmoud da istisna olmadı elbette, Frank şahsiyetinde geçirdikçe geçirdi Amerika’ya. 2010’da bir sivil mi öldürülmüş? Mümkün değil, Pentagon yalan söylüyor. House of Cards’ın belki de en güzel ve artık tek güzel tarafı bu. Dizi adı altında anti-Amerikan propagandası yapılıyor ve eleştirilerin çoğu da yerinde. Velhasıl, bu bölümün tek güzel tarafı Frank Underwood’un “başkan olmak kolay mı sanıyorsun?” tiradı idi. Ben Obama’nın yerinde olsam ulusa sesleniş metinlerimi Kevin Spacey’e okuturum.

Gecenin ilerleyen saatlerinde Rusya’da Amerikalı bir eşcinsel hakları aktivistinin tutuklandığını öğreniyoruz. Ruslar bir taşla iki kuş vurmuş gibi duruyor; hem önceki bölümdeki Pussy Riot çıkışının öcü alınmış oluyor, hem de Claire’nin BM’deki derin stratejisine çok basit bir hamle ile karşılık verilmiş oluyor. Bir Amerikan vatandaşının Rusya’da tutuklanması ne demek yahu! Resmen Amerikan hükümetini devirmek istiyor bu Ruslar! Claire’nin bu konuda sık sık konuştuğu kişi, Rus BM Büyükelçisi Moryakov ise açıkça ikili oynuyor. İki kaş göz, iki Petrov dedikodusuna kanan Claire’nin başına çok iş gelecek bu adam yüzünden, demedi demeyin.

Ayla bi' dur allasen zaten ortalık karışık!

Gazeteci Ayla Sayyad’ın basın akreditasyonunun elinden alınması mevzusunda Frank’ın basın danışmanı Seth’in duruşu ve Ayla’ya verdiği ayarı 4 bölümdür Frank’tan bekliyoruz ama nafile!

Dizide bir hacker varken bu konularda da açıklık getirmeyi uygun buluyorum. Başarılı (!) hacker’ımız Gavin klavyede on parmak yazı yazmayı bilmiyor ama senaristlerimiz sosyal mühendisliğin önemini kavramış gibi duruyor. Efendim, bu hacker’lık dediğiniz müessese öyle pek de ahım şahım bir müessese değil. Büyü filan içermiyor, çok ezoterik bilgiler de yok pek. Hacker’lığın büyük çoğunluğu sosyal mühendislikten geçiyor, zira insanları “hack etmek” bilgisayar sistemlerini “hack etmek”ten çok daha kolay. Gavin de buradan hareketle, Doug’un belalısı (ya da tersi miydi?) Rachel’in peşine düşüyor.

Tünelin ucundaki ışıktır, Doug Stamper!

Bu bölüm için hiç bahsetmediğim şey, Doug’un Dunbar için çalışmak üzere karşısına çıkması oldu. Dunbar Doug’u kabul edecek mi, Doug Frank’a ihanet mi ediyor yoksa onun gizli ajanı mı, göreceğiz. Dört bölümdür bütün işleri (heykelin suratını silmek dahil) eline yüzüne bulaştıran Frank, Dunbar’ı bu şekilde kontrol altında tutabilecek mi?

Bu, ve diğer sorularımızın cevapları önümüzdeki bölümlerde bizlerle olacak. Gelecek hafta beşinci bölümün ardından tekrar görüşmek üzere, hoşça kalın.

BUNLARI DA SEVERSİN

BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER