Geçen bölümün sonunu nihayet ‘süha yıldızı’ nedir veya kimdir sorusunun cevabını öğrenme umuduyla kapatmıştık. Fakat belli ki biraz daha bekleyeceğiz. Zira polisler peşimizde... Polat hemen arabasına atladı ve bundan sonrası uzun bir kovalamacaya döndü.

Aslında peşindekileri atlatabilirdi ama iş Brendon’un kulağına kadar gidince tabi ki arkasına Juliet önderliğinde bir ordu yığıldı. Polat önde, onlar arkada güzel bir İstanbul turu yaşadık. İş uzamaya başlayınca KGT’den yardım istedi ve Aksaçlı tarafından reddedildi. Açıkçası şaşırmadım. Zaten onların en ufak riskte adamlarını hiç çekinmeden harcadıklarını biliyoruz. Polat da biliyor olmalı ki pek içerlemedi. Kovalamacaya devam...

Juliet’in gelen emirle Polat’ın peşine düşmesi tabi ki Cahit’e yaradı. Zaten Etiyopya’da şafak vakti bir ağaç dalına düşen çiğ tanesi bile bir şekilde Cahit’e yarıyor. Emniyet’e girdiklerinde Polat telaşı olduğundan pek baskı görmediler. Burada Safiye’nin Cahit’in yara olmuş ellerine dokunması onu tamamen ele verdi. Kime ne derse desin bu kız Cahit’e sırılsıklam aşık. Buradaki ‘kim’ de Polat bu arada...

Başı tek sıkışan Polat’la Cahit değil tabi... Sagir’den gelen telefon Akif’in adeta ölüm fermanıydı. Halife’nin sadık adamı İsmail de Akif’in yüzüne gerçekleri vurdu. O sessizlikte o bakışmayı başka herhangi bir ortamda yaşasalardı birbirlerine aşık olduklarını düşünebilirdim ama içinde bulundukları şartlar için aşk çok büyük bir lüks.

Sagir de boş durmamış geçen bölüm halife’den aldığı “batıya gideceksiniz, türkmen köylerine” emrini uygulamak için bir köyün kapısına dayanmış bile. Bundan sonrasını kurgu da olsa hepimizin görmesi gerekti. Görmemiz gereken kısım ise Şedid’in nasıl da red cevabını aldığı an vakit tanımadan en kısa sürede saldırmaya çalışmasıydı. Oradaki köylerin ve din adamlarının belki hepsi değil ama bir tanesi dahi olsa istemeden katıldıysa ne şartlar altında kabul ettiğini görmüş olduk. Aynı gece biat isteyip aynı gece saldırıya geçiyorlar. Bu demektir ki biat için kapınıza geldilerse kaçma şansınız hemen hemen hiç yok. Her köy de Kurtlar Vadisi Pusu’daki köy kadar şanslı değil.

Korkusuzmuşum gibi çek panpa.

Meğer İsmail’de bizdenmiş. Gerçekten şaşırtıcı ve güzel bir sürpriz oldu. Artık devletin hangi güç odağı İsmail’i oraya soktu bilmem ama Akif için resmen Hızır oldu. Beraber olunca da köy için Hızır oldular. Gerçekten güzel bir planla Şedid’i geri püskürttüler. Plan her ne kadar güzel olsa da uygulama pek olmamış diyebilirim. Çatışmanın son kertesinde Şedid’in üzerine öyle bir arada ve savunmasız gittiler ki sanırsın camide saf tutacaklar. İlkokul’da tenefüsteyken  maç yapma gayretiyle bir topun peşinden koşan 10-12 çocuk gibiydiler. Biraz özensiz bir sahneydi...

Ağzına ağzına vurulan Prens soluğu Brendan’ın yanında almış bile... Brendan, Cahit’in elinde kalmadığına dua ederken Prens bir de Cahit’i istiyor. Tam ergen takıntısı. Çok istiyordun madem yarım saat önce karşındaydı demezler mi adama? Prens isen demezler. Bir de Safiye’ye telefon açmış hiç “nasılsın, iyi misin? O adam sana bir şey yaptı mı?” diye sormak yok. Ben gidiyorum, ben geleceğim... Neyse ki Prens ile Safiye’nin güzel bir akşam yemeği yediği haberi servis edildi de biraz yüzü güldü paşamın.

Bir Prens’in bu kadar bencil ve şımarık olması tabi ki beni şaşırtmıyor. Fakat aklıma nedense HBO’nun 90’lar klasiği, şimdiye kadar yapılmış en sert dizilerden biri OZ geliyor. Orada da güçlü İtalyanların adeta Prensi olarak ortama gelip her şeyi yapabileceğini zanneden bir çocuk vardı. Gerisini anlatmayayım ama çok yazık olduydu çocuğa...

Vuruşa vuruşa denedim olmadı, biraz da düşüne düşüne deneyeceğim.

Polat kaçmaya devam ederken nihayet arkasına ip gibi dizilmektense önünü kesmeyi düşündüler ama bu sefer de Türk Polisi’ne takıldılar. Karşı karşıya geldikleri an gerçekten inanılmazdı. Polat gibi her şeyini devlete vermiş birine, devletin namlusunun döndüğü bir sahne vardı. Gelen emirle polisler nişan aldı ama ateş etmediler. Önce biri, sonra hepsi aynı şeyi söylediler, “biz Polat Alemdar’a silah çekemeyiz!” Kurtlar Vadisi Pusu da her zaman birden çok düşman ve birden çok ‘devlet’ vardır ama bu sefer olayların gidişatını Polis’in de bir parçası olduğu millet belirledi diyebiliriz.

Barikatı kaldırdılar ve Polat Alemdar geçerken selamlaştılar. Gerçekten etkileyici bir sahneydi. Beraber izlediğim herkes etkilenmişti. Dizi seyircisinin sık sık yaptığı gibi dizideki olaylarla günümüzde ve çok yakın tarihimizde yaşananları yorumlamaya kalkarsam herhalde bu yazı en az bir sayfa daha uzar ve iş tamamen siyasete döner. Bu noktada böylesi bir algı yönetimine gitmektense diziye odaklı kalmayı tercih ettim. Sonuç olarak herkes izledi ve bu ülkede polisin hangi durumlarda emir dinlemediğini çoğumuz hatırlıyoruz. Bunun yorumunu okuyucuya bıraktım ve ben de sahneden keyif almayı seçtim.

Ben de bundan sonra tek gözü hafif kısarak yürüyeceğim. Çok güzel oluyor...

Emniyet Polat’a kıyak yapar da Cahit’e yapmaz mı? Başkalarının ulakları var ama bizimkiler de o kadar boş durmamış belli. Safiye’nin serbest bırakılmasının ardından Cahit operasyona başladı bile. Hem de emniyetten. Safiye’nin telefonundan aklında tuttuğu Prens’in numarasını önce adamına verip yerini buldurdu. Sonra da gizlice emniyetten çıkıp (ki eskiden Polat böyle ağır ağır yürürdü müzik eşliğinde) tek başına mekanını bastı. Aslında basmadı. Susturucunun gözünü seveyim tam bir profesyonel gibi olabildiğince sessiz ve çabuk şekilde içeri girdi. Hep Cahit mi paket olacak bu sefer de Prens paket oldu. İngiltere kraliyet ailesi Hitler’den bu kadar çekmemiştir. Şimdi Brendan düşünsün!

Fehmi’yi gerçekten seviyorum ama evde otura otura benden daha asosyal oldu. Hoş, nasıl olmasın ki? İçinde bir Yusuf yarası var ki onu deliye döndürüyor. Bir de Kenan’a ulaşamamak resmen dünyasını karartıyor. Kenan’da dil zehir... Artık kızmaya başladım. Ne yapmış olursa olsun acı çektiği her halinden belli olan bir babaya kalp her türlü yumuşar, yumuşamalı...

Oğlum niye içmiyorsun sütünü?

En sonunda Fehmi de Kenan’ın bu tutumuna dayanamadı ve patladı. Çok da iyi oldu, karanlık bir odada yaşayan Kenan’a umut ışığını yaktı. Babasının da Yusuf’un ölmediğine inanması onun için büyük bir umut. Sanırım bu umut onları birleştirecek. Zira acıları ortak ve aslında ölüm acısından beter. Mevlam kimsenin başına vermesin “kayıp, ölüden kötüdür” derler. The Killing adlı bir yabancı dizide de “dünyadaki en yalnız şeydir bulunmayı beklemek” repliği geçer. Sanırım kaybın acısı da tam olarak bu.. Sevdiğinin o yalnızlığa mahkum olduğunu bilip de bir şey yapamamak. Şuanda baba-oğula umut olan bir acı ne zaman tüm kasvetiyle ölümden daha ağır üzerlerine çökecek bilmiyorum ama çok merak ediyorum.

Geçen bölümde Rascoln öldüğü için gerçekten üzülmüştüm. Karakter tam ilginçleşirken ölmesini bir türlü Vadi’ye yakıştıramamıştım. Neyse ki bu hafta hepimize güzel bir sürpriz oldu. Rascoln’ü kurşun sıyırmış da geçmiş. Devam edecek olması gerçekten diziye büyük renk katacak. Anlaşılan o ki Rascoln ölmeyi sevmiyor. Tilki de kötü silahı sevmiyor. Ölmediği haberi gelir gelmez tedarikçisini öldürdü. İyi mi yaptı kötü mü yaptı bilmem ama ölümü hakettiği bir gerçek.

Her zıplayış neşe dolu olmayabilir...

Akif nihayet ülkeye dönmeye karar verdi. Şedid baskınını atlattılar ama orada kalırlarsa köy Şedid için çok daha çekici bir hale gelecekti. Gerçe şimdi de savunması zayıfladı ama ne yazık ki yapacak bir şey olmuyor bazen. Geçmek istedikleri sınır kapısı ve Türkiye ile Şedid’in komşu olması muhabbeti bölgenin gerçeklerini ortaya koyan güzel bir diyalogdu. Sınırı geçtiler ama pişman oldular diyebilirim. Kelepçeyi yediler. Tabi Askeriye’de emir demiri keser. Fakat onlar elde kelepçe İstanbul’a kadar gitmezler. Yolda elbet bir şey olur.

Baltazar’ın yine keyfi yerinde... Hiç Baltazar adını ve ne manaya geldiğini araştırdınız mı? Bana pokemon adıymış gibi geldiği için araştırma gereği duydum. Bir Babil kralının adıymış ve İncil’de geçen bir baş iblisin ismiymiş. Mana olarak savaşlarda balta kullanan savaşçı anlamına geliyormuş. Yine de bence bizim Baltazar, bal’dan geliyor. Adam aşırı ballı. Tilki’ye de sırtını dayadı şimdi yepyeni bir ekonomik yöntem geliştiriyor.

Bağımlı insan sayısının çok fazla artması için malları bedavaya dağıttırıyor. İktisat derslerinde biz hiç böyle bir şey görmedik. Ya da gördük de ben o derse girmemiştim bilmiyorum. Yine de nerden baksan mantıksız bir hareket. Talebi oluşturabilirsin ama dünyada hiçbir kaynak sonsuz değildir. O talebi karşılayacak arz elbet arıza çıkartacak. Her şey sonsuz da insanlar tembellikten elde etmiyor değiller. Mesela dünya üzerinde hiçbir ülke çok çalışarak Amerika’nın imkanlarına sahip olamaz. Çünkü dünya kaynakları iki Amerika’yı kaldıracak çapta değil. Bir yerde birikiyorsa, diğer yerde azalıyor demektir. Ne kadar anlatabildim bilmiyorum ama kısaca Baltazar’ın bu farklı ekonomik yönteminin sonuçlarında amaç kar etmek olamaz. Amaç başka...

Settar ağa son yedikleri baskından sonra belli ki tırsmış. İlk toplantıda artık onlarla yürümeyeceğini açıkladı. Pusat’ın kan beynine sıçradı tabi ama hakettin sen Pusaaaat. Zamanında baban sırf büyükleri küçüklük edip istedi diye o da küçüklük edip ne eller öptü. Biraz büyük sözü dinleyecektin. Şimdi tüm işler yine sana kaldı.

Besin piramidinde Sons of Anarchy diğer motosiklet çetelerinin üstünde yer alır.

Aklı hala başka yerlerde olacak ki Pittbull’un adamlarına baskına giderken dahi neredeyse baskın yiyordun. Motosikletli adamları infaz şekli hem çok acımasız hem çok etkiliydi. Demek ki kaskları o kadar da sağlam yapmıyorlar. Kurşun geçirebiliyor mesela... Üstüne bir de Pittbull’un yerini öğrendin ama şimdi işi gücü bırakıp kuaför Pittbull’la mı uğraşacaksın? Bak Amerika, California’da bir motosiklet çetesi var. Adı Sons of Anarchy. İyi çocuklar. Parayı silah kaçakçılığından vuruyorlar ve uyuşturucuya onlar da karşı. Amerikalı deme git anlaş onlarla gelsinler burada bi kulüp kursunlar onlar gelir Pittbull’un hakkından. Nasılsa senin memlekete sokamadığın bir dondurma, o da yolda eriyor. Hem sen de daha önemli işlere bakarsın, Tilki gibi...

Tutuşmuş Brendan’ı görmek gerçekten keyif vericiydi. Hep o mu koltuğa yayılıp sırıtacak. Biraz da biz sırıtalım. Neyse ki telaşı çok sürmedi ve Prens’in telefonundan sinyal aldılar. Bu seferki telefonu takip eden ve arabayı çevreleyen çocuklar İngilizlere benziyorlardı. En azından içlerinde esmer yoktu. Cast sorumlusunu buradan tebrik etmek isterim.

Lions timinin çevresini sardığı arabadan Cahit’in çıkması hiç şaşırtmadı. Juliet’e telefonu verince yine sinyal mi kovalayacak diye düşündüm ama bir bölümde iki kere aynı yöntem denenmezdi. Çocukken çoğumuzun izlediği Road Runner çizgi filminde dahi Çakal bir kere denediği planı ikinci kere asla denemezdi. Ciddi ciddi akşam olunca bir stadyumda buluştular.

Brendan’ın Cahit’e elinde tuttuğu kasetini vermesi gerçekten akla hakaret bir İngiliz küstahlığıydı. Cahit gayet güzel geri çevirdi. Sonrasında aralarında yaşanan diyaloglar da enfesti diyebilirim. 10 Kasım’ı henüz geçmişken “Geldikleri gibi giderler” selamı gerçekten güzeldi. Brendan Türkiye’de ilk defa çaresiz kaldı. Bu gerçekten büyük bir şey ve bunu Cahit yaptı. Zaten başkasından da beklemezdim. Polat çaresiz bırakmaz, nefessiz bırakır.

Hem V'de İngiliz devletine karşı savaşıyordu..

Polat, polisler yolu açınca soluğu karargah’da aldı. Arabanın asansör sistemini evde ağzımız açık izledik. Sonrasında girdiği oda ise enfesti. Yeni mekan demeyeceğim. Belli ki acil durum mekanı ama müthiş olmuş. Bana V for Vendetta filmindeki V’nin sığınağını hatırlattı. Sadece dekorasyon farklıydı. Hilal şeklindeki masayı da çok beğendim.

Aksaçlı ile irtibat kurup KGT ekibinin güvenlikte oluşacak zaafiyetlerden dolayı devletle ilişkilerinin tamamen kesildiğini duyması iyice canını sıktı. Açıkçası benim de canımı sıktı. İhtiyarlar’ın bu kadar değerli adamları Polat dahil bu kadar umarsızca gözden çıkarabilmesi hiç hoşuma gitmiyor. “Söz konusu vatansa gerisi teferruattır” eyvallah ama vatan da tüm sevdiklerimizle beraber yaşadığımız yerdir. Vatan’ın yüzyıllardır koruyucuları kendi evlatlarından bu kadar kolay vazgeçmemeli. Bak karşı tarafa... Cahit’in paçalarından şüphe akıyor ama yine de vazgeçmiyorlar. Hani memleket sevgisi olmasa kariyer için karşı taraf net daha iyi seçim.


..hadi gülümse...

Polat gibi adamlar öylece oturup bekleyemezler. Polat da bir bekledi, iki bekledi sonra dolaşmaya çıktı. İyi ki de çıkmış. Güzel bir tur attık. Çok güzel bir ortam yaratmışlar. KGT kumanda odasına girdiğinde o eski halden eser yoktu şimdi. Polat da ızdırap içinde yorgundu şimdi ama devlet onlara sırtını dönse de o gençler düşmemesi için Polat’ın kollarından tutmaya gelmişlerdi. Aynura’nın o iri iri gözleri ve gülümsemesi Polat’a ihtiyacı olan her şeyi verdi. Yani elini tekrar masaya vurmak için gerekli bir neden. O çocuklar vazgeçmemişken Polat enseyi bile karartmaz...

  Yazı gene çok uzadı. Anlat anlat bitmiyor ne yapayım? Bu dizi hakkında konuşabileceğim bir burası var benim de çenem düşüyor. Fakat hiç merak etmeyin. Bir gün anlatmak istediklerimi daha kısa şekilde vermenin yolunu da bulacağım. O gün gelene kadar böyle...

Son olarak Necati Şaşmaz’a çok geçmiş olsun diyorum. Bizleri korkuttu ama Mevlam onu sevdiklerine bağışladı. Umarım en kısa zamanda, belki haftaya bilmiyorum o masaya vurduğu elinin hakkını vermeye gelir. Hepimiz o güzel zamanı bekleyeceğiz. 

BUNLARI DA SEVERSİN

BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER