İçerde: Mankurt* muyuz Truva mı?
İçerde miyiz patron? Hiç olmadığı kadar. 

Bir akvaryumda büyüdüğünde etrafında çevrili olan dünyadan başka hiçbir şey göremezsin, görmene fırsat da verilmez zaten. Büyük balık küçük balığı ham yaptığında itinayla inşa ettiğin hayatının kalıntılarının altında bir Mankurt'dan* farkın kalmaz. Laf lafı açmışken sorayım, bilen var mı Mankurt efsanesini? Ben anlatayım. Köleler itina ile seçilir. Kafalar tıraş edilir ve deve derisi çöl sıcağında kafaya sıkı sıkıya kenetlenir. Çıkmaya başlayan saç uzayamaz, gerilmeye başlayan deri patlayamaz. O saçlar ince ince işler o zihne. Ne var ne yoksa siler süpürür ve geriye öyle bir manzara kalır ki; sağ kalırsan ne ananı tanırsın ne de atanı. Seni kor ateşlerde yakanı efendin sayarsın ve tüm dünyanı o efendinin kirli batağında inşa edersin. Gitgide battığını fark etmeyerek.. 

Mankurtluğu böyle anlatmış Cengiz Aytmatov "Gün Olur Asra Bedel" isimli romanında. Okuyalı iki gün oldu. Ve bugün okuduklarım dört köşede can buldu. Yazık mı oldu sence sana Mert? Bence yazık oldu. Sadakat yük olursa ağır gelirmiş hakikaten de adama.

Celal'in güvendiği dağlara karlar yağar bunu anlarım. Ama kıskançlık uğruna işleri mahvedenleri asla. Hırsın kurbanı olan Mert kendinden beklenmeyecek hamlelerle Celal'in yuvasına çomak soktu buna hepimiz şahidiz. Melek'in kavrulmaya başlayan duygularına da öyle. Zeki insanları severim. Lakin hırsını zekasından üstün tutanları asla. Yanılmayı severim ama yaptığım tespitte yanılmayı asla. Zekanı aptallığa dönüştürmekte ustasın Komiserim. Peki ya zeki değilsen? Sarp geçmişten gelen bir kutu hatıraya -gerçeğe- şahit oldu. Delirdi mi tam delirenlerden. Delirmediğindeyse işlemeyenlerden. Öfkesiyle çalışıyor kafası. Yeri geldiğinde öfkesini kontrol edebildiği içinde bu kadar sivrilmiş çıkıyor karşıma.



Bak bir de annemiz var. Her sahnesinde itinayla ağlayan, bağırıp çağıran ve tüm duygunun sorumluluğunu üzerine alan. İçerde'nin en hoşuma gitmeyen yanı da buradan itibaren başlıyor. Hikaye maşallah seviyesinde. İşleyiş muazzam. Aksiyonun bini bir yerde. Peki ya duygu? Görmeyi beklediğim farklı şeyler var. Geçmişi anımsatarak ya da bir kadın oyuncuyu dakikalarca ağlatıp sızlatarak duyguyu yakalayamazsın. Yakalasan da bir süre sonra o izleyici o kumandaya dokunur. Ben dokunmam burası tamam. Ama izleyici dokunur. Bir çocuk annesini tanımasa dahi o anne kendi kanını unutamaz. Asla. Yıllar geçse dahi, mutasyonlara uğrasa dahi o senin kanın, o senin canın. 

Her mafya babasında olduğu gibi Celal'de de sarışın genç bir hatun, 8-9 yaşlarında bir erkek çocuk ve maşallahlı bir villa hükümdarlığı görmek hüsrana uğrattı. Kafasında yazması, kollarında altını boynunda beşi bir yerdesi ve muazzam doğu şivesiyle ortalıkta gezinen bir eş beni çok daha fazla kendine bağlardı. Ne yapalım. Başka hikayelere artık. 

Gazete bürosu sahnesi inandırıcıydı. "Doğruluğuna emin olmadığımız bir şeyi yayınlayamayız." diye gerekçe belirten bir gazete müdürü seyirciyi ikna edecek kalitedeydi. Bu hafta ses tonu kısılan güzel ve manevi kızımızı daha çok sevdim. Sempatik mi? Evet. Tatlı mı? Evet. Ama işin içine voltaj girdiğinde ister istemez soğuyorum. Kusura bakmayınız. Avukat hanıma çıkışlı sahneler yaraşıyor. İnişlerin kadını değil. Bu bölüm içim ısındı Melek'e. Neden bilmem ama şımarıklığını bir kenara bıraktığında güzel işler başarabiliyor. Entrika mı denir yoksa ince zekamı bilmiyorum. Yetiştiği yerin hakkını bu bölüm ucundan da olsa verdiğine inanıyorum. Sarp Melek'i uyuduğu uykusundan uyandırmadı ama içinde saklı kalan ne kadar duygusu varsa zımparaladı. Melek'ten asistan tavsiyeli bir sahne görmekte cilalayıp, kurumaya bıraktı. Haftaya olayın seyrini izleyeceğim. Bu dozaj iyi. Aman tadımız kaçmasın.



Rıza Kocaoğlu kadraja girdiği andan itibaren gözleriyle dokudu içime ne var ne yoksa. Fakat gözüme batan bir detay var. Keşke bu kadar karman çorman giydirilmeseydi. Bir mantık bulamadım. Kafasındaki bere ile başka, üzerindeki kıyafet parçalarıyla bambaşka. Eşofman giydirseniz oturacak o adama. Gerek yok bunca zıtlığa. Melek'e olan duygularının başımıza öreceği çoraplar bir kenarda dursun, Sarp'la çalışması nelere gebe olacak bilemiyorum. Bilmeyi değil, izlemeyi istiyorum.

Zekamla alay ediyorsunuz ve bunu seviyorum. Çünkü hangi sahneden emin olsam mideme illa ki bir yumruk yiyorum. Afallamamak adına tahminlerimi bir kenara bırakıyorum haklı yanımla. Lakin bir konu var. Her sahneye şüpheyle yaklaşmak heyecanımı kaçırıyor. Sarp polis değil de oyuncu olsaydı eğer buraları ağlatırdı dedim çoğu kez. Şüphesiz o bu ekrana bulaşmış en kaliteli polisiye karakterlerinden bir tanesi. Zeki adamları severim. Silah bilgisi velet diye adlandırıldığım zamanlarımdan beri ilgimi çekti ve çekmeye de devam ediyor. Sahnenin çekim açıları, mekanın ışığı atmosferi ayrı ayrı bağlıyordu seyirciyi. Gözümü kırpmaya, kulaklarımın çektiği zarafeti susturmaya vakit bile bulamadan işlendi ve içimde ilmek ilmek düğümlendi.

İntikam güçlü bir duygudur. İçini ince ince kemirir ve bunu yaparken fırtınalar koparmayı asla unutmaz. O ferahlık geçtiği an batar içine kırılan cam parçaları. Susarız. Peki ya sustuklarımız içimizde büyürse? Son kez sendeyim Sarp. İçinden geçenleri gizleyecek bir adam değilsin. Ama bir nokta daha var. Zekandan geçenleri yansıtmak için elinden geleni yapıyorsun. Zeka nedir çok keskin anlatabilen bir adamsın. Şu ekrana sunulmuş en nadide karakterlerdensin şüphesiz. Her sahnenin yükünü üzerine bir şekilde alıyorsun. Bir olay örgüsü var ve sen bu örgünün en düğüm parçasısın. Eğer bu düğümü çözersem elde avuçta kalanlar sadece klişeler olur. O noktaya gelirsek ben de kendime sıkacağım. Problem yok. 

Haftaya görüşmek üzere.

BUNLARI DA SEVERSİN

BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER