Herkes kendi kapısının önünü süpürsün..

Herkes kendi kapısının önünü süpürsün..
Medyamız bir büyük ayıba daha imzasını attı. Gözümüz aydın! "Kurusıkı" adındaki tiyatro oyununun galasına katılan Beren Saat'in bozulan fermuarının fotoğrafını manşet haber olarak ilk sıradan bastılar. Bu durumu magazin gazeteciliğinin ineceği en düşük seviyenin son ispatı olarak algılıyorum. Haber, televizyonda bir magazin programında yayınlanıp, irili ufaklı web sitelerinde dolaştıktan sonra kallavi gazetelerimizin de manşetine girdi. Fotoğrafı ve haberi web sitelerine basıp, gün boyu tık avladılar. Afiyet şeker olsun.. Sonra da kaldırdılar. Utandılar zaar, demek isterdim.

Batı'da da ünlülerin hayatlarını bu derece kurcalayan, onların çeşit biçim hallerini ve dahi utanç anlarını da yakalamaya çalışan kişi ve kurumlar elbette var. Bu müessesenin adı da var. Fakat onların hiçbiri kendine "Haberin Pancar Motoru", "Özgürlüğün Önde Giden Bayrağı", "İlkeli Gazeteciliğin Hülasa Teminatı", "Türkiye'nin On Numara Kanalı" gibi afili sıfatlar vermiyorlar. Basit isimleri var: Paparazzi. Yerli medyada uzun zamandır sapla saman karışık; rakım sıfır. Az üzerlerine gitsen "haber alma/verme" özgürlüğünden dem vuracaklar diye, insanın midesi de bulanıyor. Haa, diyeceksin ki "Ranini, Günaydın! Medyanın seviyesizliğine ikna olman için dört parmak fermuar mı açık kalmalıydı?" Haklısın..

Elbette derdim, dört parmak fermuardan "ilkesizlik" isnad ederek, medyanın çöküşünden dem vurmak değil. Medyanın geldiği noktada, basın özgürlüğü, yandaşlık, kankalık en çok ve sık tartışılan kavramlar, meslek ve hayat büyüklerimizce. Binlere, yüz binlere ulaşabilme gücüyle kalem kıran, kafa ve racon kesen, istediğini sümen altı eden, istemediğini linç eden, gazetecilik ile hanutçuluk arasında gezinen Medya'ya uzun zamandır aşinayız. Özetle "arz malum" da, talep edenler kim? Tam da bunun derdindeyim. Gerçekten ve hepimiz olan bitenden, gelinen seviyeden bunca şikayetçiyken kim bunları satın alanlar? Sorun sadece 'medya'da mı? Hayatın her alanında mı? Sorsam, toplaşıp dertleşsek, iki lafın belini kırsak sen, ben, biz ve onlar olarak çok şahaneyiz. Pek ilkeliyiz. O zaman kim bunlar? İthal vatandaş mı?

Bu hızla çoğalan ve hayatın her alanına bulaşan iki yüzlü halin farkında olmayan var mı? O fermuarı açık görüp makinesini indirmeyen, aksine zoom yaparak kareyi tarihe derkenar eden, "bomba haber" yakaladığı için sevinenleri de biz yetiştirmedik mi? O fotoğrafı ve benzerlerini görünce deliler gibi tıklayan, paylaşan, haberin seviyesi ne kadar düştüyse o kadar çok ve çok ve daha çok satın alanlar da biz değil miyiz? Nihat Doğan daha dün gece Twitter'daki söylemleri için protesto edildi. Olası Survivor izlenme oranlarının tavan yapmasından geçtim, hesabı takipçi kaybetti mi? Beren Saat'in tüm içtenliği ve cesaretiyle kendini ifade etmek için Instagram hesabına attığı yazıyı okuyup, "Kim acaba o kanal yöneticisi?" ya da "Hangi oyuncuydu acaba?" demeyen oldu mu?

Topyekün gelinen noktaya kişisel katkımızı idrak edip, bu katkının sorumluluğunu almak zorundayız. Her gün kendimi bahsettiğim bu seviyesizliklere prim verirken yakalıyorum. Hâlâ 'bildiğim' insanların işlerini eleştiriken dilime/elime ayar verip, bilmediklerime Allah yarattı demeden gözü kapalı girişiyorum. İçimdeki arsız ve kötücül hayvanı kontrol edip, terbiye etmek için kan döküyorum. Allah kahretsin, ben de deli gibi merak ediyorum hangi sarhoş kanal yöneticisi 'kıçını' elledi, hangi oyuncu öpmeye kalktı diye... Galiba, "Herkes önce kendi kapısının önünü süpürsün" gelmiş geçmiş en efsane öğütlerden biri olabilir. Azıcık dur, bi' hayal et.. Belki de dünya o zaman cennet olurdu. Denemeden bilemeyeceğiz ne yazık ki...

Böyle işte..
R.

BUNLARI DA SEVERSİN

BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER