Poyraz Karayel: İlk bölüm eve baklava götürmez ama gemisini yürütür!

Poyraz Karayel: İlk bölüm eve baklava götürmez ama gemisini yürütür!
30 Eylül 2015 Çarşamba akşamı, iki dizi yeni sezona başladı. TRT1 ekranında yayınlanan Dirişil Ertuğrul ve Kanal D ekranında yayınlanan Poyraz Karayel. Aynı gece son kez çarşamba günü yayına giren, önümüzdeki haftadan itibaren pazartesi akşamı yayınlanıp, 17. bölümde de yayın hayatını tamamlayacak olan Adı Mutluluk vardı. Yaz sezonunda reytingler bağlamında Star Tv'nin yüzünü güldüren Çilek Kokusu ve iki hafta önce sezon açmasına rağmen yeni hikayesiyle ekrana gelen Yılanların Öcü..

Böyle bir gecede yayına giren Poyraz Karayel sezon açılışıyla 'bence' rakamsal anlamda iyi bir açılış yaptı. Eğer geçen sezonu noktaladığı oranları göz önüne alırsak ve "seyirci gitti", "seyirci geldi" safsatalarından uzak kalırsak Poyraz Karayel yeni sezona, reytinglerini bıraktığı noktadan toplamda 2 puan yükselterek başladı. En iyi zamanında (Tek bir hafta Güzel Köylü'yü geçip lider olmuştu) 8.78 reyting aldığını düşünürsek oldukça başarılı bir giriş yaptı, üstelik o temposu fena halde düşük bölüme rağmen. Poyraz Karayel dün akşam yayınlanan bölümle eve baklava börek götüremez ama, tekneyi yürütecek kadar zamanı kazandı.

Artık (ikinci sezon başladı, artık, "artık" diyebilirim) alametifarikası haline gelen ilk bölüm krizi ne yazık ki dün gece sezon açılışında da kendini gösterdi. Alıştığımız üzre muhtemelen dizinin ikinci bölümü ilkinden daha iyi olacak ve hatta diğer bölümler de gittikçe kaliteyi yükseltecektir. Kesin bilgi! Amacım size reyting analizi yapmak değil elbette. Dün gece izlediğim ve haftalardır heyecanla beklediğim bölümde neler olmuş, neler olmamış onu söylemek.

En baştan söyleyeyim; Ethem Özışık, son zamanlarda tanıdığım en zeki hikaye kafasına sahip yazarlardan biri. Poyraz Karayel'in de onun pamuklara sarıp sarmaladığı en kıymetli yolculuğu olduğunu biliyorum. Sektörün kısa zamanda atlatamayacağı en ciddi krizin nitelikli, taze "yazar" bulma sorunu olduğunu ve olacağını düşünürsek, Ethem Özışık ve onun gibi yazarların değeri katmerleniyor. Çağrı Vila Lostuvalı ise genç nesil yönetmenler arasında en pırıltılı olanlardan. Cinsiyetsiz rejisi ve görsel zekasıyla hızla ilk beş listeme girmeye de aday. Saygım, sevgim sonsuz; ikisine de ve bütün ekibe, böyle biline..

Her projenin bölüm çekerken yaşadığı, yaşayabileceği çeşit biçim imkansızlıklar ve aksaklıkları bir kenara koyarak eleştiriyorum. Zira hikayelerin ekranda kalmasını sağlayan seyirciyi kolundan tutup, tek tek -varsa- yaşanan aksaklıkları izah etmeniz söz konusu bile değil. Bize "izle" dediğinizi izleyip, bir sonuca varıyoruz neticede.. İzleyip geçiyoruz. Zaplayıp ekranın tozlu arşivlerine terk ediyoruz. Sen istediğin kadar zeka kokan diyaloglar yaz, emsalsiz sahneler kur seyirci izlemiyorsa beyhude. Bu noktada topu "ama panel bir tuhaflaştı" noktasına da taşımak istemiyorum. Zira anlatacağım aksaklıkların panel ile doğrudan bir alakası yok.

Bıraktığımız noktadan üç ay atlayarak başlayan hikaye sanki hiiç acelesi yokmuş da, bu hikaye arsızı seyirci evde Hazır ol'da onları bekliyormuş gibi salına salına bölüm açtı. Gerçeği söylemek gerekirse ilk 60 dakika çenem ağrıdı esnemekten. Tamam, yazdığın/ çektiğin adeta Mona Lisa da, kaç dakika bakarsın assan duvarına? Bölüm o kadar ağır, sahneler o kadar uzundu ki bir ara mutfağa gidip tost yaptım, geri döndüğümde sahne devam ediyordu. Evet, abartıyorum elbette ama durum da bu örneğimden az halliceydi..

Sakız çekimlerine gelirsek... İçinde oyuncunun olmadığı hızlı cut manzara resimlerini stok firmalarından da alırdınız, SAT komandolarına kostüm bulup Bodrum açıklarında da çekerdiniz tekne sahnelerini, ülkemde tonla olan dar sokaklardan birinde de bisiklete binerdiniz, bilmediğimiz manzaralara karşı çay da içerdiniz. Birazcık "Yapımcı ağzıyla" konuştum amma affola.. Elbette "bir yer" gösterilmeliydi, haklı olarak, seyirciye saygısı olan her proje gibi ama, Sakız'ın mekansal eşliğini ve hikayesini "hayal edildiği" kadar etkili bulmadım.

Fırat Çelik, Gönül İşleri zamanında izleyip çabasını, mesleğe sevgisini takdir ettiğim, kendi sesiyle konuşmaya başladığından beri oyunculuğuna level atlatmış genç bir adam. Ancak dün akşam her sahnesinde okuldan yeni mezun olmuş da ablası onu alışverişe çıkaracakmış gibi mahçup, öz güvensiz, içine kaçık bir karakter sergiledi. Hani deli doludur, sorumsuzdur, havalelidir, azıcık da 'çirkin'dir Poyraz amma, bu haliyle Mete, Poyraz'ın eline su dökemez. Eğer bir aşk çatışması kurgulanacaksa Mete'nin "tehlike" olacağına dair bir imaj uyanmadı nazarımda. Gerçi son dakikada posterler bile çekildikten sonra hikayeden ayrılıveren Berk Erçer de olmazdı. Karakter sadece duracak olsa plastik malzemesi Fırat Çelik'e oranla daha avantajlı ancak Erçer'in de iki tip bakışı var; çevir çevir onu gösteriyor seyircisine.. Diyeceksin ki Ranini o zaman kim olurdu? Bilmiyorum. kim müsaitse onun olduğu kesin. Sektörün bir diğer krizi de kadro kuracak oyuncu bulmak değil mi?

Özellikle de resmi olarak ve "doğru biçimde" uygulanan "yerli dizide cold open" kullanma atağını çok beğendim. Kral Dairesi tadında kurgulanmış hapishane ve hapishane hayatı, Sinan'ın ana tarafından akrabalarının hikayeden tahliyesi, Zülfikar'ın terk edilişi, Sefer'in akrostişe sarışı, Sema'ya kal gelmesi Allah için güzel hareketlerdi. Sema'nın bütün hikaye yolculuğu boyunca hayretle açılmış gözleri, sevsen de dövsen de aynı tip bakan halleri Alzaimer'danmış meğerse.. O virajı da beğendim. Sema üzerinden Sefer'i ve bizi can yakan hikayeler bekliyor. Tetik olun.. İlle de Adil Topal'ı bize sunuş biçimini... Fakir ülkelerin ihracat-ithalat kataloğu gibi telaşlı bir hale girip ilk bölümden önümüze Özkan Uğur'un sıfatını atmamalarını da tebrik ettim. Hoş, o topa da girselerdi zannımca bölüm 131 değil, 171 dakika çıkacaktı. Nasıl çektiğinize bu kadar aşık olup kesemiyorsunuz anlamıyorum. Dün gece yayınlanan bölümde boşa vakit geçirmece tadında temizinden 25 dakika vardı. Neyse...

Mete-Ayşegül ilişkisini "seyirci tepkisinden" korkarak başlamamış gibi göstermek bölüme çok fazla zaman kaybettirdi. Ama bunlar hep çok tipik defanslar. Seyirci demez mi, "Vaay Ayşegül, demek hemen de unuttun Poyrazcığımızı".. Demez arkadaşım demez. Hani lafım meclisten dışarı amma hikaye bilmeyenler, hikayelerin yakasından bi düşseler, sektörün başı göğe erecek vesselam.. Suikast girişimi de ha keza zaman kaybettiren ikinci kekre bloktu. Poyraz'ın eski Poyraz olmadığını anlamak için o kadar şamataya lüzüm yoktu. "Gözünü kırpmadan tetiği çekti" gösterisi yine yeniden mesleğine dönmüş bir polis için çok da matah bir imaj değil. Elbette öyle olacak, operasyondayken suikastçinin gözüne bakıp "ay yazık vurmayam, ya bunun da bi sevdiği varsa" diyerek dalda sincap mı avlayacak? O sahneler de hep vakit kaybı olmuş. Kortej desen kortej değil, yol kenarında bir avuç insan kordela arkasından alkışlıyor, suikastçi işitme engelli ama kahraman Poyraz gözünü kırpmadan adam vurdu. Çok etkilendim diyemeyeceğim.

Gelelim muhtemelen bölümün her anlamda başarılı akan final bloğuna... Bölüm son 30 dakikada atağa kalkıp, 15 dakikada depar attı ve çok başarılı bir finale imza attı. Elbette eğer tatlı Sinancığımız öldüyse... Hemen baştan söyleyeyim İlker Kaleli'ni içten ve nitelikli oyununa bayıldım. Acısını yaşadım. Tekrarında bile ağladım. Nokta! Ancak teknik olarak 45 yıldır izleyici, yarı profesyonel bir seyirci olarak sunulan sahneyi "Sinan öldü" olarak okudum. Dünyanın her yerinde de böyle okunur. Aksini iddia edenle tartışırız, uzun uzun. Poyraz'ın yerde yatan evladını kucağına alıp da-ki-ka-lar-ca af buyur böğürerek ağlamasının ve üzerine düşen Ahmet Kaya şarkısının başka türlü bir okuması olamaz.

Bak, arka planda bayılıp kalan anneden bahsetmiyorum o karmaşada annedir, evladı öldü zannedebilir. Ancak Poyraz hem polis hem baba.. Evlat söz konusu olduğunda yılların kazandırdığı reflekslerini bir anda kaybetmezsin. Özellikle de baba yani erkeksen. Üstelik bana bu sahneden önce suikastçi ölü palyaçonun bedenini kendine siper ederek kurtulmayı akıl eden Poyraz'ı vermişsen. O adam mı yerde yatan evladının ölüp ölmediğini bilmeden başını göğe kaldırıp böğüre böğüre slow motion ağladı? Kuşun kendi canına kast edince refleksler for, evlada gelince trak mı girdi? Benim bildiğim Poyraz soğukkanlılığını kaybetmez gerekirse kucakladığı gibi hastaneye koşardı. Sorumsuz! Asıl orada böğürerek kaybettiği zaman yüzünden ölürse ölecek Sinan! Bu, "Güzel damar bulduk, sonuna kadar yürüyelim Hacı " demenin totalcesi olur benim kitabımda ki, kondurmak dahi istemem.. Seyircide "Öldü mü?" sorgusu yaratmanın bin türlü yolu var ama bu sahne onlardan biri değil.

Sinan'ın ölmesi hikayeye efsane olmanın yolunu açabilirdi. Poyraz'ın böylesi kırılması, böylesi kaybetmişliği de sezonu zirveye taşırdı, tartışmasız. Şimdi yapılan sadece sıradan bir "beklenti yaratma" atağı oldu ki beni uzun zamandır okuyanlar bu tür feyk hikaye finallerini hiç sevmediğimi bilirler. Elbette ve muhtemelen Sinan ölmedi. Bölüm sonunda verilen frgaman da bunun ipucunu verdi. Ancak bu feyk biçimi de kalbimi fena halde kırdı. Söz konusu hikaye ise huysuzluğuma, eşşekliğime, çatal dilime ve dahi hadsizliğime gem vuramıyorum... Üzgünüm..

Poyraz Karayel ekibine hikaye yolculuğu boyunca ferah feza günler dilerim. Emeği geçen herkesin gönlüne bereket.. Totale kusursuz varmakta zorlansa da içinde emsalsiz iyilikte ve başarılı parçalar var. Poyraz Karayelsiz kalmayın, izleyin derim.

Böyle işte..
R.
BİZE YAZIN!
Ad
Soyad
e-mail
Mesajınız
GÖNDER