Poyraz Karayel: Un var, şeker var peki helva?
Herşeyi kabullenmek zorunda kaldığın o an..
Bu yorum aslında bir önceki bölüm için düşünülüp yazılmış ancak Sadrettin'in yedi kurşundan sonra adeta bir Polat Alemdar'a büründüğü macerada Sefer'in de kurtulabilme ihtimalini düşünüp akıl sağlığını ve karizmayı koruma adına bekletilmiş bir yazıdır. (Arabesk arabesk yorumlar yazıp sonra Sefer'i karşımda görseydim yurt dışına kaçmak zorunda kalabilirdim.) 

Dramaların en zor bölümü -bence- kafa karakterlerden birinin ölümü veya ölüm tehlikesi atlattığı bölümün hemen peşinden yayınlanandır. Ölümün dizinin genel havasını bozmadan ama aşırı ajitasyona da kaçılmadan verildiği bölümlerin seyirciyi içine almakta ne kadar başarılı olduğunu hatta biraz zorlansa serinin en güzel bölümü olabileceğini gördük. (Bkz: Kardeş Payı 14. Bölüm)

Sefer kendini sevdasına kurban ederek son derece yakışıklı bir ölüme imza attığına göre (yazar burada tüm kulislerin aksine seyirlik zevke odaklanıyor.) biz de başlayalım. Ne demişti Ayşegül? “Seni tanıdığımda Poyraz Karayel'din sonra Poyraz Topal oldun şimdi de Poyraz Umman olma yolundasın.” Poyraz bir gün jenerikte gördüğümüz o koltuğa oturup İstanbul’un belki de en büyük mafya babası olacak. Hepimiz bu koltuğun Adil'in değil Bahri Baba'nın koltuğu olmasından yanayız. Peki bir gün Poyraz amirim Poyraz Umman olacaksa o yolda en büyük engel kim? Elbette Sefer...

Evet, eğer bir gün Sadrettin tüm bu eline yüzüne bulaştırdığı mafyacılık işlerinden ve bu deli fişek haller ile önünün sonunun zaten ölüm olduğu yoldan vazgeçip ulaşmasına azıcık kaldığı mutlulukla arasını kapatmaya karar verirse -ki İpek ile mavi denizlere açılmak bunun için paha biçilemez bir fırsat- koltuğun ilk namzeti kim? Elbette Sefer. 

Ne demişti Bahri Baba Sefer'e, Sadrettin'i sözde akıllandırmak için koltuğa oturttuğunda “Biliyorum o koltuk senin hakkın ama...” Poyraz Karayel'ci eğer bir gün Poyraz'ı yeraltı dünyasının acımasız karanlığında görmek istiyorsan Sefer'i feda etmek şart. Çünkü bir yolculukta hem cam kenarı hem manzara istemek arsızlıktır. O yüzden içinde bulunduğumuz ahval ve şerait içinde Sefer'in vedasını planlanan hikaye açısından tutarlı  bulmak hiç değilse öyle ummak senin en büyük görevin. 

Tüm bunları henüz hazmetmiş birisi olarak soruyorum: Neden? Neden yaptınız bize bunu? Hiç mi saygınız yoktu ki, biz sizi en karanlık zamanlarda dahi terk etmeyen acı çekmeye meyilli mazoşist bir takım insanlarız. Çok mu gördünüz eli yüzü düzgün bir bölümü? Hadi ben zor duyguya giren bir insanım ama dünkü bölüm için “Ayh içim çıktı üzülmekten!” gibi son derece samimiyet(!) içeren bir yorumu olan var mı? İzlediğimin kurgu olduğunu zaten peşinen bilen kalbimin hislenmesi için güzel yazılmış bir hikaye ve çok sağlam oyunculuklar görmem lazım. Kalp ile desteklenmeyen duyguları dile dökmek izleyiciyi içine almaz. Tıpkı “Ciğerim yanıyor.” diyen adamın tek damla göz yaşı dökmemesi gibi.

Poyraz Karayel'in kendine özgü bir dili var kabul. Evet olayları klişenin dışına taşırmayı kendilerine görev ediniyorlar ama bu hafta keşke o kadar kasmasaydınız o ağdalı haller için be dedem. Siz değil miydiniz henüz üç hafta önce Ayşegül'ün bebek aldırma sekansını son derece ağır ve can hıraş müziklerle ajitasyonun dibini sıyırarak veren. Ve durumu mantıklı kılacak tek şeyin "bir daha bebek sahibi olamama tehlikesini" tek bir defa dahi dillendirmeden. O yüzden “bizim tarzımız bu.” demeyin yemem! Ve söz konusu; “Eğer soran olursa bu alemden bir Sefer geçti dersiniz.” diyen son derece arabesk bir adamın ölümü veya ihtimaliyken. Yani tam bir; un var şeker var ama helva yapamama durumu...

Senaryo ekibinin bu dizide açtığı her yeni hikayeyi ilgiyle takip ediyorum. (Despina hariç^^) Ama bu demek değildir ki İpek ve Songül'ün maceralarını keyifle izledim. Evet, yerli dizi yersiz uzun ancak elinizde Zülfikar gibi söz konusu ölüme inanması en zor ve duyguyu en iyi sağacağınız bir adamın yıkılma-inkar ve kabullenme süreci varken ve karakteri daha inandırıcı kılacakken neden Selçuk ha neden? Dizide aslında her biri spin-offluk onca karakter var ama bu bölümde takındıkları o “tuhaf” hali anlayan varsa beni de aydınlatsın.

Benim 47 bölümdür izlediğim Zülfikar, can kardeşinin ölümünü dakikasında kabullenecek adam mıydı? Kapitalist düzene kafa tutan, herkesin kardeş olduğunu hayal eden bir adamdan bahsediyorum bakın, realist olmakla uzaktan yakından alakası olmayan bir adamdan. Bölüm boyunca Zülfikar'ın öğreneceği anı bekledim. Tüm karakterler “Aman Zülfikar duymasın.” diyerek olası bir duygu hezeyanın hangi taraftan geleceği hakkında hepimizi aydınlattılar(!) Peki Zülfikar duydu, ne oldu? Dakikası dahi dolmadan “O mu yapmış?” diye sordu. İyi hoş da sen zaten anında kabul ederek bölüm boyunca beklediğim hatta belki de gerçekten duygulanacağım tek sahneyi de elimden aldın be dedem ne kaldı geriye?

Tüm bölüm bir türlü aradığım hikayeyi, beklediğim oyunculuğu bulamadığımdan mıdır bilinmez; kurguyla da problemim bitmedi. Kameralar Sema ve küçük çocuğa yöneldiği anda tam duygulanıyorum hop kamera Poyraz'da, hop Songül'de. Zaten -bence- Sefer'in dramından ziyade bölüm bayağı komik olma peşindeydi. Poyraz'ın Adil'e ulaşma yolunda yaptığı manyaklıklar, Songül ve İpek'in adamı öldürememe hallerinden çıkarılmaya çalışılan mizah.. Bilemiyorum dedem bilemiyorum. Özellikle seçilmiş bir yol muydu bilemiyorum ama size yakışmadı bunu biliyorum.

Haftaya Sefer'i tam boy alçıda en az 46 kırıkla (metaforsa metafor!) geri getirip tüm yazdıklarımı boşa çıkarırsanız sizi Oğuz Atay'a “bu dizide benim gururumla oynadılar” diye şikayet ederim biliniz lütfen!

BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER