Kandırılıyorsun ey halkım!

Geçtiğimiz sezon fırtına gibi esen House of Cards, kimi eleştirmenlere göre ilk bölümü itibariyle sezona sönük bir başlangıç yaptı. Fragmanlarda Frank Underwood’un şu sözlerini duyduk: “gerçek cesaret gerektiren şey nedir biliyor musun? Kozlar bu kadar büyükken, ipleri elinde tutabilmek.” Frank gerçekten de önceki sezonlarda büyük riskler alıp, cesur oynayıp, büyük kazanmıştı. İlk bölüm itibariyle ise gördüğümüz yegane şey Frank’ın 500 milyar dolarlık bir proje ile başkanlığını garantilemek istemesiydi sadece. Bu durum pek cesaretle açıklanabilir gibi değildi. Zira daha önceki sezonlarda ucu paraya dayanmayan, yer yer şeytani girişimlerle gücü elinde tutmayı başarmıştı Frank; düşmanlarını tek tek alt etmişti. İlk bölümde işi hemen paraya vurması hayra alamet değildi. Yine de ilk bölüm yoğunlukla Doug’a odaklandığı için bunları kabul edilebilir bulduk.

Geçen yazımda belirttiğim nepotizm konusuyla açıldı ikinci bölüm. Claire Birleşmiş Milletler Büyükelçiliği adaylığı için senatonun karşısına çıktığında ilk irdelenen konu, Frank’ın Claire’ye torpil yaptığı konusuydu. Daha önce de dediğim gibi, bu topraklarda nepotizm satabilir fakat Amerika’da kimse almaz.

Şu prenses gibi kadına yaptığınız alçaklık reva mı? Ne var yani birazcık torpil gibi kokan hareketlerde bulunuyorsa (!)

Claire’nin senatodaki duruşu çok, çok, çok sağlam ve çok asildi. Demokratik Kongo Cumhuriyeti ile ilgili söylediği şeyler dersine iyi çalıştığını gösteriyordu; ve fakat “Amerika Kongo’nun başarısına ve istikrarına inanıyor” tarzı açıklamaları çok klişeydi. Kendimi Türkiye’nin yerine koydum ve “acaba başka kaç ülkeye söyledin aynı lafları!” diye kıskançlık yaptım. Açıkçası, Amerika için böyle laflar söylemek çok kolay. Ulusal güvenlik adına Afrika kıtasında İslamî terör örgütlerinin yayılmasıyla savaşacak bir Kongo’ya ihtiyaçları varmışmış. 239 yıllık tarihinde sadece 21 yılı bir savaşa müdahil olmadan geçirebilen dünyanın belki de göçebe Türklerden sonra en savaşçı milletinin BM Büyükelçisi adayının ettiği lafa bakın. Sonra barıştan bahsederler. İşte pazarlama konusunda dünyanın süper gücü olmak da böyle bir şey. Tarihinizin %90’ında savaşta olursunuz ama herkes sizi barış elçisi sanır.

Canım ya! Senato büyükelçi olarak atamayınca nasıl da çöktü şu kaşlara bakın.

Öte yandan, Amerika demokrasisini alkışlamak gerek; partiden çıkmış bir başkana koskoca parti sırtını çevirebiliyor. Bizde böyle bir durumda partiden ihraç ediliyorsunuz. Amerika’da bir başkanın seçimi kazanamayacağı düşünülüyorsa partinin yüzü değiştiriliyor. Burada… üç büyükler en son ne zaman parti başkanı değiştirdi hatırlayanınız var mı?

Aynı zamanda çıkarcı tilkiler bu açık kültürün her boşluğunu tıkamak için adeta yarışıyor. Claire’nin tek bir kelimesini seçip onun üzerine oynayan iğrenç Cumhuriyetçi senatör Mendoza’nın bu yaptığı sadece alçaklıktı. Claire’nin daha önce pek çok benzer durumda kaldığını düşünüyordum lakin; burada sus pus olması, bozulması doğal değildi. Yine de arkadaki müziğin kattığı hava ile birlikte inanılmaz bir drama sahnesi olduğunu söylemeliyim. Underwood ailesinin iki taraftan da baskı altında kalması çok üzücü. Lakin, cesaretten bahseden Frank’ın, eli kolu bağlı, avcılar tarafından çekiştirilen, yorgun düşmüş bir aslandan farkı yok. İşin içine para girince, o paraları elde etmek için verilen tavizler de girecek ve Frank güç kaybedecek, günün sonunda bir piyona dönüşecektir.

Remy ile Jackie’nin buluşması biraz tedirgindi. Onca yaşananlar nasıl unutulabilir? Bu sefer de Jackie’nin başkan yardımcılığı için sıkıştırdığını gördük. Evet hayat bir optimizasyon savaşıdır; minimum tavizle maksimum kazanç elde etmek şarttır. Fakat sezon öncesi fragmanlardaki söz ile bizdeki beklenti çok farklı oluşmuştu. Frank’ı daha önce de kimler kimler (ne mühendisler, ne doktorlar gibi oldu) köşeye sıkışmıştı ama o hep üstte çıkmasını bilmişti. Fakat işte bitik Frank’ı yerde oturup salya sümük ağlarken gördük. Ardından gelen, yine epik bir müzik ile etkisi doruğa ulaştırılmış sevişme sahnesi ise tek kelimeyle vurucuydu.

Bu arada değinmeden geçemeyeceğim; her lobi faaliyeti içerisinde bir golf muhabbeti bulunmak zorunda mı? Frank, para dilendiği destekçilerinden birine golf sözü verdi!

Dikkatimi çeken bir başka nokta ise Claire’ye paskalya yumurtası getiren görevlilerin dört tane seçmesini istemeleri, ama Claire’nin toplamda beş tane almasıydı. Sonuncuyu sormadılar; Claire resmen devlet malını gasp etti!

Parti yönetimiyle savaşmak konusunda, “rüzgar bora kuvvetinde esiyorsa onunla savaşmanın anlamı yoktur” diyen Frank’a Winston Churchill’in bir sözüyle cevap vermek isterim; “uçurtmalar rüzgara karşı yükselirler, rüzgarla birlikte değil!”

Senaryo öyle bir yere gelmiş ki, ilk iki sezonun savaşçı Frank’ı gitmiş, yerine “su yolunu bulur” mentalitesinde adeta Türk bir Frank gelmiş.

Frank’ın Claire, Meechum, Doug, Seth ve Remy’den başka dostu kalmadı. Evet işte bu kadar, rakamla 5. Hâl böyleyken, Frank’ın geri adım atması doğal elbette. Artık perde arkasında da değil, her hareketini bütün dünya izliyor. Yine de bu tarzı alışık olduğumuz Frank ile çok farklı.

Bölümün sonundaki ulusa sesleniş konuşmasındaki sözleri gerçekten vurucuydu. Koskoca ABD başkanı çıkıp “size yıllarca yalan söyledik” dedi. Açıkçası bu kadar büyük bir konuşmanın çok daha etkileyici işlenmesini beklerdim. Barack Obama’nın konuşmalarının daha fazla plandan çekilen, prompter’ının gözüktüğü bir versiyonu olmuş sadece. Müzik çok daha kuvvetli, ışıklandırma çok daha dramatik olabilirdi, bölümün başındaki sahnelerden sonra böyle bir şey beklemiyordum açıkçası.

Frank'ın ulusa sesleniş konuşması, Barack Obama'nınkinden sadece iki plan daha fazla. Bu tarihi konuşmayı bu kadar basit ele almak diziye yakışmadı.

Aynı şekilde hemen ardından Claire’nin BM ataması için Frank’a yapmaya hazırlandığı savunmanın Frank tarafından ağzına tıkılması da çok etkisiz, bir tek kusmayla geçiştirildi. Bu tepkiyi anlayabilmiş değilim. Claire bir de üzerine yumurta kırmaz mı? İşte Först Leydi olsanız da iki yumurta bütün dertlere çare oluyor demek ki, hem de bunun için Türkiş Först Leydi olmanıza bile gerek yok. Amerikan Först Leydi’si bile aynısını yapıyor.

Frank’ın etkisiz kalmasındaki en önemli sebeplerden biri belki de ekibi. Doug’u istemiyor oluşunun mantıklı bir temeli yok. Frank insan değil, Doug gerçekten de kardeşi gibi ama babasının mezarına işeyen adam kardeşinin sağlığı ile bu kadar ilgilenmez. Remy ve Seth’in yaptığı işlerin daha fazlasını tek başına yapan bir Doug olsa Frank bu kadar köşeye sıkışmış olmazdı sanırım. Claire’nin isteğini sorgusuz sualsiz, bir anda kabul etmesinin arkasında iki sebep var. Birincisi Claire’ye duyduğu aşk, ikincisi ise bu kadar farklı cephede savaşırken bir de Claire ile uğraşmak istememesi. Bununla birlikte tepeden inme bir atamanın getireceği politik sorunları ise göğüslemeyi kabul ediyor. Claire gibi güçlü bir kadının bunun ne anlama geldiğini bilmesi gerekiyordu. Belki de bunu bildiği ve kaldıramadığı için kustu?

Velhasıl, önümüzdeki bölümlerde bu hikâyenin nasıl sunulacağını izleyeceğiz. Claire’nin bu arayışlarının sebeplerini daha detaylı inceleme şansını yakalayacağız. Yalnız dizi şimdiden içimi kasmaya başladı! Frank ve Claire’nin ikisine birden yükleniyorlar; çok yükleniyorlar. Frank, ellerindeki kanın hakkını verememiş gözüküyor. Geçen sezonlardaki başkan Garrett Walker çıkıp gelse de “ne oldu Frank, atıp tutuyordun başkan yardımcısıyken. Artistliğin kime?” deseydi, Frank önünde secde ederdi herhalde. Demek başkan olunca o kadar kolay olmuyormuş bu işler.

Önümüzdeki hafta üçüncü bölümün ardından tekrar görüşene kadar esen kalın.

BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER