Kaşıktan alçı, demirden irade
Bir yıldır heyecanla beklediğimiz büyük gün geldi çattı. Netflix’in efsanevi dizisi House of Cards, üçüncü sezonuyla 27 Şubat Cuma günü görücüye çıktı. İlk sezonda Frank Underwood’un kabineye giriş mücadelesini izlemiş, ikincisinde başkan oluşuna tanık olmuştuk. Artık gelinen noktada risk de oyun da çok daha büyüktü. Seçilmemiş, atanmış bir Başkan olarak halkın da senatörlerin de desteklemekte kararsız olduğu Frank bütün dünyayla baş edebilecek miydi?

Biraz nostalji..

Netflix’in yayın politikası gereği bütün bölümleri aynı anda yayınlaması hayatları alt üst ediyor. 27 Şubat Cuma günü Türkiye saati ile sabah 10.01’de yayınlandığında bölümler, hemen ilk bölümden itibaren izlemeye koyuldum. Ertesi sabah 7’ye kadar üçüncü sezonun tamamını izledim. Sezona genel bakış için ayrı bir yazı kaleme alacağım. Bu okuduğunuz yazı ise ilk bölümle ilgili olacak sadece ama kısaca şunu söyleyeyim; üçüncü sezonu ilk üç bölüm ben de destekledim ama sonra işin rengi değişti.

Geçen sezonu Frank’ın başkan olduğu, Doug’un ormanda kanlar içinde yattığı sahnelerle kapatmıştık. Bu sezonun en çok merak edilen gelişmelerinden biri şüphesiz ki Doug Stamper’ın durumuydu. Dağ gibi Doug, perde arkasının kahramanı, yılmaz savaşçı, azim küpü Doug ölmüş olamazdı.

Sezon açılışı nasıl olacak derken Frank’ın ağızları açık bırakan acımasızlığıyla sudan çıkmış balığa döndüm. Kevin Spacey’in oyunculuğuna söylenebilecek laf yok. Ama ses oyunculuğu çok daha inanılmaz. Karizmanın tanımı olan Frank, “Beni anmak için sıraya girecekler” derken titredim resmen.

Arkadaki mezarlık sanki gerçek değil, yeşil perde gibi duruyor.

House of Cards’ın sanat yönetmenliği her zaman üst seviyede olmuştu. Bu bölümü David Fincher yönetmemesine rağmen onun tarzından çizgiler gördük. Jeneriğin ardından ilk gördüğümüz şey Doug Stamper idi, bu sezonla ilgili en büyük merakımızı giderdik. Hastaneye kaldırılmış, abisinin refakatinde çok vurucu sahnelerle izledik iyileşme sürecini. Metallica’nın One klibini hatırladım bu sahnelerde. Doug makine gibi bir karakter olmuştu her zaman benim için, robot gibi. İşini yapar, acımasızca hareket eder, çok soru sormaz, Frank’e olan bağlılığı bir an bile azalmaz. Doktor ile takışıp, tedavinin uzun süreceğini öğrendikten sonra azimle devam etmek istemesi ise beni Doug’a bir kez daha hayran bıraktı. Ardından bağımlılık yüzünden ilaç alamayacak olmasını olgunlukla karşılaması… bu adam Beyaz Saray’da olmayı hak ediyordu!

Doug, Frank ve Claire için normal bir çalışan gibi geliyordu bana önceleri. Hatta üçüncü sezonun ortasına kadar emin olamadım bu durumdan. Ama bu bölümde Claire’in de destek için ziyarete gelmesi, evdeki hediyeler filan çok hoştu. Ah Claire, prenses! Bu rolü Robin Wright’tan daha iyi oynayabilecek kimse olamazdı sanırım.

Doug’un acılı sahnelerinden sonra Frank’ın bir TV programına konuk olduğu sahne resmen demokrasi dersi verdi. Şovmenin Frank’ı köşeye sıkıştırması, alay etmesi, halkın buna gülmesi, bizim topraklarımızda bir yüz sene daha göremeyeceğimiz şeyler sanırım. Frank geçen sezon da hep hırslı, iddialı projeler ortaya koymuştu. Bu seferki ise bambaşka boyutta, tam 500 milyar dolar boyutunda, on milyon işsiz Amerikalı'ya iş sağlayacak devasa bir proje! Proje özü itibariyle Obama’nın ObamaCare’sine benziyor, Amerika’nın sağlık politikalarında yaptığı devrim gibi bir devrimi işsizliği çözmek için devreye almak istiyor Frank.

Frank'ın projesinin kısa adı AmWorks. Bunu duyar duymaz ülkemizde de ev kadınlarının korkulu rüyası olan Amway geldi aklıma. Bu espriyi dizide de duymak gülümsetti beni. Öte yandan, ilerleyen dakikalarda gördüğümüz üzere, AmWorks ile ilgili Frank’ın planları muallakta. Hiç kimse detaylara hakim değil; hatta kaba hatlarına bile hakim değil projenin. Bu açıdan bizdeki “açılım süreci”ne benziyor AmWorks. Hükümette bu konuyu tartıştıkları sahnede, geçen sezonlardan, seçim kampanyası için odaya kapattığı stajyerleri hatırladım ve “işte bu,” dedim kendi kendime, “Frank geri döndü!” Remy’nin soğuk, mermer gibi tavırlarıyla adeta o odada esen soğuk rüzgarı hissettim.



İnanılmaz bir bölüm izliyorduk! Doug’un azmi tekrar başrolü ele geçirdi. Frank’ı görmeye gideceği için tahta kaşık ve Duct Tape kullanarak yaptığı alçıyı görünce yerimde duramadım. O haliyle, kolunu saklayarak Frank’ın karşısına çıkması çok büyük bir fedakarlıktı. Bu kadar fedakarlığın karşısında Frank’ın “önce iyileşmene bak,” demesi beni resmen ikiye böldü. Doug’un hevesinin kursağında kalması, bu kadar azimle çalışmışken geri dönememesi çok üzücüydü. Ayrıca Frank bunu ne için yapıyor? Doug’un Rachel konusunda yaptığı hatadan dolayı tekrar birlikte çalışmamak için mi, Rachel ortaya çıkarsa Doug yanında olmadığı için onu harcayabileceği için mi, yoksa gerçekten Doug’u düşündüğünden mi? Frank böyle garip bir karakter işte, gerçek duygularını bilmek mümkün değil. Doug’u gerçekten düşünseydi onun ne kadar azimli olduğunu bilirdi diye düşünüyorum. Doug işi olmadan yaşayamaz! Ama şimdi işini geri alabilmek için iyileşmek zorunda.

Frank’ı ziyaret ettikten sonra gerçek alçı yaptırmaya gittiğinde alçıyı yapan doktor Doug’un eski bir bağımlı olduğunu bilmediği için ağrı kesici yazmaya çalıştı. Nefesimi tutarak izledim bu sahneyi. Doug reçeteyi alacak mıydı? Derken, kahramanım, doktorun verdiği iki-üç hapı alıp reçeteyi buruşturup attı! Bu adamdaki özdisiplinin dünyada eşi benzeri yok! İlerleyen dakikalarda ağrı kontrolü için şırınganın iğnesiyle -ki, yavru kedilere bile şırınganın ağzından sıvı verilirken- viski içmesi de bambaşkaydı. “Damardan basacak viskiyi!” derken meğer tek istediği miktar kontrolüymüş. Büyüksün Doug.

Geçen sezonun benim için en büyük sorusu, o noktaya kadar Frank ile eş rollerde gelmiş Claire’in, dünyanın en tepesindeki koltuğa oturan Frank’e nasıl yaklaşacağıydı. Claire de çok yüksek egolu bir kadın; Frank’ı boş bırakmayacaktı, Först Leydi olmakla yetinmeyecekti elbette. Velhasılı, Birleşmiş Milletler Büyükelçisi olmak için baskı yapmaya başladı bile Frank’e. Bu noktada biraz utandım açıkçası Claire adına. 30 yıldır Frank’ın arkasında kalmak ona çok koymuş, anlıyorum ama bu kadar ısrar etmesi çok iticiydi. Politikadan anlayan birinin, Frank’ın bu kadar çalkantılı bir döneminde böyle bir şey istemesi hiç gerçekçi değildi. Nepotizm (torpil, eşi dostu kayırma) bizde çok doğal karşılanıyor ama (!) Amerika’da bunu kimsenin yanına bırakmazlar.


Bölümün sonundaki operasyon sahneleri ise çok etkisiz geldi bana. Bu kadar basit olmamalıydı diye düşünüyorum. Ayrıca bu sahne ülke olarak geçtiğimiz günlerde tanık olduğumuz 'Şah Fırat' operasyonunu hatırlattı bana. Başbakanlık'tan tam da bu sahne gibi bir açıklama yapıldı; video ve uydu bağlantısı ile operasyonun yürütüldüğü bilgisi verildi.

Genel izlenimim bölümün oldukça doyurucu olduğu yönündeydi. Açıkçası, ikinci sezonun sonuna yakışan bir devam oldu. Oldukça gergin bir politik atmosferi, müthiş sanatsal bir sunumla sunmayı başarmışlar; hayranlıkla izledim.

Claire inatçı bir şekilde BM Büyükelçisi olmayı istiyor. Frank onu kırmayı mı seçecek, yoksa politik açıdan bir darbe daha almayı mı seçecek önümüzdeki bölümlerde göreceğiz. Doug on dört yıl sonra ilk defa ağzına alkol sürdü. Bütün bu bölüm boyunca sergilediği azimkarane tutumu devam ettirip kendini alkol bağımlılığından uzak tutabilecek mi? AmWorks destek bulabilecek mi? Frank sezon öncesi fragmanlarda gördüğümüz Rusya başkanının ziyareti sırasında yaşananlarla nasıl başa çıkacak? Bu soruların ve daha fazlasının cevabı 9 Mart’ta yayınlanacak ikinci bölümde yer alacak. Ben de bölümün yayınlanmasının ardından burada yine yorumlarımı paylaşacağım.

Önümüzdeki hafta tekrar görüşene kadar sağlıcakla kalın.

BUNLARI DA SEVERSİN

BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER